Yazılarım E-postana gelsin.

Yaz E-Postanı!
Kitap Rafı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kitap Rafı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Mayıs 2017 Salı

DAHA MI ÇOK KİTAP?

Özlem Ekici
  Uzun süredir buralarda yoktum, 2.üniversite peşine düştüğüm için haftaya önümde bir LYS kazanı olacak. LYS kazanında haşlandıktan sonra sizlerle daha fazla vakit geçireceğim. Blogumu boşladığımın farkındayım ve bunu telafi edeceğim. Bu arada okumayı yine bırakmadığım için gelip sizlerle okuduklarımı paylaşayım dedim. Çok uzun tutup sizleri sıkmamak için sadece bu geçtiğimiz haftalarda okuduklarımdan birkaç kelam edip alıntılar söyleyeceğim. 
İlk kitabımızla başlayalım. 

Böyle Buyurdu Zerdüşt

  Zerdüşt birçok konuda söz söylemiş. Başta bana ağır bir kitap gibi geldi ve yer yer sıkıldım. Özellikle konudan konuya atlaması beni boğmuştu. Ancak tüm bunlara rağmen okunması gerek. Dinsel açıdan da yargılamak pek doğru değil çünkü kitapta din dışında birçok konuya değinilmiş. Dönemimizi de göz önünde bulundurarak okunduğu takdirde ciddi anlamda ne kadar doğru söylemiş, denilebilecek bir kitap. Umduğumdan uzun sürmesini bir kenara bırakırsak Nietzsche'yi anlamak ve yargılamak için çok güzel bir kitap. Okuyarak onu ve onun felsefesini tam olarak anlayabilirsiniz. Benim için özel bir yeri olacak bir eserdi.


Tanrı'nın Unutulan Çocukları

  Kesinlikle böyle bir son beklemiyordum diyebilirim. Beklentim çok yüksekti ve biraz hayal kırıklığına uğradım. Kitaptaki dostluk çok iyiydi ama bazı kısımları gereksizce çok uzatılmıştı. Yer yer akıcılığını kaybetmesi ve sıkıcılaşması sanırım bu yüzdendir.
Genel olarak okunmaya değer bir eser olduğunu söylemeliyim. Çocukluktan gençliğe geçişte yaşanılan bir olayın tüm çocuksu duygu ve davranışlara rağmen yorumlanması takdir edilesi derecede başarılıydı. Keşke daha erken yaşlarımda okusaydım dediğim bir eser oldu. Kesinlikle bu kitabı hayatınızda bir kez olsun okumalısınız. Levla'dan tavsiyedir.

Bonus: 1984

  Lise yıllarımda bir hocamın tavsiyesi üzerine okumuştum ve şimdilerde tekrar okumayı düşündüğüm bir kitaptır. Tam olarak şu sıralar ülkemizin dönemine ne kadar uyuyor dediğim bir kitap. Bana göre diktatörlüğü ve iktidarın kendi çıkarları için yapabileceklerini en iyi anlatan kitaplardandır. Herkesin okuması gereken bir kitap. 
  Kitaba gelirsek Okyanusya, Avrasya ve Doğu Asya yaşanan savaşlar sonucu üçe bölünmüş ülkelerdir. Despot lider Big Brother' in yönettiği Okyanusya, yasaklar ve korkularla sindirilmiş bir ülkedir. Sorgulamak, düşünmek, aşık olmak, yakın arkadaşlık kurmak vb sistemin istemediği ve yasakladığı şeylerdir. Bunları yapanlar Düşünce polisi adı verilen polis tarafından yakalanmaktadır. Buna benzer beni okurken karanlık bir dünyada yaşadığımı hissettiren olaylar vardı. 
 Mutlaka okunmalı diyerekten incelememi bitiriyorum. Keyifli okumalar.

12 Mayıs 2017 Cuma

Bi' POPÜLER KİTAP DAHA!

Özlem Ekici
   Merhabalar,  uzun zamandır buraya kitap incelemesi koymadığımı fark ettim. En son zamanlarda okuduğum bir popüler romandan bahsetmek istedim ve geldim, yazdım size. 



Adını duymadıysanız bile şimdi duyacaksınız: Benimle Asla Tanışamayacaksın. Buralardan yani bloglardan tanıştığım ve kısa sürede çok yakın dostum olan Bir Kısanın Günlüğü adlı blogun sahibi İlknur yani canım kuzum elinde görüp merak ederek almıştım. Son zaman romanlarını pek okumasam da bunu okudum ve sevdim. Evet, sevdim. Yalınlığını, üslubunu, hikayesini... Yazar Leah Thomas, adını bu kitapla duydum. Zaten yazarın ilk kitabıymış. Öncelikle adet olduğu üzere arka kapak tanıtımı ile başlayalım. Şunlar yazıyor idi:


"Ollie ve Moritz... Onlar bizden çok farklılar. Hayal bile edemeyeceğiniz özellikleri olan bu iki yakın arkadaşın buluşması imkânsız. Çünkü Ollie'nin elektriğe olan alerjisi hayatını tehdit ediyor, Moritz'in zayıf kalbi de bir pil sayesinde atıyor. Bir araya gelmeleriyse ikisinden birinin ölümüne neden olacak.



En karanlık zamanlarında birbirlerine yazdıkları mektuplarla hayatı, hissetmeyi ve sevmeyi öğrenen Ollie ve Moritz için tüm dengeler ortak geçmişlerinin açığa çıkmasıyla değişiyor.Acaba arkadaşlıkları bu değişimi kaldırabilecek kadar güçlü mü?"


  Kendi yorumuma gelecek olursak şöyle ki ilk kitap olmanın acemiliği var evet ama her ne olursa olsun ana fikir gerçekten çok güzel. Ollie ve Mo'nun mektuplarıyla ilerleyeyen bir kitap. Sonlara doğru bilim-kurgu yönü ağır basıyor. Fazlasıyla akıcı ve günlük bir dil kullanılmış. İki çocuğun tüm eksikliklerine ve tuhaflıklarına rağmen birbirlerine bağlanmaları ve anlattıkları hikayeler kesinlikle okunmaya değer. Başucu kitaplarımdan biri olduğunu söylemeliyim. Okumanızı tavsiye ederim dememe gerek yok herhalde. Benim ilerde çocuklarıma mutlaka okutacağım kitaplardan oldu. Hayatta eksikliklerimize daha çok dikkat ettirdi bende, sanırım onların yerine kendimi koydum. Tabi bu düşünce sonlara doğru yok oldu çünkü kitabın sonunda beklemediğiniz bir şeyle karşı karşıya kalıyorsunuz. Yazar keşke böyle bir son yapmasaydı dedim aslında ama her şeye rağmen güzeldi. Bir güzel alıntı ile bitirelim. 

"Bazı insanlar bazı parçaları olmadan doğar."

Bol okumalı günler. 

3 Mayıs 2017 Çarşamba

1000KİTAP BİNLERCE KİTAP!

Özlem Ekici
  Bugün sizlere severek kullandığım bir güzel siteden bahsedeceğim: 1000kitap.com  
Okurların ve kitapseverlerin kullandığı bir siteyken son zamanlarda gittikçe yaygınlaşan bir yer olmaya başladı. Şimdi sizlere 1000kitap nedir, ne işe yarar, kitap mı okuyoruz biz orada gibi soruları yanıtlayalım. 


1000Kitap Nedir?

 Kitap okumaya yarayan bir site değildir. Peki nedir? Kitapları okudum, okuyorum - şu sayfadayım- veya yarım bıraktım diyerek sınıflandırabiliyoruz. Okumak istediklerimizi de okuyacağım olarak belirtebiliyoruz. Okuduğumuz kitapları dilersek puanlayabiliyor veya kitap hakkında incelememizi paylaşabiliyoruz. Kitaplardan alıntılar ekleyip eklenilen alıntıları beğenip paylaşabiliyoruz. Ayrıca okuyacak olduğumuz bir kitap var ama kararsızız, birçok okurun yaptığı incelemelere göz atıp karar verebiliriz.
  Okurken yorumlayan ve alıntılar paylaşmayı seven bir okur olaraktan bu siteye bayılıyorum. Üstelik uygulaması da mevcut. Dilerseniz telefondan dilerseniz bilgisayar üzerinden rahatça girebilirsiniz. Üye olmak da çok kolay. 

  Okur puanı denilen bir sistem mevcut ki okuduğunuz kitap sayısına göre yaptığınız inceleme ve paylaştığınız alıntı sayısına bağlı olaraktan artıp azalan bir puanlama sistemi. Bu bazen beni gaza getiriyor, mesela daha fazla alıntı paylaşmak için daha dikkatli okuyorum. Blogumuza veya sitemize koymak için bile çeşitli bileşenleri var, benimki sağ altta mesela. 

  Tüm bunlarla birlikte kitap okuyan bir toplulukta olmak beni çok mutlu ediyor. Hiç tanımadığınız biriyle bir kitap üzerine tanışıp saatlerce kitaplar üzerine sohbetler edebiliyorsunuz. O sohbetin tadına doyum olmuyor. 

  Blogumdaki kitap incelemelimin azalmasının sebebi de sanırım bu uygulama, beni kendine çok fazla bağladı. Her neyse lafı fazla uzatmadan size bu aralar severek takıldığım ve bol bol aktif olduğum bir site ve uygulamayı tanıtmak istedim. 1000kitap.com'a yolunuz düşerse buyrun bu benim adresim: tık>>Buralarda zaten hep görüştük, hoş kalın. 

11 Şubat 2017 Cumartesi

LEYLİM LEYLİM

Özlem Ekici
Leyla Erbil ve Ahmed Arif…
Ahmed Arif’in büyük sevdası Leyla… Leylim Leylim’i.

  Leylim Leylim; Ahmed Arif’in Leyla Hanım’a yazdığı mektuplardan oluşan bir kitap. 1954-1957 ve en son 1977’de olmak üzere 60’ın üzerinde mektup göndermiş Ahmed Arif. Leylâ Erbil bu mektupları yaşamının son günlerine kadar özenle saklamış. Hastalığının ağırlaşmaya başladığı, belki de pek fazla ömrünün kalmadığını fark ettiği günlerde bu mektupları gün yüzüne çıkartmaya, bastırmaya karar vermiş. “Onun gibi bir adamın, büyük bir şairin yazdıklarının basıldığını niye görmeyeyim” diye düşünüyormuş. Mektupların kitaplaştığını görmeye ise ömrü yetmemiş.

  Hikaye başladığında, Leylâ Erbil henüz 23 yaşında, İstanbul’da yaşıyor, orta halli bir ailenin çocuğu. Lise yıllarında şiir yazarak edebiyata başlamış. 14 yaşındayken şiirleri bir taşra dergisinde yayımlanmış (1945). İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi İngiliz Filolojisi Bölümü’nde öğrenime başlıyor. 1951’de kısa süren ilk evliliğini yapıp üniversiteyi bırakıyor. 1953 sonunda hayranı olduğu Sait Faik’le tanışıyor. “Şiirlerimi eleştirdi, hikâyelerimi övdü. Alıngan, sinirli, dürüst, utangaç ve alabildiğince alçakgönüllü bir adam… Yüreklendirdi beni; ben de kararımı düzyazıdan yana koydum. Oysa aynı yıllarda Ahmed Arif şair olduğumda ısrar ediyordu…” diyerek anlatır durumunu. Erbil’in ilk öyküsü “Uğraşsız” Ahmed Arif’in yüreklendirmeleri, Metin Eloğlu’nun yönlendirmesi ile 1956’da Seçilmiş Hikâyeler dergisinde yayınlanıyor ve yerleşiyor.

  İkili tanıştıklarında Leyla Erbil de Ahmed Arif gibi yalnız. Hatta o dönemdeki mektuplar daha bir flörtöz havada gibi ama araya üçüncü kişilerin neden oldukları yanlış anlamalar ve uzaklaşmalar girmiş. O ara Leyla Erbil eşi Mehmet ile tanışmış. İkili arasındaki anlaşmazlıklar halledildiğinde Leyla Hanım evlilik kararını almış çoktan.
  Ahmed Arif’in bu konuda da sessiz bir kabullenişi var. Hatta Leyla Erbil’e ‘düğün hediyesi’ olarak bir de şiir gönderir: Suskun. O ne olursa olsun Leyla Erbil’i hayatında tutma derdinde o sıra. Öyle bir yere oturtmuş ki genç kadını, neredeyse bir Tanrılaştırma söz konusu ki bunu Ahmed Arif de kabul ediyor.

  Leyla Hanım evlenip Ankara’ya yerleşiyor. Birbirlerinin sanatları üzerine etkileri de göz ardı edilemeyecek cinsten. Ahmed Arif zaten yazdığım tüm dizelerde sen varsın demeye getiriyor. Leyla Hanım’ın yazması konusunda da acayip teşvik edici oluyor. Yine de neticede bir şeyler olmamış, olamamış… Bu olmamışlık da en az Ahmed Arif kadar dokunuyor okuyana.

  Ahmed Arif’in Leyla Hanım’a mektup yazdığı dönemde başı dertte. Siyasi davalarla uğraşıyor, yargılanıyor, sürgün cezası yiyor, iş bulamıyor bulsa da bir süre sonra siyasi niteliği anlaşılıp işten atılıyor, yoksul ve sıkıntılı bir hayatı var. Diyarbakır’da yaşıyor, Urfa’ya sürgün ediliyor. Kitaptaki ilk mektup Bismil’den. Çoğu mektupsa Diyarbakır’dan yollanmış. Bu boğucu günleri yazarak aştığı anlaşılıyor. O dönemde tüm siyasi engellemelere rağmen yoğun bir yayın hayatı olmuş. Şiirin yanında birçok eleştiri ve deneme yazmış. Tek kitabı “Hasretinden Prangalar Eskittim”in birçok şiirini bu dönemde yazmakla kalmamış, sonradan yok ettiği bir roman da kaleme almış. Hemen her mektupta Leylâ Erbil’e yeni şiirler yolluyor, yazdığı şiirlerden söz ediyor, dizeler paylaşıyor. Birçok şiirinin yazılış öyküsü hakkında önemli bilgiler var mektuplarda. Bazı şiirlerin yazılırken nasıl bir süreçten geçtiğini, nasıl değişip son halini aldığını da görüyoruz. Şiirle birlikte yaşama tutunmasını sağlayan en önemli şey Leylâ Erbil’le ilişkisi. Ona aşkla bağlı. Görüşlerine çok önem veriyor. Her yazdığı dizede desteğini arıyor. Yazdıklarının çoğu bir anlamda Erbil’e aşkının da ilanı. “Sana ulaşmadan, kavuşmadan da bazı iyi mısralar yakaladığım oluyordu. Senden sonra, yahut seninle daha bir şair oldum” diyor bir mektubunda. İlk şiir kitabını Leylâ Erbil’le birlikte çıkartmayı hayal ediyor, Erbil’i şiir yazmaya teşvik ediyor. Onu yayın dünyası hakkında uyarıyor. Şiirlerini, öykülerini dergilerde yayınlatmasında yardımcı olmaya çalışıyor.

  Ahmed Arif, derin bir tutkulu ile bağlı olduğu Leylâ Erbil’e olan aşkının somutlaşıp bir ilişkiye dönüşemeyeceğinin, platonik kalacağının farkında. Bu yöndeki arzusunu belirttiğinde de Erbil’in ona gerçekleri hatırlattığını anlıyoruz. Ahmed Arif 27, Leylâ Erbil 23 yaşında ama Erbil’in çok daha olgun davrandığı anlaşılıyor. Erbil, çoğu mektuba cevap yazmayarak da tavrını bildirmeye çalışmış. Dost kalalım demiş, Ahmed Arif de bunu kabullenmiş. Nihayette de Leylâ Erbil bir mektupla bu ilişkiyi bitirmiş. Tüm bunları Ahmed Arif’in yazdıklarından çıkartıyoruz.
Dediğimiz gibi; olmamış, olmamış… Ahmed Arif’in Yarı parçan imzasıyla gönderdiği mektupların sonucunda bi'aşk yarım kalmış.


Kitaptan:
15 Mayıs 1954
Ankara
Leylâ, Canım,
Kayb, berbat ve sessizim… Sessiz ve dolu: Allahtan ki sen varsın. Yoksa halim korkunçtu. 
Burası bir köy! Yakınlarımın bütün ısrar ve gayretine rağmen, hemen anneme gideceğim. Pazartesiye trendeyim. Eve gidince senin mektubunu bulmalıyım. Anneme ilk sorum o olacak zaten.
Sen nasılsın ömrüm? Son telefonda canını sıktım mı? Ben artık annenden korkmuyorum. Aksine onu, kendi annemmiş gibi seviyorum. Buna ne dersin?
Hınca hınç mısra doluyum. Kara ve yeşil fon, hepsinde hâkim. Biraz kendime geleyim, mendillerine, bluzlarına, yastığına mısralar serpeyim. Ha?
Fotoğrafındaki “halbuki…”yi hâlâ anlayabilmiş değilim. Anlatır mısın?
Bütün bunlar, beyhude biliyorum. Şaheser olan, benim uçakla oraya gelebilmemdir. Allah kahretsin, bu hastalık, bu rezaletler ve bu aile mecburiyetleri… Ne yapsam?
Gözlerinden öperim canım. En çok da burnundan. Gülme, ciddi söylüyorum. 
Yarı parçan.”

“Canım benim,
Bilir misin, ‘canım’ dediğimde içimden canımın çıkıp sana koştuğunu duyarım hep.”

“Öpüyorum ama doyamıyorum. Mutluluk ya da cehennem bu galiba. Sana doymak, korkunç ahmaklık olur. Hadi gel …”

“Seni cehennem bir hasretle öperim.”

Şu mektupla da son bulsun yazımız:

Leylâcık,
  Bazıları öyledir, okumazlar, ciddî düşünemezler. Gene de aydın olmaktan vazgeçemezler. Hatta aydın kişi oldukları için kendilerinde mutlu bir baht, gizli de olsa, bir müstesnalık bulurlar. Bu, bir toplum derdidir. Ferdi bunlardan ötürü ayıplamak pek doğru ve yerinde olmaz. Bilirsin ki insan, muhitiyle doğru orantılı gelişir, örnekleşir vs. Şimdi bunları niye yazıyorum değil mi? Aramızda ve etrafımızda öyleleri var ki, onlarsız edemeyiz demeyeyim de, rahatça münasebetlerimizle öyle bir tiryakilik peyda etmişizdir ki kopamayız. Kopmak da yanlış ve zararlı. Bunları böylece kabullenmeliyiz, az çok kendimizde de bu haller vardır. Bu tiplerin belirli vasıflarından biri boşluk, ne yapacağını bilmemezlik, eğlence ya da bir iş uydurma gayretidir.
  Dedikodu cadısı bunların alt şuurunda tezgâh kurmuştur. Bir hamallar, bir de bilginler dedikodu yapmaz, işleri, gerçekten buna ne vakit bırakır ne de müsaade eder. Kimselere hor bakıyorsam, gözlerim kör olsun. Sevdiğim, sevdiktir gene. Ama seninle aramızı bu hale getirenleri affedemem. Tahminlerim yüzde yüz sıhhatli olmayabilir. İnşallah aldanıyorumdur ve bütün kabahat bendedir. Böylesi daha kolay halledilir çünkü, ama sana yazdığım gibi, kimseye hakkımda ya da hakkımızda konuşmak, gevezelik yapmak imkânını bol keseden bağışlama. Yahu bana yazmağa, hasta mı, ölü müyüm, halimi sormağa tenezzül etmeyen veya üşenen bir kimse, ne hak ve cesaretle hâla arkadaşlarımla, sevdiklerimle oturup beni konuşur? Bu tek taraflı hürriyet hangi din, hangi mezhep, hangi cihanda varmış? Yani bu değerli kimseyi tanımakla pişman mı olayım? Ben, askerde, hapiste, tımarhanede, okullarda bir alay değerli, hünerli veya hünersiz insan tanıdım ama hiçbirinden pişmanlık duymadım. İlle rahatsız edilmek istemiyorsam, bu işin sonunda zararlı çıkacak olan ben değilimdir. Beklemesini, dayanmasını bilen biriyim, ama çok ayıp ve yazık olur. İnşallah buna mecbur olmam.
  Kafanı şişirmeyeyim. Şu şu şu kimseyle konuş, filân filânla konuşma da diyemem. Ne terbiyemiz ne de insanlığımız ve dostluğumuz bu seviyeye düşmez. Ancak artık senin de bir kesin karar alman gerek. Hattâ geciktin bile. Bir hal çaresi bul da ne yaparsan yap. Ben kendi düşüncemi bundan önceki mektubumda yazdım, tekrar etmeyeceğim…
  Gelelim ikimize. Şaştığım ne bilir misin? Tonla zeki, budala, normal, sapık şu veya bu türlü erkekle, kadınla tanışıklığın, ahbaplığın oldu. Hepsinin densizliğini, zaaflarını hattâ ihanetini affettin, onları ayıplamadın, hırpalamadın. Şüphesiz bu değerli bir vasfın senin, gelgelelim, mahut mektupların biçarelikleri bir yana, sana yukarıdakilerin yaptıklarının hiçbirini ne yaptım ne de yeltendim. Hâl böyleyken hâlâ sorgu suâl yağmurunla karışık çirkin sıfatlar ve benzetmelerle beni üzmeğe uğraşman niye? Başka biri belki bu özel davranış ve muameleden iftihar payı çıkarabilir. Ama ben çıkaramam. Aksine kendime kızıyorum. De bana, budala mıyım yoksa zekâ zehriyle belâda mı? Hiç şüphesiz, dostluk ya da yakınlığımızın âdeta benzersiz ve tek oluşu, özel ve çok itinalı davranışlar ister. Ama bu cehennem kıvılcımı, hasta ve bencil “püflemeler”le böyle ikide bir sönmek tehlikesi geçirecek mi? Bence ve benim yönümden bu imkânsız. Sana da güven ve sevgim, gerçekten, matematiğin değil, şiirin diliyle SONSUZ… Ama. Bir “ama” var, psikolojik yapının zorunluluğu olan etkilenmemden endişe edeyim mi? Uzun sözün kısası, ne kadar seversen sev, hangi mecburiyetle gidersen git, sevdiğin ya da gittiğin kimseyi dönüp dolaşıp Ahmet Arif hikâyesine dökülünce, susturacak mısın? Bunu rica ediyorum. Çok ağır bir külfet mi acaba? Özlemin ağzına kilit vurmak da zor, susturamasan bile, dalga geçebilir, ciddiye almayabilirsin. Bunu yap bari.
  Bak, ben bir hal çaresi buldum. Uygun buluyorsan sen de böyle yap. Ben, senin hakkında senden gayri hiç kimsenin (ama hiç kimse!) dediklerine inanmayacağım, kulak asmayacağım. Farkındaysan şimdiye kadar da, belki hissi olarak, böyle davrandım. Hiç kimsenin, seni küçültücü hakaret ya da sözlerine müsaade etmeyeceğim!
  Bırakalım artık bu timsah sofrası, katil dırıltıları. Senin deyiminle “Bunlar bitti artık ve bulduk birbirimizi.” Sahi, ne oldu bu yahu? Ah, çok zalimlik ettin, çok… Demek, seni o kadar üzmüş, kırmışım ki buna mecbur oldun… Görüyorsun ya, önce otokritik! Bitti değil mi, sevgili dost? Benim yiğit, benim bahâsız kardeşim. Bir daha böyle “çocuk hastalıkları” yok! “Sen” varsın. Bildiğin, yaşadığım ve övündüğüm sen. (yahu, sen ahlâki mecburiyetten, Güner’e okuyorsun, peki o sana okudu mu, okuyor mu? Şunu niye düşünmedin, okusaydı bütün bunlar olmayacaktı, biliyor musun?)
  Leylâ, ben burada şehirdeyim. Bir müddet, ben de it hali çalıştım. Bir elbise yaptırıyorum şimdi! Ne yaparsın, çıplak gezilmiyor. Bir iş umudum daha var. Şu mahkemem bir bitsin de daha da keskin olacak. Yani, Ekim içinde ya burada kalacağım ya da oraya geleceğime dair mecburî karar verebileceğim. Doğrusu, bu kış kıyamette (Alplerden önce bizim Dördüncü Orduya; Süphan dağına kar düştü) hiç de gelmek istemiyorum. Galiba ihtiyarlıyorum, sefaleti artık hatırı sayılır bir düşman olarak düşünüyorum. Eskiden pek takmazdım… Ama bundan, senden kaçtığım, seni görmekten çekindiğim manâsını çıkarma. Çok, belki de en çok bunu istiyorum. Ama insanoğlu ve hele benim gibi bir deli şâir her istediğine, her zaman nail olamıyor. 
  İyi bir şâir olmak yolundayım sanıyorum. Sen de durulup olan biteni ve olup bitirilmeğe çalışanları anlayarak, sakince, Leylâ’ca düşünebilecek havaya bir giriver de yazdıklarımı göndereyim. Ha, anlaşmamızı unutmuş değilim. İhtiyarlayacak olsam bile, seni bekleyeceğim. Ancak bir dergiye bir şiir gönderdim. Tabii senden hiç haber alamazken. Sonra sanat basım çevrelerindeki dostlarımda bazı şiirlerim var. Olur a, onlar da fırsatını bulup yayınlarlar. Bunları sözünde durmamazlık saymazsın herhalde? Asıl olan kitaptır. O da sensiz çıkmayacak. Artık kendine gel de yazmağa başla.
Ruhum…
Mısra çekiyorum, haberin olsun.
Çarşıların en küçük meyhanesi bu,
Saçları yüzümde kardeş, çocuksu.
Derimizin altında o ölüm namumssuzu…
Ve Ahmedin işi ilk rasgidiyor.
İlktir dost elinin hançersizliği…
Ağlıyor yeşil.
  Bu parça, “Suskun”un son bölümüdür. Bilmem sana biraz bir şeyler anlatabiliyor mu? Sondan üçüncü mısra!
Yahu, hâlâ “şay” mısın? Yoksa yeniden “şay” mı oldun? Sana ne, diyeceksin belki…
  Bak, bir daha mektubuna tarih atmazsan, dininden imanından başlarım. Bu kadar da perişanlık olmaz…
  Şunu da bir iyi belle: Benim için çok mühim olan, sana âşık olmak veya âşık olmadığımı bağırıp yırtınmak değildir. Aslolan, seni kırmamak, üzmemek, kaybetmemektir. Anladın mı canım? Daha kâfi görmediğin izahlar, açıklamasını istediğin hususlar varsa yaz. Mektubunu hemen bekliyorum. Gözlerinden öperim. (Gözlerini öpemeyeceğim birine yazmak, mektup atmaktan tiksinirim. Bunu da böyle kabul edeceksin.)

Ufacık Bir Not: Bizi Facebook üzerinden takip edebilirsiniz...

19 Ocak 2017 Perşembe

Bir Psikiyatristin Gizli Defteri

Özlem Ekici
 Daha önce bu tarz psikolojik kitaplar okumamıştım. Psikolojik kitaplara okuduğumdan etkilenip yazdığım kitabıma da yansıtırım diyerek genelde temkinli yaklaşıyorum. Tabi bu kitap benim yazdığım tarzdan farklı olması sebebiyle beni etkilemekten çok daha fazlasını yapıp ufkumu açtı. Konusu sandığımız gibi bir olay örgüsü çerçevesinde psikolojik durumlar ve çıkarımlar değil, bir psikiyatristin hayatı boyunca mesleğini icra ederken başına gelen en ilginç vakaların derlemesi. Bu yüzden içerisinde yer yer tıp ve psikoloji terimleri var. Dili ve anlatımı ağır ve anlamadığım terimlerle dolu diye bir yanılgıya düşmeden şunu da belirteyim ki Dr.Gary Small bizler için bu terimleri itinayla açıklamış.

  Bu kitabı birçok kitap kurdu gibi ben de ilk olarak arka kapak yazısını okuyarak almıştım. İşte bu kitabı almamı sağlayan arka kapak yazısı:

“Gerçek hikayeler kurgudan çok daha tuhaftır, Dr Gary Small bunu gayet iyi biliyor. Psikiyatriyle ve insan beyni üzerine çığır açıcı araştırmalarla geçen 30 yıl içinde Dr Small pek çok şey görmüş. Artık ofisinin kapılarını açmaya ve kariyerinin en gizemli, ilginç ve tuhaf hastalarını anlatmaya hazır.

   Bir Psikiyatristin Gizli Defteri doktorun en şaşırtıcı vakalarının etkileyici kayıtlarından oluşuyor. Bu kitap onu giderek gelişen mesleki yaşamına yapılan aydınlatıcı bir yolculuk. Kitabı okurken kendinizi bizi insan yapan şaşırtıcı tuhaflıklar üzerine düşünürken bulacaksınız.

  Sıkça komik, kimi zaman trajik ve daima etkileyici Dr Small, sizleri kariyeri boyunca Boston’un kalabalık acil servis koridorlarından başlayıp ülke elitlerinin multimilyon dolarlık kayak localarına dek uzanan bir geziye çıkarıyor. Bu gezi sırasından birbirinden tuhaf gerçek karakterleri anlatırken histerik körlükle, penisinin küçüldüğüne inanan bir adamla, gizli sürdürülen çifte hayatlarla ve ürkütücü derecede psikotik romantik arzularla başediyor. Akıl hocası hastası olduğunda ise kariyeri ve kişisel hayatı tam bir döngüyü tamamlayarak Small’un kimsenin zihinsel araştırmanın ötesinde olmadığını anlamasını sağlıyor; kendisinin bile…”

  Beni cezbetmesinin sebeplerinden biri de gerçek olaylar olmasıydı. Okuduktan sonra da vay be dedim sanırım. Hala çok ilginç bulduğum kısımlarını etrafımdakilerle paylaşıyorum. Su zehirlenmesi desem büyük ihtimalle birçoğumuz bunun suda vücudumuza zararlı bir bakteri veya virüs yüzünden olduğunu düşünürüz ama bunun sebebi vücudumuza yararlı bir mineralmiş. Bu ve buna benzer ilginç ve yer yer tuhaf olaylarla dolu bir kitap. Zaten arka kapak yazısında az da olsa bahsedilmiş olaylar ilgimi çekmeye yetmişti ama emin oldum ki içindekiler daha ilginç olaylardı. 

  Dikkat edersek yazar kısmında iki isim görüyoruz: Gary Small ve Gigi Vorgan. Dr. Small zaten bildiğimiz üzere olayları yaşayan psikiyatristimiz. Gigi Vorgan da Dr. Small’ın eşi. Yazma konusunda yetenekli olmasından dolayı kocasına yardım etmesiyle bu kitabı şu anda okuyabiliyoruz. Daha fazlasını zaten kitapta okuyacaksınız. Nasıl evlendiklerine ve nasıl tanıştıklarına yer verilmiş. Bu arada Gigi Vorgan da bizler gibi blogcu. J

  Elimde 2.baskısı olmasına rağmen 60.baskısı ve değişen rengiyle NTV yayınları aracılığıyla raflarda bulunabiliyor. Ben olabildiğince eski baskısını bulmaya çalışmıştım, genelde yaptığım bir şeydir bu. Her neyse lafı fazla uzatmadan okuduktan sonra dediğim tek söz şuydu: Zihin ne muhteşem bir tasarım harikasıdır. Gerçekten düşündüğümde birçok hastalığımın sebeplerini zihnimde olduğunu gördüm.

  Sözün kısası benim için rafımın en değerlilerinden oldu artık. İyi ki okudum dediğim ve gelecekte bir daha okuyacağım dediğim bir kitap daha oldu böylelikle.  Bu yazıyı kitabında başında da yer verilen bir Woody Allen sözüyle bitirelim.

“Ah şu modern psikanalistler yok mu! Dünyanın parasını alıyorlar insandan! Benim zamanımda beş Mark’a Freud’un kendisi tedavi ederdi sizi. On Mark’a hem tedavi eder hem de pantolonunuzu ütülerdi. On beş Mark’a Freud’un kendisini tedavi etmenize izin verirdi… ki buna istediğiniz iki çeşit sebze de dahil olurdu.” 

8 Aralık 2016 Perşembe

KAFKA'NIN BEBEĞİ

Özlem Ekici
   Hikayeye göre günün birinde Franz Kafka rutin yürüyüşlerini yaptığı parkta küçük bir kıza rastlamış. Kız ağlıyormuş. Oyuncak bebeğini kaybetmiş ve bu onu oldukça üzmüş. Kafka, bebeği onun yerine aramayı önermiş ve ertesi gün aynı noktada buluşmak üzere sözleşmişler. 

  Sonra Kafka vakit yitirmeden eve koşup bir mektup yazmaya başlamış. Bebek tekdüzelikten, hep aynı insanlarla yaşamaktan bıkmış, artık dünyayı gezmek, yeni arkadaşlar edinmek için seyahate çıktığını yazmış. Bu mektubu buluştuklarında kendisine okumuş;
“Lütfen benim için kederlenme, dünyayı görmek için uzun bir yolculuğa çıktım. Sana başımdan geçenleri anlatacağım.” diye de eklemiş mektubun sonuna.

   Bu birçok mektubun ilkiymiş. Kafka, küçük kızla her buluştuğunda sevgili oyuncak bebeğin hayali maceralarını özenle yazdığı mektuplardan ona okurmuş. Küçük kız da bu şekilde avunurmuş.

  Derken gün gelmiş, görüşmelerin artık sonu gelmiş. Kafka, son görüşmede küçük kıza bir oyuncak bebek getirmiş. Küçük kız, aslından oldukça farklı olan oyuncak bebeğe şaşkınlıkla bakakalmış. Bebeğe iliştirilmiş bir not küçük kızın şaşkınlığını gidermiş: “Yolculuğum beni çok değiştirdi.”

  Uzun yıllar sonra, artık bir yetişkin olmuş olan küçük kızımız, gözü gibi baktığı bebeğinin, gözünden kaçırdığı bir çatlağının içine sıkıştırılmış bir mektup bulmuş. Kısaca şöyle yazmaktadır :

“Sevdiğin her şeyi er ya da geç kaybedeceksin, ama sonunda sevgi başka bir surette geri dönecek.”

*******

   Kafka hakkında bu hikayeyi daha önce okudunuz mu bilmiyorum ama okuduysanız bile dahası var bu hikaye hakkında. Peki ya Kafka'nın son eserini bu küçük kızın yüzünü güldürmek için yazdığını söylesem. Oyuncak bebeğini kaybettiği için hıçkıra hıçkıra ağlayan bir küçük kızın yüzünü güldürmek, onu yeniden hayata bağlamak için bir eser yazar mıydınız? Franz Kafka yazmış, Gert Schneider’ın Kafka’nın Bebeği adlı romanında bunları daha ayrıntılı olarak bulabilirsiniz. :)

  Hayatının son yıllarını Berlin’de geçiren büyük yazar Franz Kafka hergün yaptığı gibi parkta yürüyüşüne çıkmış. Tabi onca işine gücüne, onu hızla tüketen hastalığına rağmen Kafka'nın bu mektup yazma işine girmesi garibime gitmedi de değil hani. Son günlerini birlikte geçirdiği sevgilisi Dora Diamant “Sadece küçük bir kızı kandırmak için değil, eserlerini yaratırkenki ciddiyetle, adeta yazınsal bir tutkuyla yazıyordu” diye anlatıyor bu durumu.

  Yani Kafka son büyük eserini, 1923’te, küçük bir kızın gözyaşlarını dindirmek için yazmış aslında. Dora Diamant’ın röportajlarında ve yazılarında anlattıklarına göre, aksatmadan her gün parka gidip kıza yeni mektuplar okuyor, bebeğin büyüyüp okula gitmesini, yeni insanlarla tanışmasını anlatıyormuş. Amacı küçük kızı, bebeğin hayatından tamamen çıkacağı âna hazırlamakmış. Sonuncu mektupta bebeği evlendirmiş, hatta ona gayet şenlikli bir düğün merasimi tasarlamış. Bir yazarın harikulade yalanı olsa gerek bu. :)

    Kafka'nın bu küçük kızla birkaç ay süren ve rivayet olabilir şüphesi hala bulunan hikayesi Gerd Scheneider tarafından "Kafka'nın Bebeği" adıyla romanlaştırıldı. Bu romanda Kafka'nın kayıp el yazmalarını, mektuplarını ve eserlerini gün ışığına çıkarmayı, hayatının gölgede kalmış noktalarını aydınlatmayı amaçlayan "Kafka Projesi" kapsamında yazıldı. Bilindiği üzere Kafka'nın eserlerinin çok azı elimizde. Eserlerinin bir kısmını kendisi yakmış, bir kısmı da ailesinden geri kalanların Nazi kamplarında öldürülmesinden dolayı ulaşılamamıştır. 

  Şimdilerde Kafka uzmanları ve okurları, yazarın son aylarını birlikte geçirdiği sevgilisi Dora Diamant tarafından aktarılan bu hikayenin somut kanıtlarını, yani bebeğin ağzından küçük kıza yazılan mektupları bulmanın peşinde… O zamana dek, Gert Schneider’ın kısmen belgeleri tarayarak, kısmen de hayal gücünü kullanarak yazdığı romanı okuyun derim. Edebiyatın kimi zaman hayat kurtaracak kadar güçlü olabildiğini görmek için okunması gereken bir kitap olduğunu düşünüyorum.

  Tabi araştırdığınızda göreceksiniz ki bu hikayeyi ilk yazan Gert Schneider değilmiş. Evet, bu hikayeye Paul Auster "Brooklyn Çılgınlıkları" adlı romanında da yer vermiştir. Paul Auster bu olaya: “Küçük kız, yazı sayesinde sayesinde bebeğini özlemekten, aramaktan vazgeçmişti. Kafka, bebeğin yerine başka bir şey vermişti ona. Bir hikâyesi vardı artık. İnsan bir hayal âleminde, bir hikâyenin içinde yaşayabilecek kadar şanslıysa eğer, gerçek dünyanın acıları sona erer. Hikâye devam ettiği sürece gerçek yoktur.” diyerek yer vermiştir.

  Bu olayı aslında Kafka açısından da değerlendirmek gerekiyor ki bu arkadaşlık ve mektuplar sayesinde tekrar yazma tutkusuna sarılmıştır. Ölümün pençesinde olan bir yazar için hayatına daha bir şevkle bağlanmasını sağladığı görüşündeyim. Yani bu mektup yazma hem küçük kız hem de Kafka için hayatlarına devam etmeyi sağlayan yararlı bir olaydır.

  Sonuç olarak bu hikaye gerçek de olsa, sadece iyi niyetli bir rivayetten ibaret de deseler, gerçekten güzel. Sonuçta bizde uyandırdığı duyguların gerçekliğini biliyoruz. Gönlümüz yele tutulmuş gelincik çiçekleri gibi titrek, zihnimizde gönül kazanmaya dair derviş hikayeleri de sökün ediyorsa hikayenin gerçek veya kurgu olması neyi değiştirir ki? 

Kitaptan bir alıntıyla son bulduruyorum yazımı. Bir dahaki yazıda görüşmek dileğiyle. Yorumlar kısmında düşüncelerinizi ve görüşlerinizi bekliyorum. :)

Yere düşen bir çocuk, ortamdakileri kahkaya boğmuşken Franz, alçak ama kararlı bir sesle “Ne kadar da ustalıkla düşüp ve ne kadar da ustalıkla ayağa kalktın sen öyle!” der. Sessizleşir herkes.


Ufacık Bir Not: Bizi Facebook üzerinden takip edebilirsiniz...


Özlem Ekici, Personal Blogger Templates | Blog aa

Levla'nın Not Defteri - Kişisel Blog | Bütün Hakları Saklıdır | Copyright © | 2016 - 2022