Yazılarım E-postana gelsin.

Yaz E-Postanı!

1 Şubat 2019 Cuma

Göğü Delen Adam - Erich Scheurmann

Özlem Ekici

  Sizlere bu kez bana çok farklı bir bakış açısı kazandıran bir kitaptan bahsetmeye geldim. Eğer şimdiye kadar bu kitabı okumadıysanız, mutlaka okuma listenize eklemenizi tavsiye ederim. Gelelim kitabımıza...

  Göğü Delen Adam, Erich Scheurmann tarafından Almanca olarak 1920 yılında yazılmış. Samao'da bir kabilenin şefi olan Tuavii'nin kabilesine mektup biçiminde yapılan Avrupa'ya dair öğütler ve anlatımlar mevcut. Almanca'daki özgün adı "Der Papalagi" ve bu kelime beyaz adam, yabancı anlamına geliyor lakin birebir çevrilince göğü delen adam anlamına geliyor. Çünkü Samoa'ya gelen ilk misyonerler masmavi deniz ve göğün birleştiği yerden kocaman beyaz bir yelkenliyle adaya gelmişler. Samoa yerlileri bu beyaz yelkenliyi ufukta bir delik olarak görmüş ve göğü deler gibi olduğu için bu ismi vermişlerdir onlara.

  Konuya gelecek olursak adada tüm doğallığıyla yaşayan yerliler ile bizim modern dediğimiz toplum arasındaki farklar gözler önüne seriliyor. Halkın lideri olan Tuvaii dünyanın birçok yerine seyahat ediyor, hiç alışık olmadığı ve garipsediği olaylara, insanlara tanık oluyor. Avrupada da bir müddet yaşamış olan kabile şefi, bu edindiği tecrübelerle halkına birçok mektup ve notlar yazıyor. Kitabın içeriği de bu mektupların toplanmasıyla oluşmakta. Bu mektuplarda Avrupalıların, yani biz beyazların; giyimine, para tutkusuna, zaman ve mekan vurgusuna, mesleklerimize, birbirimizden uzak ve soğuk tavırlarımıza, birbirimize selam verip almaktan aciz halimize, makineleşen dünyamıza, taş binalardaki yalnızlığımıza eleştiride bulunuyor. Kısacası hayatımızın her noktasına eleştiride bulunuyor. Ayrıca din ve Hristiyanlık konuları hakkında da ilginç tespitleri var. Modernleşen Avrupalıların, Hristiyanlığı bir araç ve gösteriş amaçlı olarak kullandıklarını iddia ediyor. Kabile şefine göre Avrupalı misyonerler içi boşaltılmış bir dini topluma yaymaya çalışıyorlar.

  Göğü Delen Adam, günden güne makineleşip, ruhsuzlaşan bu hayatımıza en büyük eleştiri ve aslında nasıl yaşamalı sorusuna da büyük ölçüde cevap veriyor. Farklı bir bakış açısı ve kendini tartmak isteyenler için cazip bir kitap. Ben epub olarak okudum, isteyenler iletişim bölümünden bana mail atabilirler. Kitaptan alıntılar ile bitirelim yazımızı. Bir dahaki kitapta buluşuncaya dek hoş kalın. :)
*
"Eğer bir insan çok fazla bir "şey"e gereksinim duyuyorsa, bu büyük bir yoksulluğun göstergesidir."

"Birileri çıkıp daha fazla istediği için, Tanrı, güneşini bile herkese eşit dağıtamıyor."

"Düşünceleri, duyularına düşman olan bir insandır o. İki parçaya bölünmüş bir insan."

"Derin düşüncelere dalan düşünürün yazgısı karadır."
*

Not: İsteyenler Barış Özcan'ın bu kitap hakkındaki videosuna da göz atabilir.



30 Ocak 2019 Çarşamba

Jurnal #9 : Tekrar Merhaba!

Özlem Ekici


  Uzun süredir internet erişimim olmadığı sebebiyle blogdan ve sizlerden uzak kaldım. Birkaç günlüğüne de olsa internet bulmuşken bloga az bir değişiklik yapıp size ufak bir merhaba demek istedim. MERHABA!

  Bendeniz daha önceden de bahsettiğim üzere Ankara'ya taşındım ve ufak bir yaramaz ile birlikte okul ve ev ikilemi arasında devam ediyordum. Tabi yeni okul, yeni bir şehir ve aileden bağımsızlık fazla zor geldi başlangıçta, böylelikle sizlerden de fazlasıyla uzak kaldım. Birkaç haftalığına da olsa internet buldum ve hemen bloga koştum geldim.

 Neler yaptım? Neler yapmadım ki? Hacettepe serüvenime başladığım için İngilizce gibi bir derdim vardı ve ilk olarak onun üstesinden gelmem gerekiyordu. Yaz tatilini fırsat bilip evde güzelce çalışayım diyip başına geçsem de bir iki haftanın sonunda boşlamış hatta elimi sürmez olmuştum. Tabi okul başladığında hazırlık gibi bir şeyle de uğraşmak istemesem de ciddiye alıp çalışmalıydım. Ufak bir çizelge ile başladım işe ve kendimin dil öğrenirken nasıl kavrayabileceğini test etmek için de birkaç araştırma yaptım. Ardından ne mi oldu? Evde İngilizce öğrenilmez diyenlere taş çıkarttım. Tabi bununla kalmadım ve başka dillere merak saldım. Şimdilik İngilizce ile birlikte üç dil daha çalışıyorum. Azim ile yapılmayacak iş yoktur diyen annemi doğrulamış oldum. Zaten anneler hep haklıdır!

  Gelelim diğer bir meseleye, okumak! Evet, kitap okumak dışında dergi okumaya da özen gösteriyorum artık. Kitaplarda her ne kadar edebiyata kaçsam da dergilerle felsefe ve bilim üzerine aramı kapatmaya çalışıyorum. Ankara'nın bana kattığı bir diğer güzel şeyden de bahsetmenin tam sırası şu an, kitap kulüpleri ve toplantıları. Sanırım beni en mutlu eden şeylerden biri de bu toplantılar. Her ay bir kez yapılması bana yetmese de o günü iple çektiğime her zaman değiyor. Okul içindeki okuma grubu ve bir diğer okuma grubu ile birlikte her ay en az iki kitapla daha tanışıyorum. Ah, bana kattıkları öyle güzel ki!

  Pamuk bey ile de oldukça mutlu bir ev arkadaşlığımız var. Bazen kavga ediyor, bazen sırnaşıyor ve bazen de oyun oynuyoruz. Tek başınalıktan beni kurtardığı için daha bir bağlandım ona. Soğukta yan yana uyuduğumuz bile oluyor. Neredeyse bir yaşına geldi ve yakalaşan bir doğumgünü partimiz var. :)

Yazmayla ilgili ise aramız biraz açıldı son zamanlarda. Vakit bulamamak değil sebebi, ne zaman başına geçsem dökülmüyorlar kalemimin ucundan. Günlüklerimi bile uzun aralarla yazmaya başladım. Hiç iyiye gitmiyor bu aramızdaki soğukluk! Elimden geldikçe yazmaya ve okumaya gayret göstereceğime dair kendime söz verdiğim halde yazamamak canımı sıkıyor. Umarım en kısa sürede bu günler geçer ve biz yine satırlarda buluşuruz.

Şimdilik benden bu kadar bahsettiğimiz yeter, satırlarda buluştuk. Buralarda hep bir yerlerde görüştük. Hoş kalın.

10 Eylül 2018 Pazartesi

Jurnal #8 : Bir Varmışım Bir Yokmuşum

Özlem Ekici

Merhaba sayın okuyucu,

   Uzun süredir yokken bir anda geri dönüş yapmayı çok seviyorum bildiğin gibi, işte bu da öyle bir yazı. Öncelikle biraz havadan sudan konuşalım mı dersin?

   Ankara'daki serin havanın üzerine Ege'nin nemli ve sıcak havası bana hiç mi hiç iyi gelmedi. Olmayan bir güneş alerjisi edindim bu yıl. Kırmızı ve kabarcık dolu bir ten ile eve tıkılı kaldım bu yaz.

   Okul konusunda da çalışmalara devam ettiğim doğru, lakin daha bir gevşediğim için günde iki saati geçmiyor bu çalışmalar.

   Bir de bu zaman zarfında minik bir arkadaş edindim kendime. Fazlaca tüy yumağı bir kedim oldu. Aslında çok fazla oyuncu ama iyi anlaşıyoruz genel itibariyle. Yazarken rahat bırakmaması dışında huysuzluğumuz yok sanırım.

  Okuma konusunda bir durağan döneme geldim ve nedense bu dönemde okuyabildiğim tek yazar Hasan Ali Toptaş oldu. Onun sayesinde tez zamanda bu dönemden çıkmayı planlıyorum. Okumayı azaltsam belgeseller ile boşluğumu doldurmaya çalışıyorum.

  Buralarda olmadığım halde birçok güzel mail ve mesaj aldım sizlerden. Bu ilginiz için çok mutluyum. Çok teşekkür ediyorum sizlere, sevgili okuyucum. Elimden geldiğince daha sık yazacağım buralara.

  Benim son değişikliklerim bu kadar olduğuna göre sizlere dönelim okuyucu, siz nerelerdesiniz, neler yapıyorsunuz? Yazınız nasıl geçiyor? Neler okuyor, neler izliyorsunuz?

22 Mayıs 2018 Salı

Anne, Delireceğim!

Özlem Ekici

Anne, eski bir şiir zihnimi kemiriyor;
Şu anda pek çekilmez bir haldeyim
Çilek reçeli yaptım sana; iyi ki hayattayım bence.
Bana şiir okuyan adamlar çekiyor ruhum,
Özge Dirik mi daha mutsuz, ben mi bilmiyorum.
İstediğim şey artık anlaşılmak değil;
Fark edin nefes almadığımı da, gideyim artık.

Tanrı beni yaratıp, bir kenarda unutmuş olmalı
Babam beni soruyor, oysa henüz doğmamışım.
Dilerim her Aralık kaza geçireyim ama hiç ciddi bir yara almayayım
Ben değil, içimdeki kadınlar ölsün;
Herkes sırası geldiğinde susar çünkü.
Karanlık hazlar yaşar gibi saklanıyorum
Bu deri beni tutuyor, savaşlardan koruyor.
İçimden al şu zalim kadını ve göğüslerini.
Bir zamanlar dua ederdim, son gecemde yine edeceğim
Altımdaki toprak gidiyor, ben her seferinde nasıl kalıyorum bilmiyorum..

Kadınlar ağladıktan sonra doğurganlıkları artar
Herkes benim günahımın acısını çekiyor, bense kızımınkini.
Ben de olsam, benim gibi bir kadından alırdım ilk yaramı.
Çok güzel uyuyordu, bir daha uyanmayacak gibi
Bir bebek ancak böyle kucaklanabilir.
İçimde devrim gibi şeyler mırıldanan bir çocuk var;
Çok acı çekmiştir, keşke beni hiç tanımasaydı.
Ana haberlerde yüzü, göğsümü acıtıyor.
Son kadın özgürleşene kadar, ülkem özgür olmayacak.

Bir sabah varlığımın acısıyla uyanmak öldürücü darbem olabilir
Toplumun kusurları iç organlarıma yayılıyor,
İki elimi saçlarıma götürüp kadınlığımla gurur duyuyorum
O eller bir asır oradan ayrılmıyor sonra.

Ezberlenmiş cümlelerim var diyorum, kızım şair olmuş diyorsun..
Duvara çarpa çarpa parçalandı yüzüm,
Anneliğin cezasını en çok Tanrı duysun.
Sen çok güzelsin, İstanbul'da olmamalısın
Uyan, çünkü bir yerlerde sabah oldu
Şimdi tüm şehir bu odada; yasasız, yargısız bizimle.
Beni de öpseler bir kere, anlatacağım;
Bu kentte dekoltenin tehlikesi yok.

Sen bir sanatsın
Ama ülkende kimse okuma yazma bilmiyor
Bense yine ilk defa aşık oluyorum,
İyileşmek için çok yerinde bir sebep.
Tanrı şahit, annem şahit çok yorgunum.
Herkes uyurken işledim tüm suçlarımı,
Kötü şeyler görmeyeyim diye çıkmıyorum yataktan.
Öpüşmemiz rejim değişikliği getirecek
Ve herkes uyurken yargılanacağım.
Ama sen gözlerini açabilirsin
Türkiye'yi sevmeyi anlat birilerine..
Hep çocuk kalacağım, hepinize pembe balonlar diliyorum
İnsana yabancıydım, farkına varmam yirmi yılımı aldı
Hiç terk etmediğim anne karnını özlüyorum.

Çocukken kafamın içinde tutsak olduğumu düşünürdüm
Kimsem yoktu,
Çok alkol içtim, bir o kadar da aldım yanıma
Bir daha ağlamam sandım, gözlerime sarıldım.
Sanırım adımı soruyorsun,
Ama ben tarihte yazmayan kadınlardanım.
Gözümün rengini çalma, kalsın öznemde.
Dil hiçbir şeye yeterli gelmiyor,
Ben bu gözlerden kim, nerede, nasıl kurtuldum
Yirmi yılımı bana bağışla artık.
Bir daha babamın elimi tutmasına izin vermeyeceğim,
Zaten eskisi kadar güzel de değilim ben.
Birilerinin çiçeğini sulamaya ihtiyacım var
Tanrı'm yakınıma yeni bir toprak düşür,
Hepsi bu kadar!

Anne, durmadan yazıyorum, delireceğim.
İnsanlığın kökünü kazıyacak silahı üretiyorum şiirlerimle.
Şunu bilmeni istiyorum;
Eğer biri beni kurtarsın isteseydim, eve dönerdim
Ama daha büyük bir hatam olsun istemedim.
Türkiye haritası çizerim uzak yerler özleyince,
Sokak kadını düşünmüyor ama kadın sokağı hep düşünüyor..
Tekrar eden dizeler sevindirir beni.
Tanıdık bir yüz isterim zihnim yok olurken
Milyonlara bölsün kalbimi, mutsuzlara dağıtsın;
Bir mezar taşı hepimize yetmez.
 
 
 
Not: Bu şiir Mâsiva dergisinde yayımlanmıştır.

27 Nisan 2018 Cuma

Kaçış Operasyonu - Engin Uysal

Özlem Ekici
Çok sevdiği karısını kaybetmiş bir adam.
Söylediği şeylere kimseyi inandıramaz.
Herkes onun üzüntüsünden delirdiğini düşünür.
Birkaç kişi hariç...
“Şimdi elimizdekileri polise versek bile bu işten bir şey çıkmayabilir. Bu adamlar çocuk değil, duymadın mı ortada dönen parayı! Bu çapta paralar için ülkelerde savaşlar çıkıyor. Bizim Kamuran’ı daha polisin eline geçer geçmez öldürürler. İşi açığa çıkartmak için başka yol bulmalıyız.”
“Ne yapacağız abi? Şimdi nasıl devam ediyoruz?”
“Bilmiyorum. Düşünmemiz lazım.”
“O zaman düşünelim abi. Olayı dünya kamuoyuna servis edebilmek için elimizde herkesin bildiği dört cinayet var. İstersen iki de Amerikalı keselim duymayanlar da duysun.”
 “Olur, elimizdeki dördünü hallettik de ikisi kaldı.     
Fesuphanallah! Sen iyi alıştın bu işe.”
Giray Candaş’ın, Berlin’de başlayıp İstanbul, Ankara, Sofya ve sonunda Novi Sad’da biten kaçış öyküsünde macera bir an olsun peşini bırakmaz.
   Polisiye romanlara ilgim genelde yabancı yazarlar üzerineydi fakat bu kitap benim için çok farklı bir eser oldu. Yazarımız ilk sayfadan itibaren hem kurguya hem de dile olan hakimiyeti ile sizi kitabın içine alıyor ve zekice bir kurgunun içinde olaylarla birlikte akıp gidiyor sayfalar. Giray Candaş üzerine yoğunlaşan olaylar ve tabi ki polisler arasında sivrilen isimler... Bir de Emre var ki sormayın onu.

   Aksiyonun bir dakika eksik olmadığı kitabımızda Giray ve Emre'nin zekasına hayran kalıyorsunuz. Öyle ki keşke bitmese dediğim bir anda kesildi sonu. Ayrıntıları öğrendiğimde hayranlığımı gizleyemedim. Sağlam bir kurgusu olduğunu düşündüğüm bir eserdi. Ölenlerin dirildiği sahnede şoka girdim ama olsun :) Kişiler ve ayrıntılar okuduktan sonra daha bir içinize işliyor. Giray'a başta korkuyla yaklaşsanız bile sonunda hayranlıkla onu benimsiyorsunuz. Keşke daha da uzun olsa dediğim bir kitabı daha bitirdim. Kurgu olarak fazlasıyla başarılı bulduğumu bir kez daha söylemek isterim. En güzel olan da serinin daha ilk kitabı olması. Yani macera bitmiyor.

Yazarımız hakkında;
   Engin abinin kalemini dergiden bildiğim kadarıyla çok seviyordum fakat bu kitap bambaşka geldi bana. İstanbul hakkında kitaptaki kısa bir bilgilendirmesi bile beni cezbetti ki sohbet etme şansı bulduğumuz her zaman verdiği sanat ve tarih üzerine yer bilgileri ile beni çok mutlu ediyor. İkinci kitabı büyük bir merakla bekliyorum, çünkü öğrendiğim kadarıyla bu bilgilendirmeler daha fazla olacakmış.

Sherlock, Amanvermez Avni ve Giray Candaş...  Okuyalım!

Okuyun dipnotunu da koyduğumuza göre bu kitaba nasıl ulaşırım diyorsanız buyrun buradan



Kuyu Sonu Notu: Duyduk ki hala facebook üzerinden bizi takip etmeyenler varmış efenim, onları şöyle alalım lütfen facebook

24 Mart 2018 Cumartesi

'Mavi Kadar' Sevelim!

Özlem Ekici
Mavinin ateşi tüm renklerden daha çok yakar seni... Hem sıcak hem soğuktur alevleri... 
Mavi kadardır her duygu, mavi kadar seversen sonsuzdur sevgin. 
Nefretin öfken mavi kadardır, derin ve soğuk. Renklerden en çok maviyi sevme nedenim de budur. Mavi bir başkadır benim için. 
Sakinlik, huzur, sevgi birçok duygu bana maviyi çağrıştırır. 
O yüzden, ben de seni mavi kadar seviyorum. Okyanuslar ve gökyüzü gibi uçsuz bucaksız...
-Arka kapaktan...

   Öncelikle Meyrem Abla ile nasıl tanıştığımdan bahsederek başlamak istiyorum incelememe, Meyrem abla yazarı ve tasarımcısı olduğum bir derginin yazarı. Dergiden ayrılmama rağmen bırakamadığım dostlarımdan kendisi, bırakmak da istemiyorum. Ankara'da olması sebebiyle sık sık da görüşme şansımız oluyor. Kitabını yine bir gün birlikte sohbete daldığımız bir anda getirip elime verdi. Şöyle bir karıştırdım derken bir isim gözüme çarptı. İşte her şey o anda başladı. O isim üzerine birkaç olay ve benim o isimle olan olaylarıma benzerliği derken Mavi Kadar artık benim için çok özeldi.

   Her şeyden önce dilinden bahsetmek istiyorum. Çünkü bu sadelikte bir dille bu kadar akıcılık elde etmesi çok başarılı. Çok süslü ve edebi bir sanat dili yok kitabın, ancak sadeliği okudukça okutturuyor kendini. Aslında bu kadar rahat okuyabilmemizin sebebi, çok basit ve samimi cümlelerden oluşması. Yani bizim kendi kendimize yazdığımız kısa hikayeler gibi basit bir anlatımı var. Tüm bunlara rağmen öylesine akıcı ki okurken bittiğini anlayamıyorsunuz. Ben bitmesin diyerek olabildiğince uzattım kitabı.

   Konusuna gelirsek, Ankara'da üniversiteye başlayan Miranaz'ın başından geçen olaylar. Meyrem ablanın deyimiyle "İki gencin etrafında kurgulanan ve özellikle okul hayatımızda tanık olageldiğimiz, bazen keyifli bazen de hüzünlü ve hayatın içinden olaylar." Yazarımızın ilk kitabı olduğunun altını da çizmek istiyorum.

   Kitabın adından da anlaşılacağı gibi mavinin anlamı fazlasıyla özel. İçinize dokunacak sayısız cümlesi ve anı var kitabın. Mavi Kadar seviyorum sözü artık benim için çok özel oldu.

Mavi kadar sevelim hayatı!



Satın almak isterseniz buyrun linke tık:

11 Şubat 2018 Pazar

Tecavüz Günlüğü - Tamer Dursun

Özlem Ekici

Türkiye’de tecavüz olayları ‘sessiz sedasız’ son on yılda yüzde 400 artış göstermiştir. Bu yüzden ‘tecavüz günlüğü’ şiiri sizi rahatsız etmek için yazılmıştır. Umarım amacına ulaşır.
***

bacak aramda bir güvercin ölüsü var anne
şimdi bütün gökyüzü benim olsa nolur?

sıtmalı akşamlardan biriydi
yürüyordum sabıkalı kaldırımlarda
ilkin arkamda gürültülü adımlar duydum
korkacaktım vaktim olsaydı

evimi kim bu kadar uzağa koymuştu?
ya da ben neden bu kadar uzaklardaydım?
yağmur çiseliyordu
aylardan marttı
günü sorma bana anne
gölgeleri onlardan önce çöktü üstüme
üç kişilerdi
yok hayır
otuz kişilerdi
belki de
üçyüz…

bacak aramda bir güvercin ölüsü var anne
şimdi bütün gökyüzü benim olsa nolur?

biri ağzımı kapattı
diğerleri beni sürüklediler çıkmaz bir sokağa
çantam düştü kolumdan
sonra hani ben çırpınıyordum ya
yaşamak gibi
zaman gibi
özgürlük gibi
isyan gibi
kolyemdeki sahte inciler döküldü yola
bir kedi bakıyordu gözlerime
gözlerim konuşmayı
bağırmayı
haykırmayı
çok istiyordu anne

elbisemi yırtarken onlar
minarede ezan sesi
‘bari ezan bitene kadar bekleyelim’ dedi
sapsarı dişleri olan
‘vakit yok’ dediler
vakit yoktu anne
ne yaşamaya
ne de ölmeye
karanlık hiç bu kadar siyah olmamıştı
ve
hiç bu kadar çaresiz kalmamıştım
çırpınıyordum
çırpındıkça
saksıdaki zambaklarım ölüyordu
vitrinlerde beğendiğim elbiseler
duvarda asılı diplomam
çeyiz sandığımda oyalı havlularım
sevdiğim oğlanın dudakları ölüyordu

bacak aramda bir güvercin ölüsü var anne
şimdi bütün gökyüzü benim olsa nolur?

tecavüz edilirken
ağlamaz insan anne
tecavüz edilirken
kanamaz insan
yalvarmaz
acımaz
umut etmez insan anne
tecavüz edilirken
çocukken dinlediğin bir masal aklına gelir
bedende kocaman kıllı eller
bilekler sürgünde
dudağın kenarında bir kan çiçeği
soldu solacak
salyalar boyunda
salyalar göğüslerinde
salyalar saçlarında
salyalar anne salyalar…

tecavüz edilirken
çocukken dinlediğin bir masal aklına gelir
neydi o masalın sonu
onu düşünürsün
bir varmış bir yokmuşla başlıyordu
ama nasıl bitiyordu
hatırlayamazsın
her şeyi hatırlarsın
bir onu hatırlamazsın
tecavüz edilirken
insan en çok kendine sarılır anne
ben kendime sarıldım
‘ağlama’ dedim
ama
‘acımayacak’ diyemedim
‘geçecek’ diyemedim
acıdı
ve
geçmiyor anne

bacak aramda bir güvercin ölüsü var anne
şimdi bütün gökyüzü benim olsa nolur?

Tamer Dursun



Özlem Ekici, Personal Blogger Templates | Blog aa

Levla'nın Not Defteri - Kişisel Blog | Bütün Hakları Saklıdır | Copyright © | 2016 - 2022