Yazılarım E-postana gelsin.

Yaz E-Postanı!
Lirikler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Lirikler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Eylül 2019 Cumartesi

Gidelim Mi Tezer? - Tezer Özlü'ye Bir Mektup

Özlem Ekici

"Gitmem gerek. Yeni resimler görmem gerek. Benimseyeceğim, içimdeki kıpırdanışları dolduracak bir resim bulana dek gitmem gerek."

Birkaç zamanı daha yok sayıp bu evrene küsmüş gibiyim. Yüzüm öylesine dumanlı ki neyi düşlesem o dumana karışıp gidiyor. İçimde bir yere dair mumlar yaktığımda söylediğim şarkıyı duyuyor musun Tezer? Hiçbir zaman bilemeyeceğim o soruyu sormaktan vazgeçtim ben, artık burada değilim. Ne bir baş edinebilecek kadar bilinçli varlığım ne de sonunu kutsayabilecek kadar manidar yok oluşum. Bir dar koridorda sürünüyorum. Her pencere kenarında ayağa kalkıp mutluluk pozları veriyorum ve her düşüşte başka bir maskeme yeniliyorum.

Bu gökyüzünde nasıl dayanabilirim ki? Yaşamın hem en ucunda hem de bu kadar ortasındayken gelmek veya gitmek, yaşamak veya ölmek, her şeyden önce gülümseyebilmek… Bütün bunlara nasıl dayanabilirim ki? Kendime biçilen tüm rolleri yıkıyorum ördüğüm duvarın tam kıyısına, gitmeliyim yine Tezer, gitmeliyiz. Gitmeliyim ki bu sokaktan, evden, şehirden, ülkeden... Özgürleşeyim. Yüreğime doldurduğum özgürlük kuşlarını masmavi gökyüzüme bırakayım.

“Kalıplardan kaçmak için gidiyorum. Gitmekten yılmayacağım. Kentlere gitmek, kocalara gitmek, geri dönmek, ülkelere gitmek, tımarhaneye gitmek, gene gitmek, gene gelmek, hiçbir şey yıldırmayacak beni. Yaşamı ‘gitmek’ olarak algılıyorum.”

Sen bu dünyadan geçtin, bizler ise hala gidip gelme çabaları içerisinde yaşam sürdüğümüz yalanına inanıp kendimizi kandırıyoruz. “Burası bizi öldürmek isteyenlerin yurdu.” Hiçbir yerde olmayı sevdin sen, hiç kimse olmayı sevdiğin kadar. Bazen karıştırıyorum seni Pavese ile, duysan sevinir miydin buna? Sevinsen dahi söylemezdin değil mi? Çünkü seni duyan yine sendin.

“Hiçbir yerliyim.” Demiştin. Aslında hiçbir yer ne bize ne de biz o yere ait olamadık. Kalıplardan kaçmak için gidelim yine, yılmadan, bıkmadan, usanmadan.

Gittin, geldin senelerce. Nice sokaklarda, nice şehirlerde, nice istasyonlarda, daha nice yerlerde durakladın. Her gidenle gitmek isterdim, senin gibi. Senden duyduklarımı yine sana anlatıyorum. Gidelim mi birlikte? Sonra tekrar yollara dönelim. Arkamızda kalanların hepsini bir köşede unutarak, arda kalanları ilk kez kalem tutan bir çocuk hevesiyle karalayalım mı? İyi giyinelim mi yine?

Olmak istediğimden bihaber, ne olduğumsa koca bir bulantı. Umursamayarak alır oldum her nefesi, onları her nefeste bir adım daha çektiğimi siler gibi. Böyle olmak beni yörünge dışında tutuyormuş doğru mu? Ne avuntu ama, yine de sen hala nedenini sorma. Ne de olsa herkes kendi duvarlarının gerisinde. Herkes kendi hikayesinin öznesi. Herkes bir başkası için diğeri.

“Ölüm düşüncesi izliyor beni. Gece gündüz kendimi öldürmeyi düşünüyorum. Bunun belli bir nedeni yok. Yaşansa da olur, yaşanmasa da. Bir kaygı yalnız. Beni, kendimi öldürmeye iten bir kaygı.”

Herkesin bir duvarı vardır mesela, ardında kendini güvende hissettiği. Kaçarken sığındığı, bulunmak istediğinde bir adım öne çıktığı. Yaşamın ve insanların verdiği tedirginlikle, korkularıyla birlikte arkasına sığındıkları o duvar onları ne kadar korur bilinmez. Belki de bu yüzden bazıları o duvarın ardına saklanmak yerine içine hapseder kendini. Ve her yere kendisiyle birlikte taşır duvarını da. Biz gibi değil mi Tezer?

Bir ışık yakıp karanlığa hakarete yeltenmeyeceğim Tezer. Işıklarını unutun. Sadece durup izleyelim. Benden kaçan hayallerimi yakalamalıyım ensesinden. Ardı arkası kesilmeyen telkinlere sağırlaşmalıyım. Sadece durup izlemeliyim. Beni benden alıkoyan her neyse bulup yok etmeliyim. Geriye kalanları çocuklara masal diye okuruz senle. Yazıp bağıralım, yollar edinelim kendimize. Yolları yıkalım, dönelim ve yollardan çıkalım. Kapılarımı kapattım Tezer. Kapılarımı yaratıyorum artık bak. Çiziyorum, boyuyorum. Bak nerelere varıyor gökyüzüm? Hangi zamanlara, hangi sonsuzluğa… Gidelim mi Tezer? Oralarda gülebilir miyiz dersin?

Levla'nın kaleminden Tezer Özlü'ye ithafen....


14 Nisan 2019 Pazar

Turnaya Sevda

Özlem Ekici

Kırgın bir akşamüstü gibiyim şimdi,
Göğümde yalnız kalmış bir turna uçuşuyor.
Bir yağmur önce,
Bir yağmur çiseliyor çehreme doğru.
Yüreğimde bir kelebek doğuyor,
Kafamın karışıklığına inat
Bembeyaz kanatlarıyla çırpınıyor içimde.
Ben diyor, ben!
Doğmak için yıllar bekledim.
Kanat çırpmak için günler saydım.

Oysaki sessiz bir çırpınıştı benimkisi
Uçmak, ölmek ve
Binlerce kanat çırpmak için
Geldim, doğdum, yaşıyorum.
Uçmalıyım, özgürce
Sevdanın yettiği tüm diyarlara.

Bir masal bitti diye yakılmaz tüm kağıtlar
Okunmaz olmaz tüm şiirler.
Yeni bir devir bu artık.
Yeni bir çağ bu sevdaya dair.
İşte devrim kanat ucumda,
Bitmeli ve başlamalı.

Umut getirdim kanatlar üstünde,
Bir turna yüreğinde saklı sevdam.
Doğ üstüme ey güneş!
Yine bitiyor bir gece
Ve sen, ve ben
Avuçlarımızda sıktığımız hayatı
Bırakıveriyoruz yükseklere.
Kalbimin göğünde turnalar uçuşurken
Sevdam çırpınıyor bir suskunlukta.






Özlem Ekici
14.04.2019
Ankara

27 Eylül 2017 Çarşamba

ZAYIF KARNIM

Özlem Ekici

  Zayıf karnın nedir? Benimki ciddi bir insan oluşum. Çocukken aile büyüklerime bir şey sorduğumda ve onlar beni kinayeyle yanıtladığında ben o inceyi sezemez, gerçek zanneder, o gerçeğimle de uzun yıllar geçirebilirdim. O yüzden adım saf'a çıkmıştı. Gerçeği kahkahalarla yüzüme fırlattıklarındaysa neden zıttın kastedilerek yanıtlandığımı kavrayamazdım.
  Hayal gücüm bukle bukledir. Kıvrıldıkça yeni bir dalgaya saparım; fakat o güç benim kendi alemimdir. Orada bu dünyadan kimse olmaz. Bu dünyaya döndüğümde de aksine düzleşirim. Genellikle bana çarparlar. Ya ben kırılırım ya onlar.
  Hayalci tarafım dalgın ve kırılgandır. Gerçekçi tarafım ciddi ve mesafeli. O ikincisini sosyal maske olarak da kullanırım.
  O birkaç alay bende bir şeyleri yerinden oynattı. Her şeyden şüphe etmeye, hiçbir şeyden tatmin olmamaya başladım. Sıradan birisi buna “memnuniyetsizlik” teşhisi koyabilir. Aksine bu, şüphenin açtığı yolu merakla pekiştirmenin alametidir. Daha açık bir izahla, farz edin ki bir şeyi arıyorsunuz ve neyi aradığınızı bilmiyorsunuz. Önceleri “aramam mı gerekiyor aramamam mı?” olan şüphe, yerini “aramıyorsam aramıyorumdur. ama arıyorsam neyi arıyorumdur?” merakına devreder. Ve o büyük cevabı alana değin tatmin, beklenmemesi gereken bir Godot'dur.
  Böyle oluşmadım; ama böyle şekillendim. Bana göre her şey bir mesele, üzerine düşünülmesi, konuşulması gereken düğüm halini aldı. Kafamdakilerle yaşar dururken kolayca gülemiyorum. Boş veremiyorum. Vakit öldüremiyorum. Uyuyamıyorum, ötesi mi var?
Mutsuz, kaygılı, hüzünlü… değilim.
Ciddiyim ben. En yaygın duygum bu.
Nasılsın? Ciddiyim. 
“Dokunacağım bu dünyaya” ciddisi.
İki halimin sentezi bu oluyor işte.
Öyle de manyak.

11 Temmuz 2017 Salı

SABAHLARIN BİR ANLAMI OLSUN

Özlem Ekici

Vega ne demiş arkadaşlar:
 “Bu sabahların bir anlamı olmalı.”
Olmalı bir şeyler artık. Bulunduğumuz noktadan bir adım öteye gidemeyecek duruma geldik. Kaldı ki bu kötü durumdan kurtulmak için beklemek dışında hiçbir uğraş vermiyoruz. Kimse çabalamadan bir başarıya ulaşmaz. Başarı deyişimde bir problem yok. Yok çünkü zor bir durum ve kolay aşılamayacak bir dağ gibi. Tırmanmaya çalıştıkça gücünüz tükeniyor, ilerledikçe “dağın öteki yüzü”nü görmeye başlıyorsunuz. Gerilediğinizi hissediyorsunuz belki fakat öyle bir şey yok. Her çabalayış size bir şey katar ve sizi asla geriye atmaz.

Biliyorum, geceleri uyumak çok zor geliyor. Düşünmekten beyninizin yandığını da hissediyorsunuzdur muhtemelen. Uyumak istiyorsunuz, uyuyamıyorsunuz. Hadi uyudunuz, rüyalarınız var. Kimse rüyasını hatırlamazken siz sırf o var diye her detayı hatırlıyor oluyorsunuz. Hemen herkese anlattığınızdan da unutamıyorsunuz. Çok değerli geliyor o rüyalar. Rüyanızda, sarılmışsınız. Uyanıyorsunuz, hala o sarılışı hissediyorsunuz. Fakat sonra dank ediyor,  “GERÇEK DEĞİL!”
Gerçek olmayan şeyler, umutlar… Yakıyor değil mi?
Oralardan “Yanılıyorsun, umutlar çok mutlu ediyor.” sesleri duyuyorum. Arkadaşlar bir zaman sonra öyle güzel anlıyorsunuz ki umutlar kısa süreli mutluluklar. Zaman akıp gidiyor ve siz umut ettiğiniz ile kalıyorsunuz. E hani, n'oldu?
Hayal etmek, biliyorum arkadaşlar çok güzel. Bulutlara çıkmak gibi bir şey. Ve ben de çok hayal kuruyorum. Kurun, kurmayın diyemem. Bu hayatınızdan çok büyük bir mutluluğu çalmak olur. Ama diyeceğim şu ki ne olmayacak duaya amin deyin ne de kendinizi kaptırın.
Hayal olduğunu bilerek hayal etmek. İşte bunu öğrendiğiniz zaman çok büyüyorsunuz. Bir de kapınıza gelen, çok sevdiğiniz insanı artık kabul etmemek gerektiğini öğrenebildiğiniz zaman. Bana çok büyümüş olduğumu söylüyorlar, yazdıklarım öyleymiş. Ben hâlâ o, kapıma geldiği zaman “Hayır.” diyemiyorum. Demem gerektiğinin farkındayım, belki de bu büyümektir, bilemiyorum. Yahut vazgeçmenize rağmen gizliden gizliye ona olan sevginizi kalbinizin bir köşesinde saklamak, kimseler bilmeden, sizin bile haberiniz olmadan saklamak. Ne dersiniz bu mudur büyümek?
Büyümek lafı akrabalarımızdan duyduğumuz “Ayy, maşallah koca kız/adam olmuşsun.” cümlesiyle sınırlı kalabilse keşke. Daha 17’ime bile girmeden böyle satırlar yazıyorum. Bazen diyorum ki şu an hiçbir şeyin farkında olmayanlar gibi olsam ama hayat bana öyle şeyler dayatmış ki her şeyin ziyadesiyle farkındayım. Belki de böyle daha doğrudur. Daha çok farkında olmak, daha çok düşmek ve bununla beraber gelen daha çok şey öğrenmek.  Kan revan olmak ama ardından yaşamı öğrenmek. Hem de yapayalnız. Zaten ne olduysa, yalnızken olmuştur. Böyle demişken çok sevdiğim bir dizi olan Yedi Güzel Adam dizisinden bir alıntı yapayım, sözü de çok sevmiştim: “Hayat en çok yalnızken yakalar kendi içinize olan o mûnis yolculuğunuzu."
Yedi Güzel Adam izleyin.
Yağmuru, bulutları sevin.
Ben gibi yanınızdaki gittiğinde anlamayın bazı şeyleri.
Ve hep dediğim gibi, sevebildiğiniz kadar sevin, çok sevip acı çektiğiniz günleri geri isteyeceksiniz kalbinizi hissetmediğiniz zaman.
Hoş kalın.

9 Haziran 2017 Cuma

Levlamsı Lirikler - Eskilerden Bir Demet

Özlem Ekici
 Bana ve benden içeriye sitemim;

  İki insan düşünün. Birbirlerine bir o kadar yakınken, bir o kadar da uzaklar. İsteseler birbirlerinin sesini duyabilirler. Ama birinin yüreği o kadar uzaklaşmış ki, ne kadar bağırsa da diğeri, duyuramıyor seni. Sesini duyuramayan benim işte. Her defasında, her bağırışta sesini duyuramayan benim. Bilmiyorum… İnsan ağzı kımıldamadan bağıramaz mı? Gözleriyle, yüreğiyle, düşünceleriyle. Denedim dostlarım. Denedim fakat duyuramadım sesimi. Duyuramadım feryad-ı figanlarımı. İçimin titreyişleri sesime yansıdı da yine de anlamadılar beni. Çünkü bazı şeyleri dil ile beyan etmek gerekmiş. Çünkü anladım ki karşımdaki bakıştan anlamıyormuş. Gerçi yüzüne bile bakmayan insana neyi nasıl anlatacaksın ki. Dönüp de anlatabileceğin bir Allah'ın var. Başka kimse anlamaz seni. 

  Sen şair bey, kalemi tutan sen iyi oku yazdıklarını şimdi. Sen korkağın tekisin. Ödlek herif! Ağzını açıp niye sevmedin diyemedin. Gözlerinin içine baka baka çatamadın kaşlarını. “Ben deneme tahtası mıyım?” diyemedin. “ Madem sevmiyordun o zaman niye yalan söyledin, kendi yalanlarına başkalarını da alet ettin.” diyemedin. Evet ağlak herif diyemedin hiçbir şey. Haklı olduğun halde ağzını açıp tek kelime edemedin. Canının yanması hoşuna mı gidiyor? dediler. “Evet.” dedin. “ Yaktığın kadar yanarsın merak etme.” diyemedin. Düşman gibi baktılar, aşık gibi baktın. “ İki gün önce gülerken şimdi derdin neydi de öldürdün bütün gülüşlerimizi.” diyemedin. İnsanlar ne ara bu kadar yalancı oldular. Bakışları, sözleri, özleri, sevgileri her şeyleri yalan olmuş. Sen şair bey, çıkıp “ Yalancısınız lan!” diye bağıramadın. Sustun hep. İçinde bağırdın ama onu da kimse duymadı zaten. İyi dinle kendini şair bey. Kendine kıydığın kadar kıymadın kimselere. Biraz sevdiğinden kıyamadın, biraz da zaten anlamayacaklar dedin içinden. Çünkü biliyorsun ki hissettiğin şeyleri söyleyemiyorsun hiçbir zaman. Açıyorsun Neşet Baba'yı, diyemediğin ne varsa o söylüyor senin yerine. Bakılmaz o gözden dökülen yaşa, bakmadılar. Neler geldi garip başa, hepsini yalnız sen yaşadın. Hasret kaldın bilmediğin bütün hislere. Bütün hislerini elinden aldılar, “ Durun ne yapıyorsunuz? ” diyemedin. Şimdi söyleyemediğim ne varsa bil artık benden içre olan; Yüreğin uzaksa bana, daha da gelmesin. Gelirse yok olur. Sesimi duymuyorsan daha da duyma, duyarsan sağır olursun. Doğrularınla dahi gelme artık, doğrularında yalan olmuş. Bakmıyorsan yüzüme bir daha hiç bakma, öyle bir çatarım ki kaşlarımı ömür boyu unutamazsın. Sevda dediğin şeyi oyuncak etmişsin ya, kır o oyuncağı. Çocuğuna kalmasın ki, yalancı nesil etmesin devam. Kırma sırası bende artık. Kalemim yüreğimin çekicidir, vesselam…
 

****************

  Bazen dertlerimi tanımadığım kişilere daha çok anlatırım. Sanki o tanımadığım kişiler derdin birazını almış da zaten bir daha dönmeyeceği için hafiflemişim gibi. Ama hafiflemiyor...

****************

 Çünkü o şiirleri doğuran yalnızlık şairleri öldürür. 


****************

 Birçok şiir yazılmıştır çay üzerine. Biz de şiir gibi insanların bizden gitmesi şerefine demleniriz. Fakat çay gibi bekledikçe soğuyor, bekledikçe acılaşıyoruz biz de. Bulutlara yüklediğim umut ve hüzünler ıslatmadan sokakları gelmeyeceksin değil mi yâr?

****************

Sana zaafım incinmiş bir karanfilden hallice şimdi.

Devam edecek, hadi eyvallah.

24 Nisan 2017 Pazartesi

ÇİMENLERİ SEVERDİ

Özlem Ekici


  Dışarıdan bakıldığında kırklarında birinin bedenini değil de gezegenin yakınından geçmiş kuyruklu yıldızın bıraktığı kadar hasarı olan bir bedeni vardı. Hafif kırçıl saçlı, yıllardır uzamayan sakalı, aksak sağ ayağı, balkon denilemeyecek kadar küçük ama göbeksiz denilemeyecek kadar da ayva etli, gülümsemesinden sonra insanın aklından çıkmayan, eskilerin tabiri ile fazlasıyla babacan biri ama bir o kadar de deli bir insandı. Adı Ömür, bir dertsiz adamdı.

  “Neden yaşlanmıyorsun?” desen, “Her minibüse bindiğimde cebimde tam para tutuyorum, stres yok” derdi. Hiç minibüse binmezdi. Sen ben kadar fakirdi. Tek geçim kaynağı bir Hristiyan mezarlığının çimenleriydi. Ömrünü yeşile adamış, ölümü senden benden önce görmüş ve dersini almış biri sanırdın. Bazen anlatmaya başlardı.

  “Bir gece canım sıkıldı gittim mezarlığa. Belki dedim beni özleyen olmuştur. Daha bir gece önce gelen bir çocuk vardı. Adını hatırlamam ama ağlamasını unutamam. Yanında kız arkadaşıyla gelmişti ama babasıyla dalga geçercesine konuşuyordu.” Eğlence olarak anlattıkları acıydı.

  Ayağını sorsan boğanın altında kaldığını, otobüs çarptığını, Taksim’de bıçaklandığını, doğuştan olduğunu, eski karısı yüzünden bacanağının arkadaşları ile olan kavgada olduğunu filan anlatırdı. Kimse hiçbir zaman ayağının neden aksak olduğunu bilemedi. Arada bir söyledi ama biz anlamadık belki de!

  Bir gece birlikte yürürken konuştuk dertleştik yine. Ertesi gün mezarlığa gittim. Yoktu. Ömür amcanın çimenleri boştu. Evinin önüne yürüdüm, polis kaynıyordu. Ambulans gelip, bedenini alana kadar izledim onu. Her an kalkacak gibiydi.

  Öğlen gibi hastaneden karakola döndüğünde, onları gördüm. Üstleri çamur içinde, nezarethanede tost yiyorlardı. Ne oldukları ve ne olacakları belliydi. Ama ne kadar hasar verdiklerini asla anlayamayacaklardı. Ömür amcayı öldürmenin ne yararı dokunmuştu ki onlara?

  Hristiyan olduğunu yarım-yamalak ingilizcem ile konuşabildiğim kardeşinden öğrendim. En sevdiğim giysileri kendim ütüledim, ölü bedenine makyaj yapılırken izledim. Biz üç-beş neye inandığı belli olmayan insanın katılımı ile gerçekleşen cenazesini, yıllar önce yaşamış sevdalısının yanına gömerlerken anladım birçok şeyi. Çok sevdiği çimenlerin altına yatırılırken tek düşündüğüm bundan sonra Ömür amcayı soranlara anlatacağım dünyada kavuşamadığı sevgilisine olan vefa öyküsü olacaktı. Çimenleri hep yeşil kaldı Ömür amcanın, tıpkı sevdiği gibi. 

17 Mart 2017 Cuma

Levla'ya Göre Yazar

Özlem Ekici
 Yazar olmak dünyayı değiştirmek ve bu yeni dünyanın kapılarını aralamaktır diyebiliriz kısaca...
  Ne yazacağımı kara kara düşünürken aklıma gelen ilk cümleleri sarf etmek daha cazip geldi bir an için. Ne olursa yani öyle gelişigüzel bir şekilde… Belki bir şiir ya da bir özdeyiş, ya da bir öykü… Derken aklıma yazarlık neydi sorusu takıldı.  Yani ne içeriyordu ve hangi değerlere sahipti sorusu? Çünkü yazarlık denilen süreç sancılı bir seçimdi ve fazlasıyla acı doluydu. Ve beni meşgul eden de buydu sanırım. Yazar olmanın değerleri… İsterseniz sayalım.
O öncü olandı.
O farklı olandı.
O taşıdığı kaygıyla ve düşüncelerle kutsal olmalıydı.
Unutmayalım ki kutsallık sadece tanrıdan gelmez, üstlenilen görevler ve buna inançtan gelir, bunun uğruna feda edilenlerden gelir.

Yazar hayatı yeni baştan yorumlayandı.
Yazar sürekli düşünen, düşüncenin potasında erittikleriyle hayatı yeniden kurgulayandı. Yaratıcıydı, bu yönüyle sanatçıydı.
İktidarla sürekli başı dertte olandı, aykırıydı, farklıydı.
Kavgacıydı, bu onun uzlaşmaz kişiliğiyle bütünleşmişti.
Mükemmeliyetçiydi, insanüstü bir çabayla bunu toplumsal-siyasal-kültürel hayatta sürekli zorlayandı.
Susmayan bir bilinçaltına sahipti ve unutkanlık onu öldürürdü, bunu da zihninin bir tarafına kazımıştı.
Bir çocuk edasıyla ve saflığıyla heyecanlı bir halde geleceği bekleyendi.
Umut taşıyan bir çift gözdü.
Fazlasıyla yalnız olandı bu dünyada.
Fazlasıyla samimi ve fazlasıyla kendi topraklarına ait olandı.
Bu özellikler artırılabilir ama kesinlikle değiştirilemez. Çünkü yazar olmak ilk önce insan olmaktı. Ve bu değerler aslında yazar değil insanı tarif etmekteydi.

Kısacası yazar olmanın zor yanı gerçekten insan olarak kalmanın ta kendisiydi. 

  Her eline kalemi alıp yazana da yazar demek elbette ki Tolstoy'a, Dostoyevski'ye hakaret olabilir niteliktedir ancak onlar gibi olduğumuzda ve bu kriterler çevresinde yaşadığımızda birer yazar olabiliriz. Yazar olmak insan olmak olduğu kadar daha birçok etmeni de içinde bulunduruyor mesela;
 Her yazarın kendine ait bir dili ve uslübu vardır, bunlar çerçevesinde çağını veya çevresini aktarır satırlarında. 
 Yazar olmak için çok okumak veya çok yazmak gerekmeyebilir kimileri için ancak akıcı bir dil ve özgün bir tarz mutlaka gerekir.
  Okuduğumuz bir yazı boş bir içerikse bunu kaleme alana yazar demek ne kadar doğrudur?

İşte tüm bu noktalar çevresinde yazar oluruz, olunur. 

 Eğer bir yazarsanız öncelikle insan olmalı ardından da gerçek bir yazar olma kriterlerini barındırmalısınız. Aksi takdirde Tolstoy'a veya Dostoyevski'ye veya bildiğiniz diğer yazarlara haksızlık etmiş oluyoruz. 

1 Ocak 2017 Pazar

Oyuncağımı Benden Almayın!

Özlem Ekici

   Toprağını kaybetmiş bir dünya, yeşilliği solup gitmiş bir orman, yıldızları sönmüş bir gökyüzü... Tüm bunların bir farkı var mıydı oyuncağını kaybetmiş bir çocuktan?
Ve 'mutluyum' dedim geceye.
'Ben mutluyum. Bu sefer mutluluğumu benden alamazsın.'
Oysa karanlığın varlığı bile yeterliydi beni almak için. Hayallerimin bekçileri, karanlığın bir üfleyişiyle uçuvermişlerdi benden uzağa. Çünkü anlamsızdım. Çünkü gülümsemelerim bile anlamsızdı. Tüm mutluluğum plastik birer oyuncak gibiydi ufak bir çocuğun ellerinde. Ve ben o ufak çocuktum işte. Dokunulmaktan bile ürken, her gülümseyişi nedensiz kılabilen, ağlayan, içten içe haykıran ufak bir çocuk.

     Korkuyordu bu çocuk. Ölümden değil de yaşamın ta kendisinden korkuyordu. Sahip olamadıklarına asla sahip olamayacağından değil, sahip olduklarını kaybedebileceğinden korkuyordu. Ve dışından aptalca bir gülümseme takınırken içinden somurtuyordu sonsuzluğa. Tıpkı zaaflarından sıyrılmayı başaramamış bir oyuncu gibi boynu bükük iniyordu sahneden aşağı. Hayallerini kaybediyordu bu çocuk. İçten içe umudu yok olurken ağlıyordu. Oysa kimse duymuyordu onu. Çünkü herkes o sahte gülümseyişe kanıyordu. Çünkü herkes gözlerini kapıyordu gerçeğe. Çünkü kimse görmek istemiyordu gözlerindeki o bakışı, o anlamsızlığı...

     Toprağını kaybetmiş bir dünya, yeşilliği solup gitmiş bir orman, yıldızları sönmüş bir gökyüzü... Tüm bunların bir farkı var mıydı oyuncağını kaybetmiş bir çocuktan? Hayır, hiç sanmıyorum. Gerçek oyuncağın yerini alamaz asla sahte, plastik bir oyuncak... Bir gülümseyiş asla saklayamaz gözyaşlarını. Ama yine de görmek istemeyenler göremez; sahtekarı ayıramaz gerçeğinden. Ve bilmek istemeyenler duyamazlar asla gerçeği.

     Ne yazık ki bilmek istemeyenler çevrelemiş bu çocuğu. Ne yazık ki sağır ve dilsiz olduğunu fark edemeyenler manipule etmiş onu. Ve çocuk en sonunda anlamış, gerçeği bilmiş, gerçeği duymuş. Ve çocuk anlamış kimsenin onu dinlemeyeceğini. Ve dinleyen olmadıkça asla kurtarılamayacağını fark etmiş. Gözlerini kapatmış hayata. Geride bir damla gözyaşıyla... Kulaklarını tıkamış insana... Ardında kesik bir çığlıkla...

     'Hoşçakal gece' demiş yalnızca.
     Hoşçakal bilemeyenlerin dünyası!
     Elveda sana!
     Elveda çığlıklarımın sonsuz yankısı!!


Ufacık Bir Not: Bizi Facebook üzerinden takip edebilirsiniz...


İçime Sustuklarım

Özlem Ekici

   Anlaşılabilmek bu kadar kolay olsaydı, bu "öfke, hüzün ve acı" cümleleri kurulabilir miydi? Bunca şarkının her bir notasına, tek bir harfine onlarca anlam yüklenir miydi? Bu hep sürecek; gece kendi gölgenize kusacak, sabah yerlerden kırık-dökük kelimeleri toplayıp bir sonraki gece için yama yapacaksınız. Ve bunları, tüm o kusmukları, -sıçradığı kadarını-, yalnızca buradakiler bilecek. Ve büyük ihtimal, buradakilerin çoğunluğu da algılayamayacak, anlayamayacak. Kimse anlayamaz zaten; yaşayan, hisseden bile tam anlayamıyor ve tam anlatamıyorken... Ama yine de, iyi ki kağıt -kalem-klavye; kahve-sigara var; hayali dostlar gibi... Şu da var ki; kırık-dökük de olsa, yamalı da olsa, kıyısından-köşesinden geçiyor da olsa -zihindeki o yanık hislerin- dökebilmek de ne büyük rahatlık; her şeyi gören, bilen, anlayan ama anlatamayan kekeme çocuk gibi çırpınanlar da var -sessizliğe gömülen-… İç sesini her nasıl olursa olsun harf harf kelimelere, cümlelere yama yapabilenlere gıpta edenlerden olmak da vardı -ben gibi-… Kendine sayıp-sövmek bunun adı, sonu da yok. Çünkü hiç kimse bilmeyecek, anlamayacak; siz de "belki" diye diye habire kusacaksınız...
Ya da, bir seçenek daha var; susacaksınız; sonsuza kadar...

   "Düz bir yolda yürüyor olsaydın, tüm ilerleme isteğine rağmen hala gerisin geriye gitseydin, o zaman bu çaresiz bir durum olurdu; ama sen dik, senin de aşağıdan gördüğün gibi dik bir yamacı tırmandığına göre, adımlarının geriye doğru kayması, bulunduğun yerin durumundan ileri gelebilir, o zaman da umutsuzluğa kapılmana gerek yoktur."
-Franz Kafka       

    Gecede yağmur, ve bir ben sokaklarda… Her köşe başında bir şarkı geçiyor içimden. Boyumu aşan cümleler kuruyorum bazen. Sanmayın, çok uzun falan da değilim hani ne kısa ne uzun. İkisinin arası, ortası. Geceye düşen bir yağmur damlası nasıl mahzun, nasıl suskun, nasıl yalnız eriyip gidiyorsa; öyle sessiz, öyle ıssız, öyle biçare kaldığım gecelerde döküyorum cümleleri. Oysa sessizlikte buluşur duygular ve tamamlar birbirini en saf, en gerçek haliyle... Sessizlik, kelimelerin yokluğu değildi bu yüzden; anlamların buluştuğu, o huzur denilen bilinmezlikti… En derin sevilerin en yüce hali...

    "..ve susmada bile sözler, yalvarmalar vardır..."
 -Montaigne                                                                                

Velhasıl söylenememiş her söz şiirlerde birikiyor.

İçine susan insanlarla doluydu sokaklar,
İçine susayana acı gelir adımlar.
Ve bir kuş,
Terk edilmiş bir evin,
Kırık penceresinden girip,
Savrulmuş bir defterin üzerine,
Etraftan bulduğu çer çöplerle,
Yavruları için yuva yapar.
Defterin üzerindeyse;
"İçime sustuklarım" yazar.





9 Aralık 2016 Cuma

İz Vardı

Özlem Ekici


İz vardı.
Olur ya dudaklarında insanın...
Veya yağan karlı bir günün ardından atılan bir adım.
Daha iyisi mi?
Sabah kalktığında kalan yüzün yastıkta.
Ama bilirsiniz buğulu bir cama yazı yazmayı,
Yırtılan bir kitabın sayfasını,
Dalda konmuş bir kuşun aniden uçmasını...
Hele de çorabınızı çıkartırsınız parmaklarınız kalır.
Topuklarınız kalır.
İllaki kalır bir şeyler.
Ben de böyleyim.
Dudaklarımda kalmışlık,
Yağan yağmurun zifte bıraktığı renk gibi,
Uzun süre takılı kalan gözlük gibi,
En güzellerinden biri ise dokunulan o çiçeklerin kalmışlığı gibi derim.
Oturduğum yerlere kendimi bıraktığım,
Zannedilen aksine hiç gitmediğim,
Belki dursam sanacağım dediğim...
Ama en güzeli mi,
Dudaklarım da parmaklarının kokusunu bıraktığı gibi derdim.
Kahverengi parmakları,
Dutlu budaklı dudakları,
Hayatıyla sevabıyla anları,
Ve olur ya insanın dudaklarında...
İşte anladığım tek şey
İz vardı.



2 Aralık 2016 Cuma

ÖZGÜRÜZ(?)

Özlem Ekici


William Wallace soruyor, "Özgürlüğünüz olmazsa ne yaparsınız?"
Siz ne yapıyorsunuz?
Özgürce kölelik… Kölelik hakkımızı kullanıyoruz… Bu yazıyı okuyorsunuz ve bu yazı bilgisayarınızın içinde. Ayaklarınız yıllardır toprağa değmedi. Yağmurdan kaçıyorsunuz çünkü hasta olmaktan korkuyorsunuz. Hasta olursanız işe gidemez, borçlarınızı ödeyemezsiniz. Okula gidemezsiniz,eğitiminiz yarım kalır, ki bu kötü bir gelecek demektir değil mi?
"Ben özgürüm!" diyebiliyor musunuz?
Özgür değilsiniz. Sadece zincirleriniz uzun.
Bu sizin hatanız. Atalarınızın yolundan gitmeyi reddettiniz ve, "Bizler modern insanlarız!" dediniz. Ama bu köleliğiniz daha az yağmur yağmasına, buzulların erimesine, gezegenimizin ikliminin bozulmasına, araçlarınız için petrol savaşları çıkmasına ve daha binlerce olumsuz şeye neden oldu, olacak.
Özgür değilsiniz!
Borçlarınızla kölelleştirildiniz. Yağmur yağmıyor artık. Yağsa bile felaketlere neden olacak kadar şiddetli yağıyor. Artık rahatlayabilirsiniz. Cep telefonlarınızla, msninizle vs. konuşmaya, marketleri adeta soymaya devam edebilirsiniz artık.
Özgür değilsiniz!
Özgür olmak bedel ödemeyi gerektirir çünkü!
Özgür olsanız sudan çıkmış balığa dönersiniz!
Özgür değilsiniz!
Yaşamlarınıza kölesiniz!
Yaşlanmadan ve pişmanlığınız anlamsızlaşmadan modern hayatın kıçına tekmeyi basın!
Eğer evinizdeki televizyonu paramparça edemiyorsanız en azından uzak durun ondan, izlemeyin. İnternetinizi, cep telefonlarınızı, hormonlu meyvelerinizi, kimyasal boyalarla şirinleştirilmiş market ürünlerinizi terk edin.
Özgürlük kurtlu elma yemektir bu yüzyılda…
Özgür değilsiniz!
Dört mevsim kıpkırmızı, sulu yani hormonlu elmalar yediğiniz sürece de köle kalacaksınız!
Şirketlere köle, devletlere, insan eliyle yapılma kanunlara…
Geçen akşam bir Kemal Sunal filmi vardı. "Deli Deli Küpeli"  filmi, hani akıl hastanesinden kaçan 2 kişi bir kasabaya geliyor ve Kemal Sunal’ın oynadığı karakter bir şekilde belediye başkanı oluyor ve bir sahnede diyor ki, "Eğer kanunlar vatandaşın acı çekmesine neden oluyorsa o kanunu kaldırıyorum!"
Özgürlük cebinizde para olunca yaşadığınız şey değildir. Sizi ve beni böyle kandırdılar.
İlk insanlar avdan elleri boş dönünce avı iyi gitmiş diğerleri avlarını onlarla paylaşırdı.
Biz modern insanlar kilit üzerine kilit vuruyoruz evlerimizin kapılarına…
Özgür değilsiniz!
Kurtlu elmaya dönün.
Yaşam kurtlu elmalarda.
Yaşam birazı çürük görünen sebzelerde, yaşam üzerinize yağmur yağarken göğe bakıp şükretmekte…
Kurtlu elmaya dönün!
Gerçek insanlara dönün!
Gerçek insanlar olun!
Yüzünüzü doğaya dönün!
Kurtlu elmalarla barışın!
Makyaj yapmayan kadınlara aşık olun!
Gerçek erkeklere aşık olun!
Bebek gülüşlerine iman edin!
Vantilatörlerle değil kelebek kanatlarıyla serinleyin!
Tutkunuzla ısının!
Gerçek insan olmayı hatırlayın!
O yani gerçek insan içinizde bir yerde… O ölmedi,onun ruhunu değil bizzat kendini çağırabilirsiniz!
Size gelecektir!
Özgürlük son model bir arabayla hız yapmak değildir!
Özgürlük çamurlu ayaklardır!
Özgürlük dağınık saçlardır!
Özgürlük ter kokmaktır!
Özgürlük domatesi kendi bahçenizde yetiştirmektir!
Modern hayatın kıçına tekmeyi basın!
Özgürlük kurtlu elmalardadır!

Kurtlu elmalara dönün!


SAHİP OLDUKLARIN SONUNDA SANA SAHİP OLUR!


Ufacık Bir Not: Bizi Facebook üzerinden takip edebilirsiniz...

20 Kasım 2016 Pazar

Velhasıl Büyüdük

Özlem Ekici


  Büyüdük. 
      
  Her şey bozulmaya başladı. Bunu biz istemedik ama nedense bir yere çekildik, sürüklendik. 

  Büyüdük. O duvarlarda top oynayamamaya başladık. Koştururduk, en çok da terlerdik. Ama terli terli su içmeyi iyi bilirdik. Sitede büyüdüysek, apartmanlar arasında koşturduk. Sokaklarda büyüdüysek, caddelerde koşturmayı bildik. Her neresi olursa olsun, iyi koşturduk.

  O zamanlar küçüktük. Minik aşklarımız oldu. Onlara kendimizi ispatlamaya çalıştık. Gol attık, döndük baktık, gülüyor mu diye. Yakar top oynadık, ona havadan top attık, canı hiç bir zaman bitmesin diye. Canına can katmaya çalıştık. 

  Bazen fark ettiler, bazen etmediler. Biz elimizden geleni yaptık. Abilerimiz vardı hep, onlarla oynamaya çalıştık, maç yapabilmek için top aldık, sırf bizi de oynatsınlar diye. Çünkü onlar bizleri korudu. 

  O kadar çok koşturuyorduk ki, yorulduğumuz zaman, gidip birinci kattaki teyzelerden su isteyebiliyorduk. Çünkü biz öyle büyüdük. Büyüdük. 

  Korkarak büyüdük, top oynarken, caddelerde oynuyorduk. Topa sert vurduğumuz zaman etrafa iki-üç kere bakardık, topun nereye gittiğine değil, kaç tane araba gelebilir diye baktık. Ezilmekten her gün korktuk. Ama çok güzeldi, bize dikkatli olmayı öğretti.

  Eğer elindekine sert vurursan ve kontrol dışına çıkmasına izin verirsen, yakalayabilmen için çok uğraşman, yol gitmeyi ve ezilmekten korkmayı öğretti. 

  Küçüktük. 

  Bilemedik birçok şeyi, bilemediğimiz zaman büyüklerimize sorduk, mahalledeki ablamıza abimize sorduk, onlarda bilmiyorsa anne babalarımıza sorduk. Onlarda bilmiyorsa, asıl olay bize düşmüştü, açın kitapları, açın bacaklarınızı koşma zamanı çocuklar… 

  Artık öyle şeyler yok. Ne birinci kattaki teyzelerden su isteyebiliyoruz, ne de sokaklarda top oynayabiliyoruz. Büyük siteler de yaptılar, etrafını çitlerle ördüler, kimse çıkmasın, kimse girmesin, girmesin diye bekçiler yerleştirdiler sitelerin başlarına. Onlardan sorulur oldu her şey. Ben sevmedim bu işi. Kimse sevmedi. Anne babalar sevdi belki ama inanın ki ilerde sevmeyecekler. 

  Çocuklar kısıtlandı, evde eğitim gördüler. Ellerine verdiler telefonları, tabletleri, bir iki tuşa basarak öğrendiler. Ne kokladılar o tozlu kitap sayfalarını ne de raflara tırmandılar, boyunun yetemediği yerlerdeki kitapları okumak için. Kütüphane sessizliğinde oturamadılar, o sessizliğin içinde gerginleşemediler. Ama eminim çok arayacaklar, hem de çok. 

  İlk aşklar kalmadı, her şey teknolojiyle ölçülüyor, paranın değerine bakıyor. Eskiden öyle değildi, sende bir varsa yarısını yanındakine verirdin. İlk aşkın varsa hele, hepsini ona verirdin, şimdiyse herkes birbirinden kaçırıyor. Kalmadı ilk aşklar. Şimdi insanlar zıplayan toplar gibiler, nereye çarparsa o tarafa gidiyor. 

  Eğer küçükken, güzel arkadaşlıklar biriktirebildiyseniz, hala küçük kalmışsınız demektir ve bu en güzelidir. 

  O duvarlarda artık top oynanmıyor, çünkü o duvarları yıktılar. 

  Çünkü; büyüdük. 




Artık Facebook üzerinden de takip edebilirsiniz: buyrun buradan



15 Ekim 2016 Cumartesi

Ne Yazık Ki!

Özlem Ekici

   Yalnız başlarız bu hayata. Belki böyle gözükmez ancak her daim öyledir. 

   Her başladığımız işte yalnızızdır. Arkadaş, dost, bizi anlayan birilerini isteriz çevremizde. Bu kişileri bulabilsek bile her zaman gidebileceklerini düşünmemizden ötürü, daha kalıcı olanını hayal etmeye başlarız. Onu bir karaktere yerleştiririz ve bıkmadan usanmadan değiştiririz. Yeni birilerini görürüz ekleriz, bizi üzün birilerini görürüz eksiltiriz. Ne de olsa hayal ürünümüzden başka bir şey değil. Ne yazık ki, o hayal ettiklerimiz hiç bir zaman yanımızda olmayacak.

  Gülmekten karnınızın ağrımasını dilediğiniz anlar gelir, bazen ise yanağınız kırıştığı anda kollarına almasını istediğiniz anlar gelir. 

Ne yazık ki bunlar da olacak!

   Duvarlarımızı, yürüdüğümüz yollarda şeritler misali çizdiğimiz hayalimiz; ne derseniz deyin “hayat arkadaşınız” olacaktır.

  Bir şekilde tanışmış olacaksınız. Otobüste, üniversitede, taksiden indiğiniz çarpışarak, denizde boğulduğunuza gülecek belki de, en iyisiyle gülüşüne vurulup tanışmak için can atacaksınız, günlerce rüyalarınızda yer alacak, belki de bir gün gelip yalnız oturduğunuz masadaki sandalyeyi paylaşmayı isteyecek.

Her ne olursa olsun ne yazık ki bu da olacak!

  Günleri saymaya, günlerin getirilerini haftalardan aylara dönüştüreceksiniz, içiniz içinize sığmayacak parkta oynayan çocuklar gibi kirlenmekten korkmayacaksınız. Planlarınız birbirine dolanarak oluşturacaksınız, sabahların sizin olmasını, gecelerin onun yanındayken olmasını isteyeceksiniz.

Merak etmeyin, bunların hepsi ne yazık ki olacak!

  Alışmış olacaksınız, oturduğu sandalyeye ayağınızı koyabileceksiniz, marketten su alırken iki tane alacaksınız artık, çakmak taşımaktan yorulduğunuzdan ötürü yeni çakmak almaya aldırış etmeyeceksiniz, sırtınız ağrıdığı zaman “sırtım ağrıyor” diyebileceksiniz, şarkı söylemesinden rahatsız olduğunuz an susturabileceksiniz.

Er geç bunlar da olacak!

  Zamanın ne kadar ilerlediğini fark edemediğiniz için, seslerinizi rüzgar gibi yükseltebileceksiniz. Kahvaltıya gelmesini bekleyeceksin ancak uyuyakalmış olacak, bir gün kahvenizi paylaşmaya başlayacaksınız, arabada ki müzik seçiminden sorumluluğunuz üstünüzden kalkacak.. 

Bir gün olacak!

  Yataklarda yan yana yatışlarınızı özleyeceksiniz, geceleri bekleyeceksiniz “iyi geceler” mesajını ancak gelmeyecek, sabahları uyandırmalar son bulacak, öpmek için can atmayı bırakacaksınız, saatlerce telefon konuşmaları gibi.

Süre önemsiz bile olsa, ne yazık ki bu da olacak!

  Felaketi ise; kavgalar. Her zaman kavga olacak. Her ilişkide, her arkadaşlıkta, her düşmanlıkta, aile içinde, araba kullanırken, yanlış kahve getirilmesinde, ters yöne giren bisiklet sürün kişiye karşı, internete bile, uykunuzu kaçıran güneşe.

Ne yazık ki olacak!

   Bunlar olurken, her biri; öpmeler, sevmeler, sabahlar-geceler, kahvaltılar, mum ışığında bakışmalar, ilk tanışıldıktan sonra ki mesaj beklemeler, ertesi gün ne giymeliyim heyecanı, artık yemesen bile yeter sınırları, bağırarak müzik söylemeler, sinema günleri beklemeceler. Her ne olursa olsun en önemlisi; kavga. 

  Bağıracaksınız birbirinize, belki de hiç çıkmaması gereken cümleler kurulacak, sert ifadeler kullanılacak, olmaması gereken yerde kavgaya tutuşacaksınız, belki de bir yanlış anlaşılma söz konusu olacak ya da bir kıskançlık, beklenmedik bir şekilde naz yapma isteği sonucunda olacak. Hassas bir gününüze denk bile gelmiş olabilir. 

   İlişkilerde ne yazık ki bir taraf her daim “hava yastığı” diye nitelendirilen duruma gelmesi gerekiyor. Haklı haksız bunun önemini hiç görmeden, gerçekçilik gözlüklerini çıkartıp, kavgayı sakinleştirmesi gerektiğinin farkına varmalı. Yoksa tüm zamanlar, tüm biriktirilen anlar, uğrunda beklenilen soğuklar, her biri ne yazık ki yitip gidecek. ! 
  
  Karşınızdakine bir kez durup bakın, her ne söylüyorsa söylesin, durun ve sadece “bir saniye” olarak bakın ve kim olduğuna iyice bir bakın. O an zaten eminim farkına varacaksınızdır, ne yapmanız gerektiğinin.

  Eğer kaybetmeyi göze alabiliyorsanız, hiç düğmenize basmayın ve pişmanlığınızı üstünüze giyiverin. 

  Çünkü; her ne olursa olsun; ne kadar severseniz sevin, yıllardır beraber olun, paradan yana sıkıntınız olmasın, ne istediyseniz yapmış bile olsa, size hediyeler almış, yemeklerle karnınızı doğurmuş bile olsa, gün geliyor ve ne yazık ki oluyor.

   Yalnız geldik ve yalnız gideceğiz aslında. Sadece yolculuğumuz da nasılsa aynı yere giderken, yan yana gitmeyi planlıyoruz. Bunu yaparken şaşırmayın.

Ne yazık ki bunların hepsi olacak!

İç karartıcı bir yazı oldu, teşekkürler. 






10 Ekim 2016 Pazartesi

SOBE

Özlem Ekici

   Böyle öğrendik. İlk başta çizgi çizdik, daha sonra vurduk topa. Sonra bir baktık, geri geliyor top. Yanlışlık vardır diye düşündük ama yoktu. Her zaman bir engel koymuştuk aslında biz önümüze. Gözlerimizle hayal etmiştik, ellerimizle bu engelimizi oluşturmuştuk.
  
  Çok geç kalmadık aslında. Hayat ne halde olursa olsun, her zaman engellerimiz olacak. Nerede ve nasıl geldiğine önem vermeliyiz. Yoksa her seferinde çarptığı gibi gelir suratımıza çarpar, her zaman korkarız.

  Hayatımızı korkmadan geçirmek için, engelleri çizmek yerine, onların arkasını boşaltmaya çabalamalıyız. Ne kadar sert vurursak vuralım, mesafemiz ne kadar olursa olsun, her seferinde galip gelen biz olmalıyız.

  Sokaklarda yaşadık, küçüklüğümüzün en büyük zamanlarını o çimlerin üstünde ya da toprakların tozlarının içinde geçirdik.

  Çok sevimliydi, ayriyetten de çok mutluyduk. Sorun kendinize, o küçüklüğünüzde oynadığınız oyunların mutluluğu kaldı mı? 

  Cevabı için çok uğraşmayın, emin olun; kalmadı olacak. Tüm saflığımızı ve iyi niyetimizi o köşe başlarında, kaldırım üstlerinde bıraktık. 

  Hayat bize ne öğretmeye kalktıysa, her seferinde zorlanacağımıza o kadar inandırdık ki kendimizi, olmadan üzüldük, olduğunda perişan olduk. Anladığımızda ise çoktan geç kalmıştık; her zaman ki gibi. 

  Şartlandık, belki de programlandık. Büyüdük bu sırada. Farkında olmadan geçti gitti zaman. Dönüp baktığımızda, saklambaç oynadığımız günleri hatırlarız.

  O ağaca başımızı gömüp, kimseye fark ettirmeden insanlara bakarak saymayı hatırladık. Sevdiğimiz arkadaşlarımızı sobelemedik, sevmediklerimize hep kazık attık. 

 Ne oldu bilin bakalım?

  Dönüp dolaştı ve aynılarını bize yaşattılar. Hep arkamızı kollamak zorunda kaldık, “önüm arkam sağım solum” sobe demeden işe başlayamadık. 

  Büyüdük. Çabuk büyüdük. İnan olsun ki, büyümemeliydik.



Artık Facebook üzerinden de takip edebilirsiniz: buyrun buradan




27 Eylül 2016 Salı

Filmin Sonu Mu Başlangıcı Mı?

Özlem Ekici



-Kayıtta mıyız?
-Hayır.
-Başlıyorum..

   On yaşındayken günlüğümün ilk sayfasına şunları karalamışım; bugün babam okuduklarımı yaktı. Ben de ateşi kalem sayıp yazmaya başladım.
    İşte o günün üstünden tamı tamına dokuz yıl geçti bugün. Hala da ateşten kalemimle işliyorum defterime satır satır hayatı. Yazdım, yazdım, yazdım. Kafamdaki seslere inat yazdım, babama inat yazdım. Tükenmedi kalemimin mürekkepi. Mürekkep diye koydum acılarımı, işledim bembeyaz sayfalara, sayfaları kirlettim yaşanmışlıklarımla.

9 Eylül 2016 Cuma

Sesimi Unuttum

Özlem Ekici



Gözlerin karanlığa alışırsa ışığı aramazsın, 
kulakların sessizliği severse sesinin varlığını unutursun.










1 Eylül 2016 Perşembe

Söylenenlere Dikkat!

Özlem Ekici

Bazı kelimeler, 
cümleler çok söylendiğinde kendi ile birlikte, 
dile getirenin de değerini düşürüyor.










22 Ağustos 2016 Pazartesi

Acı, bazen...

Özlem Ekici

Acı, her zaman olgunlaştırmaz. 
Bazen küstürür. 
Çocuk bırakır bir köşede.

Kimseler anlamaz...












19 Ağustos 2016 Cuma

Susmak...

Özlem Ekici
    Son günlerde tükenmişlik sendromuna yakalandım sanırım. Hiçbir şeyden eskisi gibi tat almıyorum -yazmaktan bile. Bazen konuşmayı bile gereksiz buluyorum ki bu yüzden bana yöneltilen birçok soruyu cevapsız bırakıyorum, bazen de bir cevap dahi beklemeden benden ilgiyi kesiyorlar. Evdekiler bile benden ümidi kesmiş durumda, cevap gelmiyor diye soru bile sormuyorlar. Susuyorum, sadece izliyorum. Oğuz Atay'ın da dediği gibi: "Konuşmamak ne iyi, bir bilsen. İnsan elbette konuşmak istiyor; dert yanmak, haklı çıkmak istiyor. Fakat kelimeler insana ihanet ediyor, insan kendine ihanet ediyor.Kendinden nefret ediyor." 

   Zamanın içinde varlığını sürdürmeye çalışan bizleri izliyorum.

Acıyı susmalı, çıkar yok başka
Sözler dağıtmasın bu durgunluğu.
O çiçek beklerken solmasa keşke
Sessiz yakarıştır gözdeki buğu.

     Bazen kendi kendime konuşurken buluyorum kendimi, beni, benliğimi. İyi mi yapıyorum kötü mü bilmem ama farketsem bile devam ediyorum konuşmaya. Aslında Bob Marley çok haklıymış "Kendi kendime konuştuğum kadar, kimseyle konuşmuyorum. Sebep delilik değil, sadece bilirim ki insanı sadece en iyi kendi dinler."  En iyi dinleyicim kendim. Beni benden başka en iyi kim anlayabilirdi ki zaten? 


    Kelimeler de her şeyi anlatmaya yetmiyor ki, gözler anlatırken tüm ayrıntılarıyla kelimelere gerek de kalmıyor. Misal vermek gerekirse aşık olduğunuz birinin karşısında bülbül kesilebilir misiniz? Dilini yutmuş lal gibi kalmaz mısınız?  "Kelimeler, albayım, bazı anlamlara gelmiyor." demişti satırlarında Oğuz Atay. Susmak bazen en iyisidir, kelimelerin acizliğinde.






Özlem Ekici, Personal Blogger Templates | Blog aa

Levla'nın Not Defteri - Kişisel Blog | Bütün Hakları Saklıdır | Copyright © | 2016 - 2021