Yazılarım E-postana gelsin.

Yaz E-Postanı!

24 Mart 2018 Cumartesi

'Mavi Kadar' Sevelim!

Özlem Ekici
Mavinin ateşi tüm renklerden daha çok yakar seni... Hem sıcak hem soğuktur alevleri... 
Mavi kadardır her duygu, mavi kadar seversen sonsuzdur sevgin. 
Nefretin öfken mavi kadardır, derin ve soğuk. Renklerden en çok maviyi sevme nedenim de budur. Mavi bir başkadır benim için. 
Sakinlik, huzur, sevgi birçok duygu bana maviyi çağrıştırır. 
O yüzden, ben de seni mavi kadar seviyorum. Okyanuslar ve gökyüzü gibi uçsuz bucaksız...
-Arka kapaktan...

   Öncelikle Meyrem Abla ile nasıl tanıştığımdan bahsederek başlamak istiyorum incelememe, Meyrem abla yazarı ve tasarımcısı olduğum bir derginin yazarı. Dergiden ayrılmama rağmen bırakamadığım dostlarımdan kendisi, bırakmak da istemiyorum. Ankara'da olması sebebiyle sık sık da görüşme şansımız oluyor. Kitabını yine bir gün birlikte sohbete daldığımız bir anda getirip elime verdi. Şöyle bir karıştırdım derken bir isim gözüme çarptı. İşte her şey o anda başladı. O isim üzerine birkaç olay ve benim o isimle olan olaylarıma benzerliği derken Mavi Kadar artık benim için çok özeldi.

   Her şeyden önce dilinden bahsetmek istiyorum. Çünkü bu sadelikte bir dille bu kadar akıcılık elde etmesi çok başarılı. Çok süslü ve edebi bir sanat dili yok kitabın, ancak sadeliği okudukça okutturuyor kendini. Aslında bu kadar rahat okuyabilmemizin sebebi, çok basit ve samimi cümlelerden oluşması. Yani bizim kendi kendimize yazdığımız kısa hikayeler gibi basit bir anlatımı var. Tüm bunlara rağmen öylesine akıcı ki okurken bittiğini anlayamıyorsunuz. Ben bitmesin diyerek olabildiğince uzattım kitabı.

   Konusuna gelirsek, Ankara'da üniversiteye başlayan Miranaz'ın başından geçen olaylar. Meyrem ablanın deyimiyle "İki gencin etrafında kurgulanan ve özellikle okul hayatımızda tanık olageldiğimiz, bazen keyifli bazen de hüzünlü ve hayatın içinden olaylar." Yazarımızın ilk kitabı olduğunun altını da çizmek istiyorum.

   Kitabın adından da anlaşılacağı gibi mavinin anlamı fazlasıyla özel. İçinize dokunacak sayısız cümlesi ve anı var kitabın. Mavi Kadar seviyorum sözü artık benim için çok özel oldu.

Mavi kadar sevelim hayatı!



Satın almak isterseniz buyrun linke tık:

11 Şubat 2018 Pazar

Tecavüz Günlüğü - Tamer Dursun

Özlem Ekici

Türkiye’de tecavüz olayları ‘sessiz sedasız’ son on yılda yüzde 400 artış göstermiştir. Bu yüzden ‘tecavüz günlüğü’ şiiri sizi rahatsız etmek için yazılmıştır. Umarım amacına ulaşır.
***

bacak aramda bir güvercin ölüsü var anne
şimdi bütün gökyüzü benim olsa nolur?

sıtmalı akşamlardan biriydi
yürüyordum sabıkalı kaldırımlarda
ilkin arkamda gürültülü adımlar duydum
korkacaktım vaktim olsaydı

evimi kim bu kadar uzağa koymuştu?
ya da ben neden bu kadar uzaklardaydım?
yağmur çiseliyordu
aylardan marttı
günü sorma bana anne
gölgeleri onlardan önce çöktü üstüme
üç kişilerdi
yok hayır
otuz kişilerdi
belki de
üçyüz…

bacak aramda bir güvercin ölüsü var anne
şimdi bütün gökyüzü benim olsa nolur?

biri ağzımı kapattı
diğerleri beni sürüklediler çıkmaz bir sokağa
çantam düştü kolumdan
sonra hani ben çırpınıyordum ya
yaşamak gibi
zaman gibi
özgürlük gibi
isyan gibi
kolyemdeki sahte inciler döküldü yola
bir kedi bakıyordu gözlerime
gözlerim konuşmayı
bağırmayı
haykırmayı
çok istiyordu anne

elbisemi yırtarken onlar
minarede ezan sesi
‘bari ezan bitene kadar bekleyelim’ dedi
sapsarı dişleri olan
‘vakit yok’ dediler
vakit yoktu anne
ne yaşamaya
ne de ölmeye
karanlık hiç bu kadar siyah olmamıştı
ve
hiç bu kadar çaresiz kalmamıştım
çırpınıyordum
çırpındıkça
saksıdaki zambaklarım ölüyordu
vitrinlerde beğendiğim elbiseler
duvarda asılı diplomam
çeyiz sandığımda oyalı havlularım
sevdiğim oğlanın dudakları ölüyordu

bacak aramda bir güvercin ölüsü var anne
şimdi bütün gökyüzü benim olsa nolur?

tecavüz edilirken
ağlamaz insan anne
tecavüz edilirken
kanamaz insan
yalvarmaz
acımaz
umut etmez insan anne
tecavüz edilirken
çocukken dinlediğin bir masal aklına gelir
bedende kocaman kıllı eller
bilekler sürgünde
dudağın kenarında bir kan çiçeği
soldu solacak
salyalar boyunda
salyalar göğüslerinde
salyalar saçlarında
salyalar anne salyalar…

tecavüz edilirken
çocukken dinlediğin bir masal aklına gelir
neydi o masalın sonu
onu düşünürsün
bir varmış bir yokmuşla başlıyordu
ama nasıl bitiyordu
hatırlayamazsın
her şeyi hatırlarsın
bir onu hatırlamazsın
tecavüz edilirken
insan en çok kendine sarılır anne
ben kendime sarıldım
‘ağlama’ dedim
ama
‘acımayacak’ diyemedim
‘geçecek’ diyemedim
acıdı
ve
geçmiyor anne

bacak aramda bir güvercin ölüsü var anne
şimdi bütün gökyüzü benim olsa nolur?

Tamer Dursun



31 Ocak 2018 Çarşamba

Jurnal #7 : Bir İç Döküntüsü

Özlem Ekici

    Uzun bir aradan sonra tekrar merhaba! Eskisi kadar yazmaz olduğumun farkındayım lakin bunun birkaç sebebi var, mazur görün beni. Yazmak ya da bir şeyler paylaşmak için çok fazla yorgun olduğumu hissediyorum. Blogları hala takip ediyorum, bazen eski yazdıklarımdan paylaşıyorum burada ama olmuyor. Kolumu kaldıracak güç ve isteği bulamıyorum, yazmak için. Eskisinden dada çok kitaplara sarılıyorum, bunun sebebi belki de insanların kitaplar kadar masum olamamasıdır. Şimdi bir yazar düşünün bir kitabı yazarken bazen kendi eksiklerini bazen kendinden bir parçayı bazen insanlarda hayal ettiklerini olanları ve olmayanları kullanıyor cümlelerinde ki ahengi bu sayede yakalıyor. Gerçek olamayacak kadar güzel, sahte olamayacak kadar olması gereken. Hayatımın aralarında ruhsal bir boşluk oluşuyor, atlatırken acı çekiyorum ama sonunda tekrar gelmek üzere içimden bir şeyleri alıp götürüyorlar. Bunun sebebi hiçbir zaman bir sevgili, arkadaş, aile olmadı.Sebep benim, bunları yaşamayı seçen benim.Yapacak bir şeyim de yok istemsizce yaptığım seçimler hayatım boyunca peşimde...

    İnsan kendinden vazgeçmek için sebepler arar ve çoğu zaman olabildiğince çok sebep bulur. Ama asıl sorun şu ki, sorunları aramak yerine o sorunları yaşamamak için hayatındaki iyi ve kötü olan şeyleri adil bir şekilde kendi bünyende tart. Bu dünyada en büyük haksızlığı da en büyük adilliği(adalet) de insan yapar kendine. Hangisini kendine reva görüyorsan odur. Sadece bir duygu karmaşasındaydım ve yazı yazmak iyi geldiği için sizinle paylaşmak istedim. Dilediğiniz gibi fikirlerinizi paylaşabilirsiniz. Farklı fikirler, farklı bakış açıları kazanmamı sağlıyor ve bu benim hoşuma gider, buradaki çoğu insanın hoşuna gideceği gibi. Yazın, karalayın, paylaşın.


26 Ocak 2018 Cuma

OKUNMALI "LEYLA"

Özlem Ekici

  Geçenlerde elime rastgele tutuşturulan bir kitabı okudum. İsmi: "Leyla". Elime tutuşturulan öylesine bir kitaptı başta, lakin gözyaşlarıyla okuyup içime sindiremediğim, acılarına katlanamadığım ve asla unutamayacağım bir kitap oldu. Bu yazıyı bitirdiğimden sadece 2 dakika sonra yazıyorum, çünkü bunu yapmalıyım. Bu acı bilinmeli. Leyla, acı dolu ve iğrendirici gerçeklerle dolu bir eser. 

  Kısaca bir giriş yapmak gerekirse Bosna Savaşı mağdurlarındandır Leyla. Savaşın gerçek yüzünü gösteren, savaşın sadece evleri yıkıp geçmediğini beraberinde hayatları ve umutları da götürdüğünü tüm açıklığıyla tokat gibi yüzünüze çarpan bir hikayesi var Leyla'nın. Ama bundan daha önemli tuttuğum bir şey var bu kitapta, kadın ve tecavüz. İğrendirici gerçekler işte tam bunlarla ilgili, o anları okurken tiksinmemek, kızmamak elde değil. 

  Okurken en çok acı çektiğim kitap olarak kalacağına emin olaraktan mutlaka okunmalı diyorum. Ben e-kitap olarak okudum ama satın alıp kütüphaneme koyacağım. E-kitap olarak okumak isterseniz bana ulaşmanız yeterli. Şimdi okurken not aldığım yerlerden birkaçını sizlerle paylaşacağım.

"Bir ulusu yok etmek istiyorsanız kadınlara ve çocuklara işkence ve tecavüz edin, bunu yapın ki asla normale dönemeyip üreyemesinler. İşte o zaman o milletin kökünü kurutursunuz."

"Üç asker ardından koştu. Kızı dövmeye başladılar, çizmeleriyle kafasına vurdular. Yüzü yaralı olan, bir anda silahını çekip karnına ateş etti.
Aslında savaşın başladığını Zerrin’in ölümüyle ancak şimdi kavramıştım. İnsanların bir değeri yoktu. Sinek gibi ölüyorlardı."

"Çok ölü görmüş olan biri, bir tek kişinin ölümüne çıkartılan gürültüye hayret ediyor."

"Bugün bir kahraman gibi gururla karşılarına dikileceğim: “Bakın! Yaşıyorum.” Ve yaşamaya devam edeceğim; her şeye karşın."

"Kaçmak intihardı. Hayvanlar herhalde bu insanlardan daha merhametle öldürülürlerdi. Kestikleri kafalarla futbol oynuyorlardı."

"Bugüne dek savaşı sadece tarih kitaplarından ve 'Rambo' gibi kötü aksiyon filmlerinden biliyordum. Kimse bu deliliği kendisi yaşamadan kavrayamaz."



BOL OKUMALI GÜNLER!!

23 Aralık 2017 Cumartesi

YALGISIZLIK ATALETİ

Özlem Ekici


   Herhangi? Herhangiye saplandım kaldım. Bir ölünün aortunu bulamayışla mı oldu bu olagelen hal ya da bir kar artığı kire bulanmış sakal izlerinin dip bucak köşesizliğinde miydi arayışımın anlamsızlığı?

   Karartılı hüzünsen yağmurları böyle sevimsiz yüz çarpışlarla sevdiğimi kimseden duymadım. Hatta herhangi ’den dahi. Ve “dahi” en uzak sarı dişli roman sayfasında dahi tanımadığımdı.

   Bir bilgisizlik hükmüyle kahvecinin tabiriyle ancak ve ancak “öğrenci”. Öğretemediği ve örtemediği hatta öğrenemediği bir yeşil yaprak damarının çiğ bulaşmış jilet iziyle. Çünkü bir çakmak kadar kördü karanlığımız ve ölü fahişelere yalnızlığı anlatamamaya kadar yürüyordu kahkahalarımız.

    Oysa zaman zaman göz içlerimizin ortasına kan oturuyordu ve talasemi ölümler düşlüyorduk çok dumanlı susuş içlerinde. Yal- ‘dan yan- ‘a geçiş arzularını biriktirmeliydik diye diye “-gibi” ölümsüzlükleri örnek alamıyorduk. Oysa ne çok güzel geliyor ecnebi harflerle yontulmuş masalarda adını adını, sanını ve göğünü bilmediğin kahveler içmek. Çünkü ecnebi harflerle yontulmuş garsonlarla göz göze bir demli çay istemek pek bir ayıp kaçardı. Belki soğuk kuruyemişçi dükkanında bu istek çokça âli olabilirdi, hatta devleti kurtarırken dahi ama öyle olur olmaz ortalıkta bir soba kokusunu özlemek ve demli çay söylemek pek bir ayıp kaçardı sevgililiğe. Sevgililik ki, bir, ‘birlik’ elde etme çabasından ziyade –işmek ekinin yerine getirilme serüveninin mecburi istikametidir ve ikametgâh adresinin her kemirilen ruj izi sonrası değişimidir bir başka siyah taksiyle. Ki heybetli olmaktan ziyade bir şairsizlik yağmurunun yüzüne dokunmasıdır taksinin aralanmış camından ve bilhassa gece yarısı sonrası, bu evvel gidişememe sancısının ve didişme bitkinliğinin.

   Herhanginin sonrasını düşünmek olmuyor. Seyr ü sefer diyor çokları bu Neptün bulanıklığına, büsbütün kandırmaca geliyor göz ardı boşlukları. Bir ülser gecesine yal- ‘ı “yalnızlık” ile tamamlayarak yollanmak kâfi gibi geliyor çok zaman. Çünkü kefalet ödemek bir bana müşkül gelmiyor bir de saçım ve sakalım rulo olmuşken kül birikintisiyle, kül birikintisine. Yadsımaktan ziyade yatmayı yeğliyorum bir kâbusun dehşet hazzına koşar ayak sürüklenerek. Çünkü zaten dizaynlarımda iz suskunlukları haylice fazla ve hatta acıyacak bile demiyorum.

   Ama fecri görmeden, kirpik uçsuzluğumla emzirdiğim karanlık, tükenmeden hemen önce, yal- ‘ı “yalgısızlık” ile tamamlamak daha bir damar dolusu kan hükmünde (yalgısızlık ki yalnızlığa sürülmüş yaşlı forsaların kırbaç yazgılarına hapsolmuş handikaptır) 

-Bir dakika! Dur şimdi burada. Sobayı tutuşturmamız lazım. Bak camlar buğu yapmaya başladı.

-Boş versene sobayı. Bak ne dedi adamın teki, “gülleri ne kadar yakından sularsan o kadar dikensiz olurmuş”

-Söylesene nerede ne zaman bir gül suladın da bu pek eskimiş pek bayağı romantizmi –ki sığ bir kayalığa vurmuştur bu saçmasalaklık- durup durup gevelersin! Ateşi ver soba sönmüş!

-Ne bekliyorsun ki geviş getiren hayvanların etine ağız suyu dökerken...

-Bi’  b.k beklemiyorum ısınmaya çalışıyorum sadece! Şurada şu ölü çay dolusu susamaz mısın?

-Tamam. Susuyorum. Al ateşi. Yalnız bu siyasi mecmuayla tutuştur bari sobayı.

   Susmak, bir ölüye boylu boyunca biçilmiş en incisiz kaftan. Boyundan büyük gelmesine aldırış eden olmamalı. Ancak ahkam kesilir böyle susuşla bürünenlere. “Ölmek değildir ömrünün en feci işi/müşkül odur ki/ölmeden evvel ölür kişi” deyimlemeleri ancak bir baygın kavuna yaraşır. Çünkü susmayı yeğlememiştir kanlı canlı eni konu tamamlanmış bir şiir. Ki bu noktada “yazgısına boyun eğmek” en hovarda tabirdir. Ama yine de susuyorum. Öyle içli içli ete sulanırken gözlerin.

   Hayır! Ağır geliyor! Susamıyorum. Gittikçe sarmalanıyor içimde rutubetli bir kapıya, bu divan şairsizliklerinin bir rahat ve çok yanı şaraba bulanmış “hilal kaşlı” sevgililer uğruna oturdukları divanın en yağlı kısmından hazır ettikleri “ışk”

-Bari bir şeker ver de kanayım, kandırayım, hatta bulut pembesi çokça pamuğa yalıtılmış, bir şekerimsi olursa en iyisi. En mendebur çocuk bile kandırılabilir bununla. Ki kanarım be dahi. Bakma sakalımın gözüme battığına. Daha dün bilyelerimi kaptırdım kum ağızlı bir oyunda pantolon askılı o çocuğa.

-Tutuşmuyor lanet soba! Piç ettin ısınmaya çalışmamızı. Çay söyle bari!

-Tamam. Söylerim. Ama sen de şunu söyle bana, bak kendimi sana anlatma çabam çayın demi kadar sahici ve bir iç bulanıklığı kadar berrak. Şimdi, şurada, şu sefil kahvede, tüm karıncalanmış kırık şekerler hatırına söylesene -hem belki de en belli olacak yalan benimkisi ya- söylesene……

-Yaktım sonunda lanet sobayı! Üşüdüm lan adamakıllı. Şekeri uzatsana.

   Bir emperyal otel kadar ağız burukluğu susuyorum yeniden. Sahiden anlamıyormuş numarası yapıyor olamaz. İmkân yok buna. Öyleyse ben haddimden fazla mı susuyorum? Ya da haddimden fazla mı anlatıyorum? Evet, evet! Haddimden çok fazla anlatıyorum. Ve söyledikçe bu söyleyedurduğum kelimesizlikleri, bütün değersizliğini beş milyar kat daha arttırıyor. Ki beş rakamını neredeyse sevmem hiç! Yedi’yi seviyorum galiba. Ama ne önemi var ki? Tabi ki de hiçbir önemi yok. Burada bunları anlatmamın ve dehşet derecede soğuk olmasının ve yağmurun önemi yok hatta hiçbir kıymeti yok.
-Bir dakika! Ne yani? Şimdi burada böyle oturmamın hiçbir kıymeti yok mu? Nasıl ya? Ben sahiden bu lanet soğukta ve lanet acı çayı içmemin pek bir kıymetli olduğunu düşünmüştüm. Yoksa düşünmemiş miydim? Tamam düşünmemiştim. Ama şimdi düşünüyorum. Tamam, doğru söylüyorsun, kandırmayacağım. Hiçbir kıymetim yok burada bunları söyleyip – bunlar ki pek bir amaçsız oysa benim için dehşet şekilde acıklı- midemi daha da leş hale getiren çayı içmemin ve ölü teknelerin ve soğuğun ve yağmurun. Dur ama! İşte tam burada. Bir şey söyleyeceğim. Hatta bir isim vereceğim. “S..” neyse söylemeyeceğim. Söyleyince o da kıymetsiz kalabilir. Öyleyse susacağım. Ama. Bu sefer. Bir saniye. Ya da neyse. Hayır! Susamayacağım. Farkındayım.

-Neyin? Kendinin mi?

- Hayır, değilim.

-Lanet mi?

-Değil.

-Neyin farkındasın o zaman lanet çocuk! Hiçliğin mi?

-Değil.

-Of! Ne o zaman söyle artık! Neyin farkındasın!

-Dur bir dakika.

-Çay söyle o zaman.

- Bak burası, işte tam şu serçe parmağımın altı, çok acımıştı bir keresinde. Uzun uzun acısını çekmiştim yaz gecesi boylarınca. Ama kimseye inandırmamıştım biliyor musun denizde, tam bu serçe parmağımın altına, zıplayan bir balık çarptığını ve balığın kırmızı kanatları olduğunu. Sonra acıdığını da. İnanmadılar zaten. Ama gerçekten acıdı. Hep orası acıdı. Hatta yaşlandığımda bile. Bak yine aynı yer, işte tam burası, kırıldı. Ben suçu balıkta buluyorum. Çünkü o balık zıplayan kırmızı kanatlı balık, bu serçe parmağımı bu kadar kırılgan yapmasaydı, yaşlanınca öyle kolay kırılmazdı belki de. Suçu kime atacağımı bilemiyorum bu sefer. Bak yine tam burası acıyor. Balık yüzünden. O balık çarptığı zaman çizgili şortum vardı üzerimde ve kırmızı çizgileri aynı balığın kanatları gibiydi. Ama bunu da söylemedim kimseye biliyor musun

-Bilmiyorum!

- İçimde sayıklayan, çok garip bir yerde, bir şarkı var, karanlıkta sakladığım, suskun hüzünleri deşeleyen hem de hiç dehşete düşmeden. Bak işte tam şu anda, kışın orta yerinde içime hazin bir akşam sokulduğunu söylemeliyim sonra yine ne kadar üzgün olduğumu sonra yine ne kadar üzgün olduğumu sonra yine ne kadar üzgün olduğumu….

-Lanet konuşman daha ne kadar böyle devam edecek?

-Tamam. Sobanın yanına ısınmaya gidiyorum.

    Ellerim, hayli şahit hayli tanıklıksız, hayli çirkin ve hayli beyaz bir el tutuşmasız ellerim hayli giz kapaklı, hayli üşümeli, hayli korkak. Önce pervasızsa bir sıcak yüze koşan sonra birdenbire bir kitaba-herhangi- ulu orta dalan ellerim, hayli kırılgan hayli yakışıksız hayli yalgısız hayli kelime bazlı hüzünbaz hayli tren camı, hayli kar kiri birikintili, hayli yağmursuz, hayli kedi yüzsüz ellerim ısınıyor sobanın boğuk karanlığıyla. Kül tablası olmayan bir masaya olabildiğince sahiplenmeden ve bir o kadar bağır çağır ağlamak sustuğumu belli etmeden.


28 Kasım 2017 Salı

Jurnal #6 : Beytepe Yolları ve Ankara

Özlem Ekici

  Uzun süredir sessiz bir şekilde bir köşeden izlediğim blog dünyasına geri gelmeye çalışıyorum. Sanırım bu yazı ile tekrar geri gelmiş bulunuyorum. Öncelikle sizler için Ankara'dan sonbahar-kış manzaraları getirdim. Yazının devamında yer yer size göstereceğim ve her ne kadar soğuk bir havası olmasına rağmen görülmeye en değer zamanlarının sonbahar ve kış olduğunu göstermeye çalışacağım. 



  "Peki bu kadar vakit yokken neler yaptın?" Bu sorunun cevabı çok basit, yeni bir ortama ayak uydurma çabası içinde okumaya çalışıyordum. Abartmıyorum, ben bir Egeli olaraktan iliklerime kadar donuyorum -üstelik daha kar yağmadı. Okula gelirsek bol bol İngilizce dersleri arasında programlama ve tasarım ile ilgili olan uğraşlarıma elektrik ve elektroniği de koyaraktan fazlasıyla yoğun bir yaşam rutinine başladım. Neyse ki hazırlık okumak sizi bölüm okumaktan bir nebze daha az yorduğu gerçeğini var sayarsak istediğiniz gibi çalışma şansına sahip olabiliyorsunuz. 



  Bol bol kitap alıyorum, lakin okumaya vakit bulabildiklerim fazlasıyla az. Bir yandan bilimsel ağırlıklı bir kitap, bir yandan edebi ağırlıklı bir kitap okumaya çalışmak oldukça güç oluyor. Bunların üstüne bir de İngilizce kitaplar okumaya başlayınca, halimi tasvir edecek kelime bulmada yetersiz kalıyorum. İçinizi yeterince kararttığımı düşünerekten ve de ne halde olduğumu bir kez daha kendime hatırlattığıma göre artık Ankara hakkında konuşabilirim. 



  Ankara, daha önceki yazılarımda bahsettiğim üzere hayallerimin şehri olarak geçiyordu. Bu konuda neden böyle düşündüğümü bir türlü açıklayamasam da tasvir etmeye çalışacağım. Hiç gitmediğiniz bir yer vardır, gitseniz sanki orada her şey çok güzel olacak hissine kapılırsınız. Gittiğinizde de sanki hep oraya aitmişsiniz hissi uyandırır ya hani, işte Ankara benim için buydu. Geldim, gördüm, bir kez daha anladım. Benim olmam gereken şehir burası: Ankara!

  Üniversiteme konuyu getireceğim lakin neredeyse bir dönemi bitiriyor olmama rağmen bıraksanız kampüste kaybolurum. Dersler bittikten sonra kampüs dışına kendimi nasıl attığım konusunda halen bir fikrim yok. İlk geldiğim sıralarda gezdiğimle kaldım, ikinci dönemde gezmeyi planlıyorum. Umarım bu planıma uyarım. İlk gezi zamanıma göre aslında fazlasıyla yeşil ve temiz bir havasıyla sizi kendine sevdirebilir. Kışlara gelince nefret sebebi olabilir, soğuğa karşı önlemli davranmak en iyisi. Yeşil Vadi denilen bir göl kenarımız var ki gittikten sonra çıkmaya üşeneceğiniz bir mekan. Üşeneceğiniz diyorum çünkü tırmanmanız gerekebiliyor. Övmek gerekirse kesinlikle merkeze göre fazlasıyla temiz bir havası var. Dikkat oksijen çarpabilir! 


  Ankara'nın Bahçelievler gibi güzel bir yerinde ikamet etme şansı yakalamış biri olaraktan kesinlikle burayı çok sevdim. Ben gibi üşengeç bir insan için çok güzel bir yer, her şey elinizin altında denebilir. Özellikle akşamları arkadaşlarınızla can sıkıntınızı atmak için güzel kafelere sahip bir yer. 



  Gelelim hem komik hem de bir o kadar işkenceli olan durumlara. İlk sırada tabi ki: Beytepe Otobüs Kuyruğu. Yolun uzunluğunu bir kenara bırakıyorum, o kuyruk nedir? Sabah uyanamadıysanız beklerken yediğiniz soğuk ile kendinize kesinlikle geliyorsunuz. Ve bu kuyruk daima var, azalır veya çoğalır ama daima hep orada. Metronun Beytepe durağında boşalıp dolması da bir başka hoşuma giden bir durum. Çılgın bir kalabalık olarak inip biniyoruz. Sürekli bir koşuşturmaca olmasına rağmen buna alıştığımı hissediyorum. Sonuçta daha dört yıl daha var, alışmazsam tam bir işkence olur. 


  Son olarak Mustafa Kemal Paşa'yı sık sık ziyaret edebilme şansına sahip olmak bile bu şehri sevmek için yeterli oluyor. Soğuğunla bile güzelsin Ankara! 

(Egeliler olaraktan toplanıp ısınmak için birbirimize sokuluyoruz, gerçekten denildiği kadar soğuk bir yer.)

Hoş kalın. 


27 Eylül 2017 Çarşamba

ZAYIF KARNIM

Özlem Ekici

  Zayıf karnın nedir? Benimki ciddi bir insan oluşum. Çocukken aile büyüklerime bir şey sorduğumda ve onlar beni kinayeyle yanıtladığında ben o inceyi sezemez, gerçek zanneder, o gerçeğimle de uzun yıllar geçirebilirdim. O yüzden adım saf'a çıkmıştı. Gerçeği kahkahalarla yüzüme fırlattıklarındaysa neden zıttın kastedilerek yanıtlandığımı kavrayamazdım.
  Hayal gücüm bukle bukledir. Kıvrıldıkça yeni bir dalgaya saparım; fakat o güç benim kendi alemimdir. Orada bu dünyadan kimse olmaz. Bu dünyaya döndüğümde de aksine düzleşirim. Genellikle bana çarparlar. Ya ben kırılırım ya onlar.
  Hayalci tarafım dalgın ve kırılgandır. Gerçekçi tarafım ciddi ve mesafeli. O ikincisini sosyal maske olarak da kullanırım.
  O birkaç alay bende bir şeyleri yerinden oynattı. Her şeyden şüphe etmeye, hiçbir şeyden tatmin olmamaya başladım. Sıradan birisi buna “memnuniyetsizlik” teşhisi koyabilir. Aksine bu, şüphenin açtığı yolu merakla pekiştirmenin alametidir. Daha açık bir izahla, farz edin ki bir şeyi arıyorsunuz ve neyi aradığınızı bilmiyorsunuz. Önceleri “aramam mı gerekiyor aramamam mı?” olan şüphe, yerini “aramıyorsam aramıyorumdur. ama arıyorsam neyi arıyorumdur?” merakına devreder. Ve o büyük cevabı alana değin tatmin, beklenmemesi gereken bir Godot'dur.
  Böyle oluşmadım; ama böyle şekillendim. Bana göre her şey bir mesele, üzerine düşünülmesi, konuşulması gereken düğüm halini aldı. Kafamdakilerle yaşar dururken kolayca gülemiyorum. Boş veremiyorum. Vakit öldüremiyorum. Uyuyamıyorum, ötesi mi var?
Mutsuz, kaygılı, hüzünlü… değilim.
Ciddiyim ben. En yaygın duygum bu.
Nasılsın? Ciddiyim. 
“Dokunacağım bu dünyaya” ciddisi.
İki halimin sentezi bu oluyor işte.
Öyle de manyak.

Özlem Ekici, Personal Blogger Templates | Blog aa

Levla'nın Not Defteri - Kişisel Blog | Bütün Hakları Saklıdır | Copyright © | 2016 - 2022