Yazılarım E-postana gelsin.

Yaz E-Postanı!

28 Şubat 2017 Salı

Jurnal #1 : Birinci Yıl

Özlem Ekici
Merhabalar,
Bugün bu blogu açıp yazalı tam bir yıl olmuş.
Doğum: 28 Şubat 2016 
Ölüm: Beklemede... 
 Yazdıklarımı paylaşmak istemediğim yılları bir yandan özlüyorken bile hala buraya yazıyor olmamı çok ironik bulsam da devam edeceğim. Pınar'ın ve benim çok sevdiğimiz bir yer oldu burası. İçime rahatça döktüğüm bir ortam da oldu, bana kattığı güzel şeyler kadar sevmediğim şeyler de oldu. Velhasıl yazıyorum, yazacağım. Bir yıl da olsa on yıl da olsa yazacağım. Birilerinin okuduğunu bildiğim sürece yazacağım.

  Neyse baylar ve bayanlar, bloguma teşrif edip okuyanlar, şöyle bir göz atıp çıkanlar bu yazı benim blogumun yıllığı olduğundan dolayı bazı not alınması gerekenler var.
Mesela;
Şimdiye kadar 14 bin kişi gelip geçmiş defterimden, beni izlemeyi 82 kişi uygun görmüş, saygılar sevgiler onlara. 325 yorum ve cevap da var tabi bu bir yıl içinde. 
En çok okunan yazımız ÖZGÜRÜZ(?) yazısı olmuş, zinciri uzun olan bizler sevmişiz o yazıyı.
Facebook sayfamızdan bizi takip etmeyi uygun bulanların sayısı da 77 olmuş.
Dolu dolu bir yıl geçirmek istesek de düzenli yayın yüklemeyi beceremedik yine. Bunu seneye de yıllığımıza yazmamayı umuyoruz. 

Benim için önemli bir not:
Bugün saat 15.00 sularında yayınladığım bu yazıda bir adet de çekiliş bulunmaktaydı. Türk klasiklerinin en önemli yapıtlarından beşinin yer aldığı bir çekiliş vardı. Ancak gördüm ki Türk klasiklerinin yeni yetme edebiyat karalayıcı yazarlar veya yabancı, adını bile zor telaffuz ettiğimiz yazarlar kadar değeri yokmuş. Bu sebeple bu çekilişi iptal ettik.
Bundan sonraki amacımız sadece yazmak olduğunu söyleyerek normal yazı hayatımıza geri dönüyoruz. Bu yıllığa da böyle bir olayı  kayıt etmeden geçmeyelim.
Buralarda bir yerlerde zaten görüştük. Hoş kalın.



14 Şubat 2017 Salı

Bizim Şarkımız - Necip Fazıl Kısakürek

Özlem Ekici

Kırılır da bir gün tüm dişliler
Döner şanlı şanlı çarkımız bizim
Gökten bir el yaşlı gözleri siler
Şenlenir evimiz barkımız bizim

Yokuşlar kaybolur çıkarız düze
Kavuşuruz sonu gelmez gündüze
Sapan taşların yanında füze
Başka alemlerle farkımız bizim

Kurtulur dil tarih ahlak ve iman
Görürler nasılmış neymiş kahraman
Yer ve gök su vermem dediği zaman
Her tarlayı sular arkımız bizim

Gideriz nur yolu izde gideriz
Taş bağırda sular dizde gideriz
Bir gün akşam olur bizde gideriz
Kalır dudaklarda ŞARKIMIZ bizim...


Necip Fazıl Kısakürek


Ufacık Bir Not: Bizi Facebook üzerinden takip edebilirsiniz...

2 Şubat 2017 Perşembe

SON AKŞAM YEMEĞİ

Özlem Ekici

  Sizlerle bugün Rönesans’ın en büyük ressamlarından biri sayılan Leonardo da Vinci’nin Son Akşam Yemeği adlı tablosunu ve bu tablonun içerdiğini söylenen gizlerden söz edelim istedik. Ancak bu tabloyu anlayabilmek ve ressamın yorumuna doğru bir şekilde yaklaşabilmek için öncelikle Vinci’nin yaşamını incelememiz gerekiyor.
  Leonardo da Vinci 14 Nisan 1452’de Floransa’nın Vinci kasabasında doğdu. Babası kasabanın noteri Piero, annesi de noterin ev hizmetlerini gören köle Caterina idi. Leonardo gayrı meşru bir çocuk olarak dünyaya gelmişti ve Piero hiçbir zaman Caterina’ya nikah kıymadı. Babasız kalan Leonarda’ya annesi sahip çıkmış ve bakımını tek başına üstlenmiş. Ancak annesi birkaç yıl sonra evlenmiş ve böylece Leonardo büyük babasının yanına yerleşmiş. 1466 yılına kadar burada yaşayan Leonardo, büyük babası ve büyük annesinin ölümünden sonra  Floransa’ya geri döndü. Burada Verrocchio ustanın yanına çırak girdi, resim ve deseni Verrocchio’nun atölyesinde öğrendi. 16 yıl kadar burada çalıştı.


  Günümüzde bile gayrı meşru çocukların tutucu çevrelerde kabul görmediğine tanık oluyoruz üstelik o günün Katolik İtalya’sında bu durumda bir çocuğun ne denli dışlandığını düşünmek zor olmasa gerek. Bu durum elbette Leonardo’nun annesine karşı bir başkaldırıyla başlayıp tüm kadınlardan nefret etmesine kadar gitmişti. Bunu hayatının hiçbir evresinde hiçbir kadına yaklaşmamasından çıkarabiliriz. Öte yandan tüm insanların kendisini dışladığını ve uzaklaştığını düşünen Leonardo onlara kendini kanıtlama çabasına girdi. Bu yüzden kanat takıp uçmaktan köprü yapmaya, yeni bir topun projesini çizmekten köprü tasarımlarına kadar değişik birçok dalda eser vermeye çalıştı. Bunların bazılarında başarıya ulaştıysa da çoğunluğu hüsranla bitti. Kendini kanıtlama arzusu uğruna  İtalyancayı bile soldan sağa yazmak yerine özgün olmak için sağdan sola yazmayı adet edindi. Böylelikle kolayca okunamayacak ve anlaşılamayacaktı.
 Tabi tüm bunları yaparken aynı zamanda kadavra üzerinde yaptığı çalışmalar sonucu insan anatomisinin doğrularını resim sanatına kazandırmasını, geometrik perspektive katkısının ötesinde aerial perspektivi bulmasıyla ünlü olan da Vinci’nin insan havsalasını zorlayan sanatını yadsımak nankörlük olur.

  Vinci’nin resimleri her zaman, karakterinin önde gelen özelliği kabul edilen kendine özgünlüğü ve üstün zekasının sanatsal oyunlarını içermiştir. Vinci, çağdaşlarının onda gördükleri büyük ressamın ötesinde, sözde anlatılamaz bir şiir içinde, biçimleri yıkayan buğulu alacakaranlık tekniğini bulmuş, Batı resminin en ünlü birkaç ana örneğini yaratmıştır: 1481 tarihli yarım kalmış Müneccim Kralların Tapınması (Uffizi Sarayı); Kayalıklar Meryemi (Louvre Müzesi); Son Akşam Yemeği (Milona’daki Santa Maria delle Grazie Manastırı’nda yaptığı duvar resmi); Meryem Ana, Çocuk İsa ve Azize Anna (Louvre Müzesi); La Gioconda vd.

          


         

Gelelim şimdi onun Son Akşam Yemeği adlı devasa boyutlardaki eserine.

  Leonardo da Vinci’nin Son Akşam Yemeği tablosu dünyada bu zamana kadar bilinen tablolar arasında en çok hayranlık toplayan, üzerinde en çok çalışılmış ve tekrar resmedilmiş olanlardan biridir. Öncelikle tabi ki neden devasa dediğimizi açıklayalım. Sayısız kez farklı boyutlarda resmedilmesine rağmen tablo sandığımızdan da büyük hatta orijinal boyutu 4,6 m x 8,8m. Bildiğimiz üzere tablonun İsa’nın yakalanıp çarmıha gerilmeden önce havarileriyle olan son akşam yemeği tasvir edilmiştir. Ancak da Vinci özellikle, İsa’nın arkadaşlarından birinin ona ihanet edeceğini bildiğini açıklamasından hemen sonraki tepkileri yansıtmak istedi. Da Vinci yorumunda, bu resim, İsa’nın Hıristiyanlar için kutsal sayılan ekmek ve bir kase şaraba uzandığı Eucharist denen ekmek ve şarap ayininin doğuşundan hemen önceki anı resmeder.
  Son Akşam Yemeği dünyanın kolayca bulunabilen en ikonik tablolarından biri olmasına rağmen, asıl yapıldığı yer İtalya’nın Milano şehrindeki bir manastırdır. Doğruyu söylemek gerekirse tablonun taşınması bir hayli zordur. Da Vinci, bu dini çalışmayı 1495 yılında Santa Maria delle Grazie manastırının yemekhane duvarına yapmıştır.
  Duvara resmedilmesine rağmen fresk değildir. Fresk, kireç suyunda eritilmiş madeni boyalarla, yeni sıvanmış olan ıslak bir duvar yüzeyine yapılan resimdir. Freskler ıslak zemin üzerine boyanmaktaydı. Ancak da Vinci, çeşitli nedenlerden dolayı bu geleneksel tekniği reddetti. Öncelikle, freskin sağladığından çok daha görkemli bir parlaklık elde etmek istiyordu. Da Vinci’nin freskte gördüğü daha da önemli bir diğer sorun ise sıva kurumadan sanatçının çalışmayı bitirmek zorunda olduğudur. Bu yüzden da Vinci başyapıtında yepyeni bir teknik kullandı.

Saldırı Sonrası Santa Maria delle Grazie Manastırı

  Da Vinci, her ayrıntıyı mükemmel kılmak adına sahip olduğu tüm zamanı harcayarak taş üstüne tempera boyası uygulayıp kendine has bir teknik icat etti. Da Vinci, resmi neme karşı koruyup temperayı kabul edecek bir malzeme ile duvara astar boyası uyguladı. Ancak da Vinci’nin taş üstüne yaptığı tempera deneyi başarısız oldu. Daha 16. yüzyılın başlarında boya dökülmeye ve çürümeye başlamış, 50 yıl içerisinde ise Son Akşam Yemeği’nin eski ihtişamı bir harabeyi andırmıştı. İlk restorasyon girişimleri de daha çok hatanın oluşmasına neden oldu. İkinci Dünya Savaşı sırasında atılan bombalarla resim harap oldu. Nihayetinde 1980 yılında, 19 yıllık restorasyon çalışması başladı. Son Akşam Yemeği, tamamıyla restore edilse de orijinal görünümünden artık çok çok uzaktı. Üstelik yapılan onarımlardan Son Akşam Yemeği’nin bir kısmı olumsuz etkilendi. 1652 yılında duvara resmi tutacak bir kapı eklendi. Bu inşa ile İsa’nın ayak kısmına denk gelen resmin alt kısmı kayba uğradı.


  Son Akşam Yemeği’ni bu kadar çarpıcı kılan şey, izleyiciyi dramatik sahnenin içine davet eden bir perspektifinden resmedilmiş oluşudur. Da Vinci bu illüzyonu yakalayabilmek için önce duvara bir çivi çaktı, daha sonra resmin açılarını yaratmada ona yardımcı olan işaretleri belirlemek için de çiviye ip bağladı. Bir çekiç ve bir çivi, da Vinci’nin tek kaçışlı perspektifi çizmesine yardımcı oldu.
  Son Akşam Yemeği, İsa Mesih’in çarmıha gerilmeden önce 12 Havarisi ile yediği son akşam yemeğini resmetmektedir. Eser, İsa’nın havarilerine birazdan içlerinden birinin ona ihanet ettiğinin ortaya çıkacağını açıkladığı dramatik anı yansıtır. Bu şok edici açıklamanın etkisi ile havariler sorgulama, inkar etme, suçlama ve tartışma gibi farklı yönlerde tepkiler vermektedir. Tüm bu duygusal ve ruhsal yüklü atmosfere rağmen İsa resmin tam ortasında huzur ve sükûnetini korur halde durmaktadır. İsa’nın üçlü gruplanmış havarilere göre apayrı bir noktada izole olmuş şekilde duruşu onu resimde ana karakter olarak vurgular.


Üçlü gruplanmış havarileri incelersek:
  Sol baştaki üçlü – Bartholomew, Alphaeus oğlu James ve Andrew – olay karşısında şaşırmış ve sorgulayıcı tavırlar içindedirler.
   İsa’nın hemen solunda yer alan üçlü gruptan en dikkat çekici olanı İsa’ya ihanet etmiş olan Judas’tır. Judas (Yehuda) sırrının açığa çıkmış olmasından dolayı korkmuş ve geri çekilmiştir. Paniklemiş halde geri çekilirken sağ kolu ile hemen önündeki tuzluğu devirmektedir. Yakındoğu’da sahibine ihanet etmek anlamına gelen “betray the salt” deyimine de bu şekilde bir gönderme yapılmaktadır. Judas sağ elinde bir kese tutmaktadır. Bu kese Judas’ın ihaneti karşılığı almış olduğu gümüş paraları içermektedir. Yüzü karanlık içinde olan Judas’ın kafası aynı zamanda havariler arasında da en düşük seviyededir. Judas’ın hemen ardında yer alan Peter elinde bir bıçak tutmaktadır. Birazdan odaya girecek olan askerlerden birinin kulağını bu bıçakla kesecektir.
  Bu üçlünün İsa’ya yakın duranı, en genç havari olan John (Yuhanna), kendinden geçmiş haldedir. Bu figürün aslında John yerine Magdalalı Meryem figürünü gizlice betimlemek için yerleştirildiği tartışma konusudur. Bu teoriye göre Magdalalı Meryem de son akşam yemeğinde yer almaktadır. Hatta İsa ile gizlice evlenmiştir ve ondan bir çocuk doğuracaktır. Bu sırrı resimde gizlice ifade etmek isteyen Leonardo’nun da bu figürü kadınsı özelliklerini vurguladığı John karakteri ile resmettiği öne sürülmektedir. Bu konu, Dan Brown’ın Da Vinci Şifresi isimli kitabı ile de yeniden gündeme gelmiştir.
  İsa’nın hemen sağındaki üçlüden - Thomas, Büyük James ve Philip – Thomas üzgün, Büyük James donaklamış dururken Philip ise bir açıklama bekler halde elini kaldırmış olarak betimlenmiştir.
  En sağdaki grupta – Matthew, Jude Thaddeus ve Simon – Simon’a doğru dönen diğer iki havari sorularına yanıt aramaktadır.

   Masada İsa “Eucharist” denen ekmek ve şaraplı yemek ayinin açıklamak üzeredir. İsa “Beni anmak için bunu yapınız” diyerek bu ritüele işaret etmiştir. Ekmek İsa’nın bedenini, şarap ise kanını temsil etmektedir.

  Resim Hristiyanlık kutsal üçlemesine birçok noktada gönderme yapmaktadır. Arka planda ve yanlardaki pencereler üçlü gruplar halinde yer alırken, havariler de üçlü üçlü gruplanmış, İsa ise duruşu itibari ile bir üçgen şekli çizmektedir.

  Leonardo’nun eserini çarpıcı kılan noktalardan biri sıra dışı ve etkili perspektif kullanımıdır. Duvarda yer alan bu resim bu perspektif kullanımı ile duvardan içeri giren ayrı bir oda varmış gibi bir göz yanılması yaratmaktadır. Bunun yanında muhteşem teknik aynı zamanda resmin doğallığını da gözler önüne sermektedir. Resmin özgün halinde masadaki kalay tabakların havarilerin giysilerinin renklerini yansıttığı bilinmektedir. Günümüzde İsa’nın ayakları açılan kapı nedeniyle görülmemektedir ancak zamanında görünen ayakların duruşunun çarmıha gerilmiş durumu sergilediği ve buna işaret ettiği sanılmaktadır.

  Havarilerin her birinin görüntüsünün gerçek yaşam modellerine dayandığı söylenir. Sıra hain Judas’a bir yüz aramaya gelince, da Vinci en alçak görünümü bulmak için Milano hapishanelerini gezdi. Bu Judas’ın gerçek bir suçludan esinlenerek resmedilmiş olabilirliğini akıllara getiriyor.

   Bu resme ait bir diğer teori de; İsa’nın sağında parmağını havaya kaldıran Thomas duruyor ve kimi söylentiye göre bu hareket, daha sonra İncil’deki İsa’nın ölümden sonra göğe yükselmesi hikayesine konu olan Thomas’ın parmağını resmin geri kalanından soyutlamak amacı taşır. Thomas, İsa’ya şüpheyle bakar ve bu yüzden ona inanmak için parmağıyla İsa’nın yaralarına dokunmak ister.

  Judas’ın önüne dökülen tuzun ihaneti temsil ettiğini ya da ihanet etmek için seçilmiş olmasındaki kötü şansın bir işareti olarak görüldüğü söylenir. Aynı şekilde, sunulan balıkla ilgili de farklı yorumlamalar vardır. Resimdeki bir yılan balığı ise bu, öğretiye yani İsa’ya olan bağlılığı temsil eder. Ancak, balığın cinsi ringa ise, bu yiyecek dini inkâr eden bir inançsızı simgeliyor olabilir.

   Son Akşam Yemeği bir dizi teoriye ilham vermiş ve popüler hikayelere de ilham kaynağı olmuştur. Tapınak Şövalyelerinin Gizli Tarihi adlı kitapta, Lynn Picknett ve Clive Prince, İsa’nın solundakinin John değil, Mary Magdalene olduğunu ve Son Akşam Yemeği’nin, Roma Katolik Kilisesince İsa’nın gerçek kimliğinin saklandığının önemli bir kanıtı olduğunu öne sürer.
  Müzisyenler Son Akşam Yemeği’nde saklanan asıl mesajın tabloya eşlik eden bir beste olduğunu iddia etmişlerdir. 2007 yılında, İtalyan müzisyen Giovanni Maria Pala, da Vinci’nin tablosunda belirgin kompozisyon içinde kodlanmış notalar olduğunu ileri sürerek bu notaları kullanıp 40 saniyelik kasvetli bir şarkı ortaya çıkardı.
  Üç yıl sonra, Vatikanlı araştırmacı Sabrina Sforza Galitzia tablonun matematiksel ve astrolojik işaretlerini, da Vinci’nin dünyanın sonu ile ilgili bir mesaj verdiğine yordu. Galitza, Son Akşam Yemeği’nin, dünyayı silip süpürecek sel felaketin 21 Mart 4006’da başlayıp 1 Kasım 4006’da kıyametin kopmasıyla sona ereceğini işaret ettiğini öne sürer.

Sadece Da Vinci Şifresi’ne ilham kaynağı olmadı elbet. Da Vinci’nin Yehuda için yüzyıllardır uygun bir model aradığı hikâyesi, resmin herkesçe bilinen mitolojik bir yanınıdır. Da Vinci, o modeli bulur bulmaz onun bir zamanlar kendisine İsa figürü için modellik yapan adam olduğunu hemen fark etti. Üzücü olan, yıllarca süren zor yaşam ve günah onun bir zamanlar var olan melek yüzünü mahvetmişti. Bu, etkileyici bir hikâye olduğu kadar aynı zamanda tamamıyla da yanlış bir hikâyedir.
  Bu hikâyenin doğru olmadığını nereden biliyoruz? Birincisi, da Vinci’nin ertelemeci huyundan dolayı Son Akşam Yemeği resmini tamamlamasının yaklaşık üç yılını aldığına inanılır. İkincisi, kendini fiziksel olarak gösteren ruhsal çöküş hikâyeleri varlığını uzun süre sürdürmüştür. Bu süreçte birisi, benzer bir hikaye ile Son Akşam Yemeği’ne ahlaki bir mesaj yüklerken bu mesaja tarihi bir tutarlılık da ekleme çabasına girmiş olabilir.
  Güzel sanatlar ve popüler kültür, taklit ve parodilerle Son Akşam Yemeği’nin çok ekmeğini yemiştir. Buna; 16. yüzyıl yağlı boya reprodüksiyonundan, Salvador Dali, Andy Warhol, Susan Dorothea White ve eserinde çikolata şurubu kullanan Vik Muniz’e kadar birçok örnek verilebilir.
  Son Akşam Yemeği’nin farklı sunumu Mel Brooks’un Dünya Tarihi, Bölüm 1 komedisinde, Paul Thomas Anderson’un Gizli Kusur adlı kara filminde ve Luis Buñuel’in Vatikan tarafından “dine küfür” olarak yorumlanan filmi Viridiana’da görülebilir. Da Vinci Şifresi ve Futurama’da ise olay örgüsünü oluşturmaktadır.
    

  Son Akşam Yemeği, İtalya’da görülmesi gerekenlerden biri olmasına rağmen, bulunduğu manastır büyük kalabalıklar için inşa edilmemişti. Resmin, yalnızca 20-25 kişilik gruplar halinde 15 dakika ziyaret edilmesine izin verilir. Son Akşam Yemeği’ni görmek için en az iki ay öncesinden bilet alınması ziyaretçilere önerilir. Ayrıca uygun kıyafetler giydiğinize emin olun; aksi takdirde manastırın kapısından geri çevrilme ihtimaliniz de var.


Ufacık Bir Not: Bizi Facebook üzerinden takip edebilirsiniz...


30 Ocak 2017 Pazartesi

Zweig’den Veda

Özlem Ekici
 Geçtiğimiz aylarda Avusturyalı Yahudi yazar Stefan Zweig’in intihar mektubu, İsrail Ulusal Kütüphanesi tarafından internetten yayınlanmıştı.

  Kütüphane, ünlü yazarın 70’inci ölüm yıldönümünde, aralarında intihar mektubunun da olduğu birkaç belgeyi internet üzerinden okurlara sundu, bunların içinde Zweig’in intihar mektubu da vardı. 1881 doğumlu Stefan Zweig, 1934 yılında Adolf Hitler ve Nazi ideolojisinin iktidara gelmesi sonrası Avusturya’yı terk etmişti. Önce İngiltere ardından ABD’ye giden Zweig, 22 Şubat 1942’de hayatına son verdiği Brezilya’ya yerleşmişti.

  Brezilyalı bir doktor, Almanca intihar mektubunu 1960’larda bir polis memurundan almış ve 30 yıl sonra da İsrail Ulusal Kütüphanesi’ne bağışlamıştı. “Amok Koşucusu”, “Yürek Çöküntüsü” gibi birçok kitabı Türkçe’ye de çevrilen Zweig’ın, karısı Lotte ile intiharına, Hitler’in dünya düzenini kalıcı sanmasının verdiği karamsarlığın yanı sıra, kendi dünyasının asla bir daha var olmayacağı düşüncesi neden olmuştu.

   Beni “Satranç” ve “Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu” kitaplarıyla kendisine ve dehasına hayran bırakmıştı. Hayatına dair birçok araştırma yapsam da hiçbiri bu intihar mektubu kadar beni etkilemedi. Benim için böyle bir adamın intiharı zaten yeterince ilginçti lakin bu mektuptaki son satırlar daha çok ilgimi çekti. Okuduğunuzda Zweig’in aslında özgürlüğüne ne kadar bağlı olduğunu ve yıllarca oradan oraya savrulmanın onu ne kadar yorduğunu bir kez daha anlıyorsunuz. Çok da uzatmadan o son satırlarını okuyalım, işte Zweig’in Vedası:

Özgür iradem ve açık bir bilinçle bu yaşamdan ayrılırken, son bir sorumluluk yerine getirilmeyi bekliyor: Bana ve işimi yapmama huzurlu bir ortam sunan harika ülke Brezilya’ya içten teşekkürlerimi sunmak. Her yeni günle bu ülkeyi daha çok sevmeyi öğrendim, ruhsal anavatanım Avrupa kendi kendini yok ettikten ve ana dilimin dünyası yok olduktan sonra, dünyanın hiçbir yerinde hayatımı bu kadar severek yeniden kuramazdım. Ama altmışıncı yaştan sonra tam anlamıyla yeniden başlamak çok özel bir güç gerektiriyor. Ve benim gücüm yıllar süren vatansız yolculuklardan sonra iyice tükendi. Bu nedenle hayatımı doğru zamanda ve doğru bir şekilde sonlandırmamın iyi olacağına inanıyorum. Ki hayatım boyunca tinsel uğraşım en büyük haz kaynağım ve kişisel özgürlüğüm en yüce değerim oldu. Bütün dostlarımı selamlarım! Hepsine uzun geceden sonra gelen tanın kızıllığını görmek nasip olsun! Ben, her zamanki sabırsızlığımla önden gidiyorum. 
Stefan Zweig Petropolis 22.11.1942


23 Ocak 2017 Pazartesi

Ölüm Risalesi - Erdem Bayazıt

Özlem Ekici

Damla damla oluşuyor hayat 
Ölüm kımıl kımıl 
Duymak kolay 
Anlatmak değil 

Her an 
Farkındayım 
Az az öldüğümün 

Bilincindeyim doğan ayın 
Eriyen karın akan suyun 
Ve usul usul tükenen zamanın 

Tekrarlayıp duruyor saat 
Vakit te mahluktur 
Vakit te mahluktur 

İşliyor kalbim 
Eskiyor saçlarım 
Ve gözlerimin en ince hücreleri 

Okuyorum hayatı 
Toprağın üstünden çok 
Altındakilerle var olduğunu 

Toprak 
Ölüme aç 
Ölüme muhtaç 
Hayat 

Ölüm muhakkak 
Ve ölüm mutlak 
Tek kapısıdır ölümsüzlüğün 

Ölümle tanıştıktan sonra anladım 
Sadece bir kimlik belgesi olduğunu yaşamanın 

Kesitler 

Mahlukta devinen 
Gürül gürül bir ırmaktır ölüm 

Babalar ölür 
Dolaşır eli ölümün 
Saçlarında anaların oğulların 

Analar ölür 
Kök salar hasret yüreklere 
'Bir evlat pir olsa da' 
O zaman anlar ancak neymiş öksüzlük 

Oğullar ölür 
Bir kafes olur ölüm 
Ana kalbi bir kuştur 
Azad kabul etmez 

Sevgililer ölür 
Bir hicret olur ölüm 
Bir sıla 

Mesela arkadaşlar 
Arkadaşlıklar vardır okullarda 
Bakarsın biri gelmez bir gün 
Ve artık hiç gelmeyecektir 
Simsiyah bir gölge düşmüştür adeta 
Bahçeye koridorlara sınıflara 
Bir fısıltı dolaşır dudaklarda 
Kimi kirpikleri ıslak 
Çökmüş bahçenin tenha bir yerine 
Elinde bir çöp resmini çizer toprağa 
Anıların 
Kimileri öbek öbek toplanıp 
Çaresizliği dile getirirler anlamsız sözcüklerle 
-Nasıl olur daha dün beraberdik 
-Salıncakta İki Kişi'yi izlemiştik daha dün nasıl olur 
-Geçen pazar kırlarda dolaşmıştık 
''Göçmen kuşlar yerli kuşlardan daha mutlu olmalılar 
Hayatı dolu dolu yaşıyorlar'' demişti unutamıyorum 

Sonra bir mezarlıkta Bir çukurun başında 
Bir kapının ağzında 
Herkez susar 
Konuşur ölüm 

Ve sürer hayat. 

Bazan bir tekerlek altında 
Ansızın gelir ölüm 
Apansız biter sınav 
Bir elektrik kesilmesi gibi 
Kesilir tulu emel 

Bazan ölüm vardır 
Ölümden önce gelir 
Mesela bir hapishanede bir hücrede yaşanır 
Sorular hep yanıtsız kalır orada 
Sadece konuşan rüyalardır 
Yahut hayaller suskun duvarlarda 
Gözler kabul eder parmaklar kabul eder 
Ama beyin hep umuttan yanadır 

Bazan akan bir film şeridinin 
Tek kare donan bir fotoğrafı gibidir 
Ölüm 
Karşıda bir manga asker 
Gözler namluların karanlık ağızlarını görmez de 
Takılıp kalır masmavi gökyüzünde 
Asılıp kalmış bembeyaz bir buluta 

Ölümden uzak ölümler vardır 
Gazete ilanlarında rastlanılan 
Dünyaya bağlılığın zavallı 
Ve muannit 
Bir belgesidir 
Daha çok kalanlara ait. 

Bir de bir örümcek ağının ortasına düşmüş 
Bir sineğin titrek bacaklarında seyretmiştim ölümü 

Ölümler vardır: 
Can kuş gibi uçar gider 
Bir martının süzülüp 
Kaybolması gibi maviliklerde 

Bir Portre 

Engin sakin berrak bir denize 
Uçsuz bir kumsaldan ağır ağır 
Nasıl yürürse insan 
Sokrates öyle yürüdü ölüme 

Tilmizleri ağlaşırken 
O vasiyet ediyordu: 
-Asklepyos'a bir horoz borçluyuz 
Unutmayınız. 

Ne tuhafsınız dostlar 
Güçsüz kadınlar gibi ağlaşmak niye 
Yükselmek varken ölümsüzlüğe 

İnancına sahip olmak 
İnsan olmanın şartı 
Kölelikler içinde en onulmaz kölelik 
Hayatın ölümcül yanına 
Takılıp kalmak değil mi? 

İlkin ayaklarında duydu Sokrates 
Zehirin soğukluğunu 
Ve yavaş yavaş ölüm 
Yükseldi göğsüne çenesine 

Dudaklarında donan son bir tebessümle 
Bir işaret taşı da böylece 
Sokrates dikmiş oldu ölüme 

Ölümün Sesi 

Ölümden bir işaret var her şeyde 
Ölümün sesini duyuyorum şarkılarda türkülerde: 
-Kışlanın önünde redif sesi var 
Namluların ucunda ölümün sesi! 

-Bir ay doğdu geceden oy oy 
Karanlığın ağzında ölümün sesi! 

-Erzurum dağları kan ile boran 
Vadilerin koynunda ölümün sesi 

-Ezo gelin durmuş bakar yollara 
Umudun ardında ölümün sesi! 

-Bir ihtimal daha var 
Umuddan da öte ölümün sesi! 

Kendi Ölümüme Ait Bir Deneme 

Bir gün öleceğim biliyorum 
Bunu her an ölür gibi biliyorum 

Anamın yüreğinde bir kor 
Ölene dek sönmeyecek bir ateş 
Kımıldanıp duracak hep 

Karım bomboş bulacak dünyayı 
-N'olurdu birlikte ölseydik, deyip duracak 
Oysa insan yalnız ölür 
Ama o olmayacak dualarla teselli arayacak 

Kızlarımın gırtlaklarında bir düğüm 
Bir süre kaçacaklar insanlardan 
Boşluğa düşmüş gibi bir duygu içlerinde 
Sonunda onlar da kabullenecekler öylesine 

Ölümüme en çabuk dostlarım alışacaklar 
-Yaşayıp gidiyorduk yahu 
Ne vardı acele edecek! 
Diyecekler 

Biliyorum yaklaşıyoruz her an 
Biliyorum oruçlu doğar insan 
Ölümün iftar sofrasına 

Son Söz 

Ve zaman döne döne 
Gelmişti başlangıç noktasına 
İlk yaratılış düğümüne 

Mahlukatın var olduğu 
Yüzüsuyu hürmetine 
Evrenin Efendisinin 
Kavuşmak vakti gelmişti sevgilisine. 

Hayatın menbaı 
Merhametin son durağı 
Madeni, muhabbet ocağının 
Ateşler içindeydi 
Yatağında. 
İltica etmişti sanki Kainat 
Kutsal tenine 
Hayata şafak olan alnında 
Ter taneleri 
Her biri insanlık çilesinden 
Bir haberdi sanki 
Bir an oldu 
Aralandı gözleri 
Sonsuzu kuşatan bakışları 
Süzdü ciğerparesi Fatıma'yı 
Süzdü tek tek çevresindeki 
Can dostlarını 
Kıpırdadı dudakları, dedi: 
-Ebu Bekir kıldırsın namazı 
Sonra daldı daldı uyandı 
Son defa aralandı 
Bakışları 
Yöneldi bir noktaya 
Karar kıldı bir noktada 
Ve dedi: 
-Merhaba ey refik-i ala! 

Olacak oldu 
Akıllar kamaştı 
Kalpler tutuştu 
Feryat ve figan gökleri tuttu 
Çekti kılıcını Faruk olan 
Sıçradı orta yere: 
-Kim derse ''O öldü'', öldürürüm! 

Ayrılık ateşinden 
Ateşin şiddetinden 
Sanki bendler çözülmüş 
Felekler çökmüştü 
Şuur tutuşmuş 
Akıl iflas etmişti. 

Sonra Sıddıyk olan 
Yetişti geldi 
Baktı baktı yatağında hareketsiz yatan sevgiliye 
Mağarada arkadaşına Hicrette yoldaşına 
Sonra baktı çevresine 
Mahşerden önce mahşer hali yaşayan 
Ashabına 
Aline 
Ebu Bekir dedi: 
-Ey nas, susun! 
Kim ki Resulullaha tapmaktadır 
Bilsin ki Resul ölmüştür 
Kim ki Allaha tapmaktadır 
Bilsin ki Allah ölmez 
Hayy ve Layemuttur 

Ey nas, susun! 
''İnna Lillah ve inna ileyhi raciun'' 

Sonra eğildi sevgilinin yüzüne 
Sürdü bulutlanmış gözlerini 
O güzellikler ülkesine 
Baktı baktı ve dedi: 
-Hayatında güzeldin 
Ölümünde güzelsin 
Öldün 
Bir daha ölmeyeceksin.

                                                       Adil Erdem Bayazıt


21 Ocak 2017 Cumartesi

Ömür Hanımla Güz Konuşmaları - Şükrü Erbaş

Özlem Ekici
...Ve güz geldi Ömür Hanım. Dünya aydınlık sabahlarını yitiriyor usul usul. İnsanın içini karartan bulutların seferi var göğün maviliğinde. Yağmur ha yağdı ha yağacak. İncecik bir çisenti yokluyor boşluğunu insan yüreğinin. Hüznün bütün koşulları hazır. Nedenini bilmediğim bir keder akıyor damarlarımdan. Kalbimin üstünde binlerce bıçak ağzı... Ve yüzüm ömrümün atlası; düzlükleri bunaltı, yükseklikleri korku, uçurumları yıkıntılarımla dolu bir engebeler atlası. Yaşamak bir can sıkıntısı mıdır Ömür hanım? 
Her şeyi iyi yanından görmeyi kim öğretti bize? Acıyı görmeyen insan, umutsuzluğu yaşamayan, iliklerine dek kederin işleyip yaralamadığı bir insan, mutluluktan, umuttan, sevinçten ne anlar? Göğü görmeden, denizi görmeden maviyi anlamaya benzemez mi bu? Bir güz düşünün ki Ömür Hanım, ilkyazı olmamış, yazı yaşanmamış, böyle bir güzün hüznü hüzün müdür? Başlamanın bir anlamı varsa bitişi göze almak, bitişin bir anlamı varsa başlangıcı olmak değil midir? Yaşamı düz bir çizgide tutmak tükenmektir. Yaşamak zorunda olduğumuz şunca yılı aykırı uçlar arasında gezdirip geçirmedikçe, alışkanlıkların sınırlarını aşmadıkça zaman zaman, yaşamak nasıl yenilik olur tükenmek değil de? 
Yağmur yağıyor Ömür Hanım... Gökten değil, yüreğimin boşluğundan ömrümün ıssız toprağına... Ve ben sonsuz bir düzlükte bir küçücük, bir silik nokta gibi eriyip gidiyorum. Seslensem kim duyar sesimi yalnızlıklar katından? Dönelim... Dönmek yenilmektir biraz da, yarım kalmasıdır çıkışlarımızın, korkaklıktır, alışkanlıkların güvenli küflü kabuklarına sığınmaktır... Olsun dönelim biz yine de. Bilincinde olmadan üstlendiğimiz sorumluluklarımız var. Evlere dönelim, sırtımızın kamburu evlere, cılızlığımızın görkemli korunaklarına, yalnızlığımızın kalelerine dönelim. Ölçüsüz yaşamak bize göre değil Ömür Hanım. Büyürken geniş ufuklarımız olmadı bizim. Küçücük avuçlarımızla sınırlarımızı genişletmek istedikçe yaşamın binlerce engeli yığıldı önümüze. Hangi birini yenebilirdik bunca olanaksızlık içinde. Umutsuzluğu tanıdık, yenilgiyi öğrendik böylece. 
Yaşama sevinci adına bir tutanağım kalmadı Ömür Hanım. Bir garip boşlukta çiviliyim günlerdir gözbebeklerimden. Sahi nedir yaşamın anlamı? Geriye dönüyorum sık sık yanıt aramak adına, yüreğimin silik izler bırakıp, ağır yükler aldığı zamanın derin denizlerine. Bakıyorum umut karamsarlığın, sevinç acının azıcık soluk almasından başka ne ki? Yaşamsa gerçekle düşün umutsuz bir savaşı, her şeyi içine alan kocaman bir yanılsama... Değil mi yoksa?  
Öyle büyük umutlarım olmadı benim, büyük düşlerim, özlemlerim, büyük beklentilerim olmadı. Koşullarım beni oluşturdu ben acılarımı buldum. Herkes gibi yaşasaydım eğer, yaşamı onlar gibi görebilseydim çarşılar yeterdi avutmaya beni. Bir gömlek, bir ayakkabı, bir elbise; bir yemek lokantalarda; televizyon, halı, masa ve daha nice eşya yeterdi yalnızlığı örtmeye, kendimi göstermeye, var olmaya, 'dar çevre yitikleri'nde önem kazanmaya... Oysa ben bir akşamüstü oturup turuncu bir yangının eteklerine, yüreği avuçlarımda atan bir can yoldaşıyla dünyayı ve kendimi tüketmek isterdim. Öyle bir tüketmek ki, sonucu yepyeni bir ‘ben’e ulaştırırdı beni, kederli dalgınlığımdan her döndüğümde... Bir ben ki tüm ilişkilerin perde arkasını görür de gülerdim sessizce yapay ya-kınlıklarına insanların. Kim kimi ne kadar anlayabilir Ömür Hanım? 
Susmak yalnızlığın ana dilidir, Ömür hanım, şiiridir, beni konuşmaya zorlama ne olur. Sözün sularını tükettim ben, kaynağını kuruttum. Geriye bir büyük sessizlik kaldı yüreğimde, kalabalıklar, kalabalıklar kadar büyük... Yalnızım Ömür Hanım, geceler boyu akıp giden ırmaklar gibi karanlıklar içre, öyle yitik, öyle üzgün, yalnızım... Sularım toprağa sızıyor bak. Yüzümü geceler örtüyor. Binlerce taş saklanıyor içimde. Kim kimin derinliğini görebilir, hem hangi gözle? Kendilerinin olan tek sözcük yok dillerinde, öyle çok konuşuyorlar ki... Bir söz insanın neresinden doğar dersiniz? Dilinden mi, yüreğinden mi, aklından mı? Düşlerinden mi yoksa gerçeğinden mi? Ve kaç kapıdan geçip yerini bulur bir başka insanda? Yerini bulur mu gerçekten? Sözü yasaklamalı Ömür Hanım yasaklamalı... Kimsenin kimseyi anlamadığı bir dünyada söz boşluğu dövmekten başka ne işe yarıyor ki? Olanağı olsa da insanların yürekleri konuşabilseydi dilleri yerine, her şey daha yalansız, daha içten olurdu. Aklı silmeli diyorum insan ilişkilerinden. Yanılıyor muyum? Olsun. Yanıldığımı biliyorum ya... Yeni bir şeyler söyle bana ne olur, yeni bir şeyler. Kurşun aktı kulaklarıma hep aynı sözleri, aynı sesleri duymaktan. Belirsizlik güzeldir, de örneğin, kesinlik çirkin. Sessizlik sesten -hele de güncel ve kof- her zaman iyidir; düş gücü, iç zenginliği verir insana. 
Dünyanın usul usul ağaran o puslu sabahları ve günün turuncu tülleriyle örtünen dingin akşamları bu yüzden etkiler bizi, duygulandırır, de. Anlık izlenimler sürekli görünümlerden her zaman daha güçlü, kalıcı ömürlüdür... Alışkanlıklar öldürür güzelliğimizi, bizi değişmek çirkinleştirir de. 
Kimse düşlerine yetişemez ve kimse geçemez gerçeğini bir adım bile; bu yüzden sıkıntı verir zaman, kısa kalır, sonsuz olur, insanın küçücük ömrünün karşısında. İstemenin kuralı yoktur, de, açıklaması sınırı suçu yoktur; istemek yaşamın kendiliğinden sonucudur, ne haklı ne haksız, ne yerinde ne yersiz... Biz hepimiz dikenli tellerle sarılıyız, her ilişkide bir parçamız kalır ve bölüne bölüne biteriz de. En büyük hünerimiz kendimize karşı olmak, aykırı yaşamaktır, acı kaynaklarımızı ellerimizle yaratarak... Kıyılarımız duygularımızın boyunda, derinliğimiz aklımızın ölçüsündedir; ufuklarımızsa sisler içinde... O kıyısız gökyüzü nasıl sığar küçücük gözlerimize, bir bardak suya, demirli bir pencereye... Nasıl gizleriz ağız dil vermez bir geceye? Ve nedir ki gizi, daraldığımız her yerde bir genişlik duygusu verir
içimize. Çözemeyiz, de, bu güdük bilinç, bu sığ yürek, bu ezbere yaşamla. Dünya bir testidir, de, Ömür hanım, ömür bir su... Sızar iğne ucu gözeneklerinden zamanın, bir içim serinlik bir yudum mutluluk için. Ve bir gün ölümün balkonundan… Dökülür toprağa el içi kadar bir su. Yerde birkaç damla nem, bir avuç ıslaklık... Ölümü bilerek nasıl yaşar insan, geride dünyanın kalacağını bilerek nasıl ölür; bilmek bütün acıların anasıdır, de... Sars aklımın cılız ayaklarını, kuşat beni. Değişik şeyler söyle ne olur, yeni bir şeyler söyle. Yıldım ömrümün kalıplarından. Beni duy ve anla. Yağmur dindi Ömür Hanım. Gökyüzü masmavi gülümsedi yine. Doğa aynı oyununu oynuyor bizimle. Umudun
ucunu gösteriyor usulca, iyimserliğin ışığını süzüyor mavi atlasından. Ne aldanış! Bulutların rengi mavi-beyaz mıdır, kurşuni-külrengi mi yoksa? Gökyüzünü öpmek isterdim Ömür Hanım, gözlerimle değil dudaklarımla. Yoruldum bulutları kirpiklerimde taşımaktan. Delilik mi dedin? Kim bilir... Belki de yerde sürünmenin bir tepkisidir bu, ya da ne bileyim bilinçsiz bir aykırı olmak duygusu. Gökyüzü de olmak isteyebilirdim değil mi? Kim ne diyebilir ki? Kimseler görmedi Ömür Hanım, bu dünyadan ben geçtim. İçimde umudun kırk kilitli sandıkları, elimde bir avuç düş ölüsü yüreğim -içinde senin ve benim ağırlığım- benim olmayan bir garip gülümsemeyle yüzümde, incelik adına, ben geçtim... Yerini bulmamış bir içtenlik, yanılmış bir saygı ve bir hüzün eğrisi olarak ilişkilerin gergefinde, ördüm ömrümün dokusunu ilmek ilmek. Beni cam kırıklarıyla anımsasın insanlar, savrulan bir yaprak hüznü ve dağınıklığı ile... Yükümü yanlış bedestanlara çözdüm. Ezilmiş bir gül hüznü var yüreğimde. Saatlerce dayak yemiş bir sanığın çözülmesi içindeyim. Ürperiyorum. Bir at kestanesi durmadan yaprak döküyor yalnızlığın sokaklarında, örtüyor ömrümün ilk yazını. İçimde bir çocuk, yalın ayak koşuyor yaşlılığa doğru, binlerce kez yenilmiş umut ölülerini çiğneyerek. Sahi yaşlılık, derin bir iç çekiş, yanılmış bir çocukluk olmasın Ömür Hanım?  
Ankara, Güz/1983

Şükrü Erbaş


19 Ocak 2017 Perşembe

Bir Psikiyatristin Gizli Defteri

Özlem Ekici
 Daha önce bu tarz psikolojik kitaplar okumamıştım. Psikolojik kitaplara okuduğumdan etkilenip yazdığım kitabıma da yansıtırım diyerek genelde temkinli yaklaşıyorum. Tabi bu kitap benim yazdığım tarzdan farklı olması sebebiyle beni etkilemekten çok daha fazlasını yapıp ufkumu açtı. Konusu sandığımız gibi bir olay örgüsü çerçevesinde psikolojik durumlar ve çıkarımlar değil, bir psikiyatristin hayatı boyunca mesleğini icra ederken başına gelen en ilginç vakaların derlemesi. Bu yüzden içerisinde yer yer tıp ve psikoloji terimleri var. Dili ve anlatımı ağır ve anlamadığım terimlerle dolu diye bir yanılgıya düşmeden şunu da belirteyim ki Dr.Gary Small bizler için bu terimleri itinayla açıklamış.

  Bu kitabı birçok kitap kurdu gibi ben de ilk olarak arka kapak yazısını okuyarak almıştım. İşte bu kitabı almamı sağlayan arka kapak yazısı:

“Gerçek hikayeler kurgudan çok daha tuhaftır, Dr Gary Small bunu gayet iyi biliyor. Psikiyatriyle ve insan beyni üzerine çığır açıcı araştırmalarla geçen 30 yıl içinde Dr Small pek çok şey görmüş. Artık ofisinin kapılarını açmaya ve kariyerinin en gizemli, ilginç ve tuhaf hastalarını anlatmaya hazır.

   Bir Psikiyatristin Gizli Defteri doktorun en şaşırtıcı vakalarının etkileyici kayıtlarından oluşuyor. Bu kitap onu giderek gelişen mesleki yaşamına yapılan aydınlatıcı bir yolculuk. Kitabı okurken kendinizi bizi insan yapan şaşırtıcı tuhaflıklar üzerine düşünürken bulacaksınız.

  Sıkça komik, kimi zaman trajik ve daima etkileyici Dr Small, sizleri kariyeri boyunca Boston’un kalabalık acil servis koridorlarından başlayıp ülke elitlerinin multimilyon dolarlık kayak localarına dek uzanan bir geziye çıkarıyor. Bu gezi sırasından birbirinden tuhaf gerçek karakterleri anlatırken histerik körlükle, penisinin küçüldüğüne inanan bir adamla, gizli sürdürülen çifte hayatlarla ve ürkütücü derecede psikotik romantik arzularla başediyor. Akıl hocası hastası olduğunda ise kariyeri ve kişisel hayatı tam bir döngüyü tamamlayarak Small’un kimsenin zihinsel araştırmanın ötesinde olmadığını anlamasını sağlıyor; kendisinin bile…”

  Beni cezbetmesinin sebeplerinden biri de gerçek olaylar olmasıydı. Okuduktan sonra da vay be dedim sanırım. Hala çok ilginç bulduğum kısımlarını etrafımdakilerle paylaşıyorum. Su zehirlenmesi desem büyük ihtimalle birçoğumuz bunun suda vücudumuza zararlı bir bakteri veya virüs yüzünden olduğunu düşünürüz ama bunun sebebi vücudumuza yararlı bir mineralmiş. Bu ve buna benzer ilginç ve yer yer tuhaf olaylarla dolu bir kitap. Zaten arka kapak yazısında az da olsa bahsedilmiş olaylar ilgimi çekmeye yetmişti ama emin oldum ki içindekiler daha ilginç olaylardı. 

  Dikkat edersek yazar kısmında iki isim görüyoruz: Gary Small ve Gigi Vorgan. Dr. Small zaten bildiğimiz üzere olayları yaşayan psikiyatristimiz. Gigi Vorgan da Dr. Small’ın eşi. Yazma konusunda yetenekli olmasından dolayı kocasına yardım etmesiyle bu kitabı şu anda okuyabiliyoruz. Daha fazlasını zaten kitapta okuyacaksınız. Nasıl evlendiklerine ve nasıl tanıştıklarına yer verilmiş. Bu arada Gigi Vorgan da bizler gibi blogcu. J

  Elimde 2.baskısı olmasına rağmen 60.baskısı ve değişen rengiyle NTV yayınları aracılığıyla raflarda bulunabiliyor. Ben olabildiğince eski baskısını bulmaya çalışmıştım, genelde yaptığım bir şeydir bu. Her neyse lafı fazla uzatmadan okuduktan sonra dediğim tek söz şuydu: Zihin ne muhteşem bir tasarım harikasıdır. Gerçekten düşündüğümde birçok hastalığımın sebeplerini zihnimde olduğunu gördüm.

  Sözün kısası benim için rafımın en değerlilerinden oldu artık. İyi ki okudum dediğim ve gelecekte bir daha okuyacağım dediğim bir kitap daha oldu böylelikle.  Bu yazıyı kitabında başında da yer verilen bir Woody Allen sözüyle bitirelim.

“Ah şu modern psikanalistler yok mu! Dünyanın parasını alıyorlar insandan! Benim zamanımda beş Mark’a Freud’un kendisi tedavi ederdi sizi. On Mark’a hem tedavi eder hem de pantolonunuzu ütülerdi. On beş Mark’a Freud’un kendisini tedavi etmenize izin verirdi… ki buna istediğiniz iki çeşit sebze de dahil olurdu.” 

Özlem Ekici, Personal Blogger Templates | Blog aa

Levla'nın Not Defteri - Kişisel Blog | Bütün Hakları Saklıdır | Copyright © | 2016 - 2022