Yazılarım E-postana gelsin.

Yaz E-Postanı!
Şairlerden etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Şairlerden etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Nisan 2022 Pazartesi

Alışkanlık - Ümit Yaşar Oğuzcan

Özlem Ekici

Gitgide alışıyorum sana.
Hiçbir alışkanlık bu kadar güzel olamaz
Ellerin ellerimden uzaksa nasıl güçsüzüm bilemezsin
Yanımda olduğun zamanlar;
sigara dumanı gibi ciğerlerime doluyor,
alkol gibi damarlarıma yayılıyorsun
Durmadan başım dönüyor verdiğin hazdan
Alışkanlıklar daima korkutur beni
Düşün ki ben yaşamaya bile alışkın değilim
Kendimi kendime alıştıramadım yıllardır
Fakat şimdi sana alışıyorum
Alıştıkça özlemim artıyor, daha yoğunlaşıyor.
Yalnız içimde garip bir korku var.
Sana alışmaktan değil seni kendime alıştırmaktan korkuyorum
Bir gün sana şimdi verdiklerimden daha güzelini
daha değerlisini verememekten korkuyorum
Bir gün ansızın ölmekten ve seni, bana olan alışkanlığınla
yapayalnız bırakmaktan korkuyorum
Oysaki her zaman ve günün her saatinde
yanında olmalıyım senin bana alışmış olmaktan
pişmanlık duyacağın bir dakikan bile olmamalı
Bütün zamanlarını zamanlarımla karıştırıp
emsalsiz bir zaman bileşiminde yaşatmalıyım seni
Uykularda bile aynı rüyayı görmeliyiz.
Her şeyin ve her zevkin yarısı senin olmalı, yarısı benim
“Bana alış” demeyeceğim nasıl olsa alışacaksın bir gün
Şimdi çirkinliğimde güzellikler bulan gözlerin,
o zaman en güzeli görecek bende! Alışkanlığınla,
sevginle yepyeni bir “ben” yaratacaksın benden!
İlk defa sevilmenin ürpertileri içindeyim inan. Sevgimle
mukayese edebileceğim tek şeyi beni sevmende buldum
Ömrümde kimse bana sevmenin gerekliliğini öğretmedi.
Kimseden sevgisini istemedim, verdiler almadım.
Bencildim bir zamanlar, sevmek benim hakkım diyordum.
Oysaki şimdi bir zamanlar hiç sevmemiş olduğumu
kendi kendime biraz da utanarak itiraf ediyorum.
Asıl büyük sevgiyi seni sevmekte buldum ve sevgim
senin sevginle değerleniyor, ayrı bir anlam kazanıyor
Sevgin olmasaydı değersiz bir cam parçasıydım.
Sevginle bir aynayım şimdi. Bana bakanlar baştanbaşa
seni görecekler içimde
Bir zincirin iki halkasıyız seninle anlıyor musun?
Aynı kadehte karışmış iki içkiyiz.
İki kelimeyiz seninle birbirini tamamlayan.
Her yerde iki olduğumuz için
bir bütün haline geliyoruz durmadan
Alışkanlığım devamlı sana çekiyor beni
Durup durup dudaklarını öpmek geliyor içimden
Saçlarını okşamak geliyor, ellerini tutmak geliyor
Kokunun tenime sindiğini hissediyorum geceleri
Teninin dudaklarımda eridiğini hissediyorum
Boynunun en güzel yerini benden başkası bilemez artık
Seni kimse benim kadar benimle bir bütün olduğuna inandıramaz.
Gitgide bu alışkanlığın içinde kaybolduğumu hissediyorum
Beni yaşadığım zamanın dışına çıkarıyorsun.
Bir gün tarih öncesinde yaşıyoruz , bir gün bulutların üstünde
Uzun süren bir baygınlık sonrasının
o anlatılmaz baş dönmesi içindeyim
Bütün merdivenler birbirine eklendiği zaman
seninle vardığım yüksekliğe erişemez
Açılmış bütün kuyuların derinliği
içimde seni bulduğum yer kadar derin değil
Alışkanlık kozasını ören bir ipekböceği gibi gitgide tamamlıyor bizi.
Emsalsiz bir oluşun içinde yuvarlanıyoruz.
Korkunç bir yangın başladı yüreklerimizde.
Özlem, kıskançlık, arzu ne varsa içimizde hepsi birdenbire tutuştu.
Alev almayan bir yerimiz kalmadı.
Alevlerimiz muhteşem bir kızıllığın içinde yıldızlara kadar uzanıyor.
Hiç bir su, bu ateşi söndüremez artık.
Nehirle, denizler boşalsa üstümüze hiç sönmeyeceğimizi biliyorum.
Bu yangın biz birer kor haline gelinceye kadar sürecek.
Önce bakışlarımız alıştı birbirine, sonra parmak uçlarımız
Bu oluş tamamlandığı anda yeryüzünde
bizden güçlüsü olmayacak!
En mutlu olduğumuz yerde en güçlü de olacağız seninle
Bu bir sonun değil bir varoluşun başlangıcıdır.
Geçmişteki tüm alışkanlıkların bana alışmanı önleyemez artık


Ümit Yaşar Oğuzcan



11 Nisan 2022 Pazartesi

Yalnız Bir Opera - Murathan Mungan

Özlem Ekici


ölü bir yılan gibi yatıyordu aramızda

yorgun, kirli ve umutsuz geçmişim

oysa bilmediğin bir şey vardı sevgilim

Ben sende bütün aşklarımı temize çektim


imrendiğin, öfkelendiğin

kızdığın ya da kıskandığın diyelim

yani yaşamışlık sandığın

Geçmişim

dile dökülmeyenin tenhalığında

kaçırılan bakışlarda

gündeliğin başıboş ayrıntılarında

zaman zaman geri tepip duruyordu. Ve elbet üzerinde durulmuyordu.

Sense kendini hala hayatımdaki herhangi biri sanıyordun, biraz daha

fazla sevdiğim, biraz daha önem verdiğim.


Başlangıçta doğruydu belki. Sıradan bir serüven, rastgele bir ilişki

gibi başlayıp, gün günden hayatıma yayılan, büyüyüp kök salan ,

benliğimi kavrayıp, varlığımı ele geçiren bir aşka bedellendin.

Ve hala bilmiyordun sevgilim

Ben sende bütün aşklarımı temize çektim

Anladığındaysa yapacak tek şey kalmıştı sana

Bütün kazananlar gibi

Terk ettin



      Yaz başıydı gittiğinde. Ardından, senin için üç lirik parça

yazmaya karar vermiştim. Kimsesiz bir yazdı. Yoktun. Kimsesizdim.

Çıkılmış bir yolun ilk durağında bir mevsim bekledim durdum.

      Çünkü ben aşkın bütün çağlarından geliyordum.


      

      Sanırım lirik sözcüğü en çok yüzüne yakışıyordu

      yüzündeki kuşkun kedere, gür kirpiklerinin altından

      kısık lambalar gibi ışıyan gözlerine

      çerçevesine sığmayan

      munis, sokulgan, hüzünlü resimlerine

      lirik sözcüğü en çok yüzüne yakışıyordu


      

      Yaz başıydı gittiğinde. Sersemletici bir rüzgar gibi geçmişti

Mayıs. Seni bir şiire düşündükçe kanat gibi, tüy gibi, dokunmak gibi

uçucu ve yumuşak şeyler geliyordu aklıma. Önceki şiirlerimde hiç kullanmadığım bu sözcük usulca düşüyordu bir kağıt aklığına, belki de

ilk kez giriyordu yazdıklarıma, hayatıma.

      Yaz başıydı gittiğinde. Bir aşkın ilk günleriydi daha. Aşk mıydı,

değil miydi? Bunu o günler kim bilebilirdi? "Eylül'de aynı yerde ve

aynı insan olmamı isteyen" notunu buldum kapımda. Altına saat: 16.00

diye yazmıştın, ve saat 16.04'tü onu bulduğumda.

    

Daha o gün anlamalıydım bu ilişkinin yazgısını

      Takvim tutmazlığını

      Aramızda bir düşman gibi duran

      Zaman'ı

      Daha o gün anlamalıydım

      Benim sana erken

      Senin bana geç kaldığını



      Gittin. Koca bir yaz girdi aramıza. Yaz ve getirdikleri.

Döndüğünde eksik, noksan bir şeyler başlamıştı. Sanki yaz, birbirimizi görmediğimiz o üç ay, alıp götürmüştü bir şeyleri hayatımızdan, olmamıştı, eksik

kalmıştı.

      Kırılmış bir şeyi onarır gibi başladık yarım kalmış

arkadaşlığımıza. Adımlarımız tutuk, yüreğimiz çekingen, körler gibi tutunuyor, dilsizler gibi bakışıyorduk.

      Sanki ufacık birşey olsa birbirimizden kaçacaktık.


Fotoromansız, trüksüz, hilesiz, klişesiz bir beraberlikti bizimki.

Zamanla gözlerimiz açıldı, dilimiz çözüldü güvenle ilerledik birbirimize.


Gittin.şimdi bir mevsim değil, koca bir hayat girdi aramıza. Biliyorum ne sen dönebilirsin artık, ne de ben kapıyı açabilirim sana.



      Şimdi biz neyiz biliyor musun?

      Akıp giden zamana göz kırpan yorgun yıldızlar gibiyiz.

      Birbirine uzanamayan

      Boşlukta iki yalnız yıldız gibi

      Acı çekiyor ve kendimize gömülüyoruz

      Bir zaman sonra batık bir aşktan geriye kalan iki enkaz olacağız yalnızca

      Kendi denizlerimizde sessiz sedasız boğulacağız

      Ne kalacak bizden?

      bir mektup, bir kart, birkaç satır ve benim su kırık dökük şiirim

      Sessizce alacak yerini nesnelerin dünyasında

      Ne kalacak geriye savrulmuş günlerimizden

      Bizden diyorum, ikimizden

      Ne kalacak?


      Şimdi biz neyiz biliyor musun?

      Yıkıntılar arasında yakınlarını arayan öksüz savaş çocukları

gibiyiz. Umut ve korkunun hiçbir anlam taşımadığı bir dünyada bir

şey bulduğunda neyi, ne yapacağını bilemeyen çocuklar gibi.

      Artık hiçbir duygusunu anlamayan çocuklar gibi

      Ve elbet biz de bu aşkla büyüyecek

      Her şeyi bir başka aşka erteleyeceğiz


      kış başlıyor sevgilim

      hoşnutsuzluğumun kışı başlıyor

      bir yaz daha geçti hiçbir şey anlamadan

      oysa yapacak ne çok şey vardı

      ve ne kadar az zaman  

      kış başlıyor sevgilim

      iyi bak kendine

      gözlerindeki usul şefkati

      teslim etme kimseye, hiçbir şeye

      upuzun bir kış başlıyor sevgilim

      ayrılığımızın kışı başlıyor

      Giriyoruz kara ve soğuk bir mevsime.


      

      Kitaplara sarılmak, dostlarla konuşmak, yazıya oturup sonu

gelmeyen cümleler kurmak, camdan dışarı bakıp puslu şarkılar mırıldanmak...


      Böyle zamanlarda her şey birbirinin yerini alır

      çünkü her şey bir o kadar anlamsızdır

      içinizdeki ıssızlığı doldurmaz hiçbir oyun

      para etmez kendinizi avutmak için bulduğunuz numaralar

      Bir aşkı yaşatan ayrıntıları nereye saklayacağınızı bilemezsiniz

çıplak bir yara gibi sızlar paylaştığınız anlar, eşyalar

      gözünüzün önünde durur birlikte yarattığınız alışkanlıklar

      korkarsınız sözcüklerden, sessizlikten de; bakamazsınız aynalara,

çağrışımlarla ödeşemezsiniz

      dışarıda hayat düşmandır size

      içeride odalara sığamazken siz, kendiniz

      Bir ayrılığın ilk günleridir daha

      Her şey asılı kalmıştır bitkisel bir yalnızlıkla


      Gün boyu hiçbir şey yapmadan oturup

      kulak verdiğiniz saatin tiktakları

      kaplar tekin olmayan göğünüzü

      geçici bir dinginlik, düzmece bir erinç

suyu boşalmış bir havuz, fişten çekilmiş bir alet kadar tehlikesiz

      bakınıp dururken duvarlara

      boş bir çuval gibi, çalmayan bir org gibi, plastik bir çiçek, unutulmuş bir oyuncak, eski bir çerçeve gibi, hani, unutsam eşyanın gürültüsünü, nesnelerin dünyasında kendime bir yer bulsam, dediğimiz zamanlar gibi

      kendimizin içinden yeni bir kendimiz çıkarmaya zorlandığımız anlar

gibi

      yeni bir iklime, yeni bir kente, bir tutukluluk haline, bir trafik

kazasına, başımıza gelmiş bir felakete, işkenceye çekilmeye, ameliyata

alınmaya

      kendimizi hazırlar gibi

      yani dayanmak ve katlanmak için silkelerken bütün benliğimizi

      ama öyle sessiz baktığımız duvarlar gibi olmaya çalışırken,

      ve kazanmış görünürken derinliğimizi

      Ne zaman ki, yeniden canlanır bağışlamasız belleğimizde

      bir anın, yalnızca bir anın bütün bir hayatı kapladığı anlar

o tiktaklar kadar önemsiz kalır şimdi

      hayatımıza verdiğimiz bütün anlamlar



      denemeseniz de, bilirsiniz

      hiç yakın olmamışsınızdır intihara bu kadar

    


      Bana Zamandan söz ediyorlar

      Gelip size Zamandan söz ederler

Yaraları nasıl sardığından, ya da her şeye nasıl iyi geldiğinden. Zamanla ilgili bütün atasözleri gündeme gelir yeniden. Hepsini bilirsiniz zaten, bir ise yaramadığını bildiğiniz gibi. Dahası onlar da bilirler. Ama yine de güç verir bazı sözler, sözcükler,

      öyle düşünürler.

      Bittiğine kendini inandırmak, ayrılığın gerçeğine katlanmak, sırtınızdaki hançeri çıkartmak, yüreğinizin unuttuğunuz yerleriyle yeniden

karşılaşmak kolay değildir elbet. Kolay değildir bunlarla baş etmek,

uğruna içinizi öldürmek. Zaman alır.

      Zaman

      Alır sizden bunların yükünü

      O boşluk dolar elbet, yaralar kabuk bağlar, sızılar diner, acılar

dibe çöker. Hayatta sevinilecek şeyler yeniden fark edilir. Bir

yerlerden

bulunup yeni mutluluklar edinilir.

      O boşluk doldu sanırsınız

      Oysa o boşluğu dolduran eksilmenizdir


      gün gelir bir gün

      başka bir mevsim, başka bir takvim, başka bir ilişkide

      o eski ağrı

      ansızın geri teper.

      Dilerim geri teper. Yoksa gerçekten

      Bitmişsinizdir.


      Zamanla  yerleşir yaşadıkların, yeniden konumlanır, çoğalır, anlamları

      önemi kavranır. Bir zamanlar anlamadan yaşadığın şey, çok sonra değerini  

      kazanır. Yokluğu derin  ve sürekli bir sızı halini alır.


      Oysa yapacak hiçbir şey kalmamıştır artık

      Mutluluk geçip gitmiştir yanınızdan

      Herşeye iyi gelen Zaman sizi kanatır



      ölmüş saadeti karşılaştır yaşayan mutsuzlukla

      günlerin dökümünü yap

      benim senden, senin benden habersiz alıp verdiklerini

      kim bilebilir ikimizden başka?

      sözcüklerin ve sessizliklerin yeri iyi ayarlanmış

bir ilişkiyi, duyguların birliğini, bir aşkı beraberlik haline getiren

      kendiliğindenliği

      yani günlerimiz aydınlıkken kaçırdığımız her şeyi

      bir düşün

      emek ve aşkla güzelleştirilmiş bir dünya

      şimdi ağır ağır batıyor ve yokluğa karışıyor orada

ölmüş saadeti karşılaştır yaşayan mutsuzlukla

      Bunlar da bir ise yaramadıysa

      Demek yangında kurtarılacak hiçbir şey kalmamış aramızda



      Bu şiire başladığımda nerde,

      şimdi nerdeyim?

      solgun yollardan geçtim. Bakışımlı mevsimlerden

      ikindi yağmurlarını bekleyen

      yaz sonu hüzünlerinden

      gün günden puslu pencerelere benzeyen gözlerim

      geçti her çağın bitki örtüsünden

      oysa şimdi içimin yıkanmış taşlığından

      bakarken dünyaya

      yangınlarda bayındır kentler gibiyim:

      çiçek adlarını ezberlemekten geldim

eski şarkıları, sarhoşların ve suçluların

      unuttuklarını hatırlamaktan

      uzak uzak yolları tarif etmekten

      haydutluktan ve melankoliden

      giderken ya da dönerken atlanan eşiklerden

      Duyarlığın gece mekteplerinden geldim

      Bütünlemeli çocuklarla geçti

      gençliğimin rüzgara verdiğim yılları

      dokunmaların ve içdökmelerin vaktinden geldim.


      Bu şiire başladığımda nerde,

      şimdi nerdeyim?

      yaram vardı. bir de sözcükler

      sonra vaat edilmiş topraklar gibi

      sayfalar ve günler

      ışık istiyordu yalnızlığım

      Kötülükler imparatorluğunda bir tek şiir yazmayı biliyordum

      İlerledikçe... Kaybolup gittin bu şiirin derinliklerinde

                     Aşk ve Acı usul usul eriyen bir kandil gibi söndü

                     daha şiir bitmeden. Karardı dizeler.

      Aşk... Bitti. Soldu şiir.

      Büyük bir şaşkınlık kaldı o fırtınalı günlerden



      Daha önce de başka şiirlerde konaklamıştım

      Ağır sınavlar vermiştim değişen ruh iklimlerinde

      Aşk yalnız bir operadır, biliyordum: Operada bir gece

      uyudum, hiç uyanmadım.

      barbarların seyrettiği trapezlerden geçtim

      her adımda boynumdan bir fular düşüyordu

      el kadar gökyüzü mendil kadar ufuk

      birlikte çıkılan yolların yazgısıdır:

      eksiliyorduk

      mataramda tuzlu suyla, oteller kentinden geldim

      her otelde biraz eksilip, biraz artarak

      yani çoğalarak

      tahvil ve senetlerini intiharla değiştirenlerin

      birahaneler ve bankalar üzerine kurulu hayatlarında

      ağır ve acı tanıklıklardan

      geçerek geldim. Terli ve kirliydim.

Sonra tımarhanelerde tımar edilen ruhum

      maskeler ve çiçekler biriktiriyordu

      linç edilerek öldürülenlerin hayat hikayelerini de...

      korsan yazıları, kara şiirleri, gizli kitapları

      ve açık hayatları seviyordu.

      Buraya gelirken

      uzun uzak yollar için her menzilde at değiştirdim

      atlarla birlikte terledim yolları ve geceleri

      ödünç almadım hiç kimseden hiçbir şeyi

      çıplak ve sahici yaşayıp çıplak ve sahici ölmek için

      panayır yerleri... panayır yerleri...

      ölü kelebekler... ölü kelebekler...

      sonra dünyanın bütün sinemalarında bütün filmleri seyrettim.

      Adım onların adının yanına yazılmasın diye

      acı çekecek yerlerimi yok etmeden

      acıyla baş etmeyi öğrendim.

      Yoksa bu kadar konuşabilir miydim?

      

      ipek yollarında kuzey yıldızı

      aşkın kuzey yıldızı

      sanırsın durduğun yerde

      ya da yol üstündedir

      oysa çocukluktan kalma gökyüzünde hileli zar

      ölü yanardağlar, ölü yıldızlar

      ve toy yaşın bilmediği hesap: ışık hızı


      AŞKIN BİR YOLU VARDIR

      HER YAŞTA BAŞKA TÜRLÜ GEÇİLEN

      AŞKIN BİR YOLU VARDIR

      HER YAŞTA BİRAZ GECİKİLEN

      gökyüzünde yalnız bir yıldız arar gözler

      gözlerim

      aşkın kuzey yıldızıdır bu

      yazları daha iyi görülen

      Ben, öteki, bir diğeri ona doğru ilerler

      ilerlerim

      zamanla anlarsın bu bir yanılsama

      ölü şairlerin imgelerinden kalma

      Sen de değilsin. O da değil

      Kuzey yıldızı daha uzakta

      yeniden yollara düşerler

      düşerim

      bir şiir yaşatır her şeyi yaşamın anlamı solduğunda

      ben yoluma devam ederim. Bitmemiş bir şiirin ortasında

      Darmadağınık imgeler, sözcükler ve kafiyeler

      yaşamsa yerli yerinde

      yerli yerinde her şey


      şimdi her şey doludizgin ve çoğul

      şimdi her şey kesintisiz ve sürekli bir devrim gibi

      şimdi her şey yeniden

      yüreğim, o eski aşk kalesi

      yepyeni bir mazi yarattı sözcüklerin gücünden



      Dönüp ardıma bakıyorum

      Yoksun sen

      Ey sanat! Her şeyi hayata dönüştüren


Murathan Mungan

21 Mart 2021 Pazar

Gül - Cemal Süreya

Özlem Ekici

 

Gülün tam ortasında ağlıyorum
Her akşam sokak ortasında öldükçe
Önümü arkamı bilmiyorum
Azaldığını duyup duyup karanlıkta
Beni ayakta tutan gözlerinin

Ellerini alıyorum sabaha kadar seviyorum
Ellerin beyaz tekrar beyaz tekrar beyaz
Ellerinin bu kadar beyaz olmasından korkuyorum
İstasyonda tiren oluyor biraz
Ben bazan istasyonu bulamayan bir adamım

Gülü alıyorum yüzüme sürüyorum
Her nasılsa sokağa düşmüş
Kolumu kanadımı kırıyorum
Bir kan oluyor bir kıyamet bir çalgı
Ve zurnanın ucunda yepyeni bir çingene

 

Cemal Süreya 

 

12 Şubat 2021 Cuma

Kar Yangını - Edip Cansever

Özlem Ekici

Neden bu kadar kar, bu kadar yıl, bu kadar yağış?
Bu kadar uzaklardan nedir bu kadar gelen?
Bir uzun çan kulesi bembeyaz Samatya'da
Bir oğlan bir martıyla upuzun seviştiğinden
Yaslı bir kadın gibi gözleri kendine bakan,
Kendine baktıkça da çocukları olan hüzünden. 

*

Belki bir söz yığını, yıllar var konuşulmamış,
Çıkarlar kar yangını her biri duyduğu yerden,
Yüzleri, saçlarıyla, bir de gözbebekleri,
Asılırlar boşluğa çocuksu seslerinden,
Birtakım dünyalarla önce ve güzel
Kış güneşi, sarmaşık, kim ne anlıyor sanki ölümden? 

*

O yanık ikindiler, sonrasız loş gecelerden,
Üstlerinde bir sürü çocuk gözleri.
Tutuşurlar ne zaman karların ateşinden
Bir ölüm kadar şaştığımız onlar ve kendileri
Yani bu dünyanın en yılgın havarileri
Orada çan kulesi bembeyaz öldüğünden... 


Edip Cansever


18 Eylül 2020 Cuma

Sesindeki Güneş - Aziz Nesin

Özlem Ekici

 

Ellerin güneş dolu geldin

Eteğin güneş dolu

Kucak dolusu güneş

Dudaklarında göğüslerinde getirdin güneşi

Saçlarında gözlerinde güneş

Gülüşün güneş güneş

Güneşi öptüm sesinde

Yüreğim akkora döndü

Sapasaydam kesildim güneşinden


Sen gelmezsen kış geliyor

Soğuyup donuyor güneşim

Buz tutmuş içim dışım

Cam gözlerimde donuk gözyaşım

Buzul çağını getirir gidişin

Sesten sese koşsam da senin değil

Sesini gönder hiç olmazsa

Bende donan yokluğunu

Isıtsın sesindeki güneş


Aziz Nesin

29 Mayıs 2020 Cuma

Uçurum - Şükrü Erbaş

Özlem Ekici

Yeni yeni anlıyorum
Yaşarken ölümünü düşünüp de
Ağlayan annem…

Seni sevincin hanesinden
Düşüren dünya
Başladı beni de bir kenara atmaya.

Işık çekiliyor yalım yalım
Sular değiştirdi yatağını
Yeni dallar buldu rüzgâr kendine.

Kime elimi uzatsam aşk diye
Kesiyor yollarımı
Kalbimle tenim arasındaki uçurum.

Ölüm alıştırıyor usul usul kendine
Alarak elimden dünya sevinçlerini
Ne kadar haklıymışsın anne…

14 Nisan 2020 Salı

Geceye Şarkı - Georg Trakl

Özlem Ekici



Bir nefesin gölgesinden doğma bizler
Dolanıp durmaktayız terk edilmişliklerde
Bizler, yani sonrasızlıkta yitirilenler,
Kurbanlarız, adandıklarımızı bilmezcesine.
Dilenciyiz sanki, yok benim diyebileceğimiz,
Kapalı kapılar önünde birikmiş delileriz.
Körler gibi kulak kabartmışız, içinde
Fısıltılarımızın yitip gittiği sessizliğe.
Hedefi olmayan yolcularız bizler,
Bulutlarız, rüzgârlarda dağılan,
Ya da ölümün soluğunda üşüyen çiçekler,
Yerimizden kopartılmayı beklemekteyiz.


2
Varsın, son acılar da somutlaşsın bende,
Savunmuyorum kendimi, ey karanlık güçler.
En büyük sessizliğin yolu sizlerden geçer,
O yoldan yürürüz en serin gecelere.
Soluğunuzla daha sesli alevlere boğmaktasınız beni,
Sabır! Yıldızlar kora dönüşürken, düşler kaymakta
Bize adlarını söylemekten kaçınan diyarlara,
Oralara ancak feda edersek girebiliriz düşlerimizi.


3
Sen ey kapkara yürek, ey karanlık gece,
Kimdir yansıtan, en kutsal zeminlerinizi,
Ve kötücülüğünüzün son vadilerini?
Acılarımız karşısında donup kalmış maske -
Acılarımız ve hazlarımız karşısında
Taştan bir gülümseme boş maskenin dudaklarında
Bir kaya, bütün ölümlülerin çarpınca kırıldığı,
Üstelik varlığı bize bile kapalı.
Ve sonra dikildiğinde karşımıza bir yabancı düşman,
Alaylarıyla aşağılayarak ölesiye didinmemizi,
O zaman daha bir hüzünlü olur şarkılarımız ezgileri
İçimizde ağlayan ise kalır anlaşılamadan.


4
Sensin, sarhoşluğu geçiren Şarap,
Ben, şimdi güzel danslarla kanamaktayım
Ve taçlandırmak zorundayım acımı çiçeklerle!
Bağrındaki en derin anlamın istediği buysa, ey gece!
Kucağındaki bir arpın telleriyim sanki,
Ve son acılarım uğruna şimdi
Senin karanlık şarkın boğuşmakta yüreğimde,
Beni ölümsüz kılıp, bir şişe çevirmekte.


5
Bu huzur - ey derin huzur!
Yok artık dini bütün çan sesleri,
Sen, ey acıların tatlı anası, sen -
Barışın, sanki ölümün enginliği.
Sar o serin ve sevecen ellerinle,
Sar bütün yaraları -
Böylece içten kanasınlar yalnızca -
Sen, ey  acıların tatlı anası!



Bırak, suskunluğum senin şarkın olsun!
Ne ifade edebilir ki fısıldayışları sana,
Hayatın bahçesinden ayrılmış bir yoksulun?
Bırak, hiç adın olmasın iç dünyamda -
Ruhumda oluşmuş, ama düşlerden yoksun,
Artık sesi kalmamış bir çan gibi,
Tatlı gelini acılarımın,
Ve uykularımın sarhoş gelinciği.



Toprakta ölüşlerini duydum çiçeklerin,
Ve havuzların sarhoş yakınmalarını,
Bir de çanların söylediği bir şarkıyı,
Gece, ve fısıldayan bir soru;
Ve bir yürek - yaralanmış ölesiye,
Yoksul günlerinin ötesinde.


8
Suskundu karanlık, beni söndürdüğünde,
Gün ortasında ölü bir gölgeydim -
O zaman çıkıp mutlulukların evinden
Yürüdüm gecenin derinliklerine.
Şimdi bir gölge oturmakta yüreğimde,
Bir gölge, hissetmeyen günün çoraklığını -
Ve dikenler gibi sana doğrulup gülümseyen,
Senden, yalnız senden yana, ey gece!



Ey gece, acılarımın önündeki dilsiz kapı,
Gör artık bu karanlık yara izinin kanadığını
Ve kabından taşmak üzere olduğunu çektiklerimin!
Ey gece, ben hazırım artık!
Ey gece, unutmuşluğun bahçesi, darmaduman,
Yoksulluğumun dünyaya kapalı ihtişamında,
Salkımlarla, dikenli çelenkler de solmakta,
Gel, ey en yüce zaman!


10 
Bir zamanlar gülmüştü içimdeki şeytan.
Ben, bir ışıktım parıltılı bahçelerde,
Oyunlarla dansların eşliğinde,
Bir de aşkın şarabı, başımı uyuşturan.
Bir zamanlar ağlamıştı içimdeki şeytan.
Ben, bir ışıktım sancılı bahçelerde,
Kadere boyun eğişin eşliğinde,
Parıltısıyla, yoksulluğun evini nura boğan.
Şimdi ağlamadığına ve gülmediğine göre o şeytan,
Yitip gitmiş bir gölgeyim bahçelerde
Ve ölüm karası eşliğinde,
Boş gece yarısının  sessizliğiyle dolaşan.


11 
Zavallı gülümsemem sana ulaşma çabasında,
Hıçkıran şarkım ise yitip gitmekte karanlıkta.
Artık yolumun sonuna varmak, tek istediğim.
Bırak gireyim senin tapınağına.
Bir zamanlar ki gibi, çılgınca ve dindarca
Ve sessiz bir duayla önünde eğileyim.

12 
Geceyarısının derinliğinde, sen
Ölü bir sahilin suskun denizin yanında,
Ölü  bir sahil: Bir daha asla!
Gece yarısının derinliğinde, sen
Gece yarısının derinliğinde, sen
Gökkubbesin, bir zamanlar yıldızının parladığı,
Bir Gökkubbe, artık hiç bir Tanrı'nın çiçek açmadığı.
Gece yarısının derinliğinde, sen
Gece yarısının derinliğinde, sen
Döllenmeden kalansın sıcak bir rahimde,
Ve hiç can bulamamış, öylece!
Gece yarısının derinliğinde, sen

Georg Trakl

Çeviri: Ahmet CEMAL


1 Nisan 2020 Çarşamba

Müsveddeler - Didem Madak

Özlem Ekici



“Tekirdir tekerlenir bir saranı bulunmaz”
diyen o adama....

1-
Anlatarak bitiriyorum hayatımı
Bilmiyorum başka nasıl bitirilir bir hayat
Bir çiçek çizdim bu akşam avcuma
İsmini her şey koydum.
Simli ojeler sürdüm yalnızlıktan sıkıldığımdan.
Müsveddesi gibi şimdi tırnaklarım
Yıldızlı bir gecenin.

Yıl 2000
Tekke ve zaviyeleri kapatıldı kalbimin
Tombul güvercinler dolaşırdı kiremit çatısında
Bulutlar akardı paçalarından, uğuldarlardı.
Kuşların şarkılarından anlarım.
Kimse hayra yormaz beni
Kuşbaz ve uçmaya meraklı, 
Ütüsüz giyerim karabasanlarımı
Sakarım, sık sık çarpar deviririm yazgımı
İçimdeki suyu döktükten sonra işte, ondan sonra
Şikayetim yok, rahatım.
Taşralı ve safım.
Yağmurda unutulmuş bir Tanrı’yla ahbabım
Balkonda asılı kalır günlerce gökkuşağım, 
Deterjan reklamına çıkacağız biz ikimiz Tanrı’yla
Ben böğürtlen lekeli çocuğu oynayacağım, 
O kirli beyaz gömleğim.
Ah bir de şu gömleğe, göynek diyecek kadar 
Cesur olaydım.

Teyzem öldü.
Kırkı yeni çıktı
En iyi hikayeleri ölüler anlatır
Ölülerin anlattığı hikayeler
İnşirah suresi gibi insanı ayartır

Kırmızı günleriyim ben takvimlerin
Okullar tatil oluyor ben söz konusu olduğumda
Şeker istemeye geliyor çocuklar.
Oyun oynuyoruz, 
Sağlam bir halatla çekiyorum acıyı kendime doğru.
Siyah iş günleri müdahale ediyor hayatıma
Mor bir köşe yastığı gibi isyankar oturmak istiyorum, 
Ben oysa divanın en ucunda.
Çorba pişirmek istiyorum, 
Sonra kalkıp ekmek kızartmak, 
Bıçağın ucuyla kazımak aşkı fazla kızardığında.
Söyleyin ateşe, 
Ruhunu üflemesin benden gayrısına.
Çiçek silindi bu sabah ellerimi yıkadığımda
“Ellerim bomboş...”
Kötü şiirlerden koru beni Tanrım
Amin!

2-
Bir şaşkınlık şarkısı olarak besteliyorum aşkı
Kaprisli notalar, huysuz sololarla
Bekçisi olmayan geceler denk geliyor bana, 
Çaresiz bekliyorum, 
Düdük çalıyorum, 
İki el ateş ediyorum havaya.
Gecenin bir yarısı oturup ağlıyorum bir çocuk parkında
Ulumak gibi ağlıyorum
Köpekler koşuyor sağımda solumda
Tanrım! 
Diyorum sadece
Başka bir şey diyemiyorum zaten o an.
İyi niyetli ve sevimli bir kızdan kalanlar
Sallanıyor durmadan boş salıncaklarda
“Üzgünüm” diyor, 
Bir mutluluk şiiri yazamam bu saatten sonra!

Yoksul çocuğuydun sen benim 23 Nisan sabahımın
Şiir okutmadım sana, folklor oynatmadım.
Yoksulluk diyorum, 
O an, 
Ucuz lafların çalılarına takılıyor şiirimin elbiseleri.
Sen tuz ol en iyisi sevgilim
Ben ekmekle duruma müdahale edeyim.
Bırak hazır soyunmuşken
Kuru öksürüğüne elma kabuğu ve tarçın tavsiye edeyim.
Tasfiye ettiler beni kediler aralarından
Yar olmaz bundan sonra sarmandan sana.
Beni tasfiye ve tavsiye arasındaki karışıklıkta
Müsait bir yerde bırak sevgilim.
Hem otuzumu geçtim azıcık
Gerisini ben yürürüm artık.
Çizgili olsun, buruşsun yüzü, 
Şiirlerim için yaşlanma etkilerini geciktirici krem kullanmayacağım.

Yokuş aşağı şarkımı söylerdim, sarhoş
“Kanatlarım vardır benim uçarım”
Koşup kaşe kabanından yakalardın uyduruk şarkılarımı
Ne çok ısıttın beni, 
Ne çok ısıttım seni, 
Buruştu ve kirlendi
23 Nisan’da takılan simli ve tül kanatlarım
Kurtulamadım, üstümde kaldı.
Ben sevgilim...
Bir çocuk bayramı gibi yaşamak isterdim her aşkı
Cezaya kaldım.
Bir mutluluk şiiri yazamamaktan dolayı
İmlamı iyice bozsam da farketmez artık.
Kime ne “de-da”ları ayırmasam? 
Noktalarda durmasam, 
Bir ünleme koşsam yalnızca, 
Sonu uçmak olan çığlığa.
Kime ne anlatarak bitirsem hayatımı? 
Ölümüme de bir şiir yamar nasıl olsa birileri artık.

3-
Bazı vakitler tren geçiyor evin yakınından
Yaşlanıyorum pencereden her bakışımda
Anna Karenina’yı taklit ediyor zaman, 
Atıyor kendini raylara.
Neden her aşk
Bir kadının cenazesini kaldırır mutlaka.

Sevdiğim adamlar çarpıyor camlarıma
Bir kelebek gibi kocaman, kara
Pervazlarımda kuruyorlar sonra
Begonya tozlanıyor, 
Unutmanın gözyaşları sanki bu tozlar.
Annemin temizlik günleri gibiyim
Yorgun, solgun ve beyaz.
Kardeşim ayağını sallıyor sevdiği şarkılarda
Birini çok sevmek gibiyim
Sütle siliyor tozlarımı kardeşim.
Kestane pişiririz diyoruz sobada
Hayallerimiz çatlıyor sonra, çıtırdıyor, kızarıyoruz.

Bu şiirden bir bölümü attım
Kilometrelerce uzağa
Tavşanlı pijamalarımla balkona çıkıp el salladım ardından
Havaya uçuracaktı şiirimi az daha, 
Attım.
Lokum getirmişti ve kitap, 
Ben ruhunu getirsin istemiştim oysa.
Onu da tam buradan attım.
Ben ne de olsa yakıp yıkanlar listesinde
Ölü yada diri arananlardanım.

Bir Doğuş şarkısı söyletiyorum bazen hayatıma: 
“Aramızda uçurumlar söz konusuyken”
Uçurumlarda tenzilat varken hazır
Uçalım, hadi uçalım
Ben nasıl olsa
Bu müsveddelerin ortasında yalnızım.

Didem Madak


26 Mart 2020 Perşembe

1764 - Emily Dickinson

Özlem Ekici


En hüzünlü ses en tatlı ses
En çılgın ses büyüyen, -
Kuşların sesidir baharda, 
Gece hoş bir tat bırakıp giderken.

Mart'la Nisan arasındaki çizgi-
O büyük sihirli sınır
Ötesinde Yaz, nefes alsa duyulur
Yakınlıkta, kararsızlıklar yaşamaktadır.

Bir zamanlar bizimle eyleşen
Dostları hatırlatır bir bir, 
Ki ayrılığın kara büyüsüyle büyüyen
Hasretleri artık insafsızca derindir.

Yasını tuttuğumuz ne varsa
Hatıra gelir yeniden, 
Ötmesin isteriz kuşlar
Sussun isteriz bu siren.

Bir kulak deşebilir bir kalbi
Bir mızrak kadar kıvrak, 
Keşke kalbe bu kadar tehlikeli
Bir şekilde yakın olmasaydı kulak.

Emily Dickinson


29 Şubat 2020 Cumartesi

Edgar Poe'nun Mezarında - Stephane Mallarme

Özlem Ekici


Tam kendi olunca en sonu ölümsüzlükte,
Şair, yalın kılıç, meydan okuyor çağına.
Ürkmüş dünya, şaşıyor nasıl duymadığına
Ölümün çanlar çaldığını bu garip seste.

İrkildiler duyunca, kör dev gibi, meleğin
Daha saf bir anlam kattığını kaba sözlere,
Dediler: Sarhoş, bir büyü katmıştır içine
O içtiği aşağılık kara kara içkilerin.

Yazıklar olsun! Duygusuz toprak ve buluttan
Bir heykel yoğurmazsa düşüncemiz yaşayan
Pırıl pırıl donansın diye mezarı Poe'nun.

Bir gök belasından arta kalan durgun kaya,
Şu granit bari, gelecekte, karşı kosun
Sürü sürü, kara kanatlı, kör kuşlara.

Stéphane Mallarmé


Çeviri: Erdoğan Alkan


18 Şubat 2020 Salı

Kuşun Ölümü - İsmet Özel

Özlem Ekici

Kuş damdan düşünce 
sarışın bir yürüyüşüdür artık ölümün 
bir yağmurdur açılan kuraklığa 
bir yağmurdur kulübesi nisandan 
ve onun ayaklarına dolanan o gökyüzü 
kansız yüzleridir diri kuşların 
kuş düşünce camdan

kuş düşünce damdan 
kızlar saçlarıyla ölümü düşünürler 
uzun bacaklı tanrılar koşuşur sokaklarda 
kuş öldü herkes mi arıyor 
gençlik mi yürüyor herkese ve mi arıyor 
onun gözlerini satılan çarşılarda 
kuş öldü kanadının altındaki o yara 
yağmurun karanlığını getiriyor geceye 
yağmurun ırmaklarını getiriyor geceye 
kuş öldü 
küçücük bir yorgunluktu ölmeden önce 

öldü, kim ısıtır artık onun ellerini 
suların aynasında üşüyen ellerini 
suların saygısıyla üşüyen ellerini



İsmet Özel

24 Ocak 2020 Cuma

Ofelya - Arthur Rimbaud

Özlem Ekici


Yıldızların uyuduğu, sessiz, kara
Dalgalarda Ofelya iri bir zambak,
Yüzüyor duvaklı, uzanmış sulara...
-Avcı borularının ezgisinde bak.

Bin yıl geçti, Ofelya yine üzgün,
Uzun sularda kefen gibi akıyor.
Bin yıldır, gündüz gece, deli gönlünün
Hüznünü meltem yellerine döküyor.

Açıp sularda salınan tüllerini
Beyaz göğüslerini öpüyor rüzgar,
Söğütler eğmiş omzuna dallarını
Ağlıyor. Uykulu alnında kamışlar.

Yöresinde üzgün nilüferler bazan
Dağıtıyor Ofelya kızılağacın uykusunu,
Bir kanat vuruşuyla dallar yuvadan
-Salıyor yıldızların altın şarkısını.

Sen ey solgun Ofelya, kar gibi güzel! 
Sulara gelin oldun ergen çağlarda! 
-Çünkü Norveç doruklarında esen yel
Acı özgürlüğün tadını öğretti sana:

Savuran bir soluk gür perçemlerini
Büyüyordu düşlerinin akışında; 
Dinliyordun doğanın ezgilerini
Ağacın, gecelerin yakınışında;

Çünkü boğuk sesi çılgın denizlerin
O tatlı, çocuk göğsüne vuruyordu; 
Bir nisan sabahı, yorgun bir atlı senin
Dizlerinde sessizce oturuyordu!

Gök! Aşk! Özgürlük! Bu nasıl düş Deli Kız! 
Güneş vuran kar gibi eriyip gittin; 
Konuşma, sus! Seviyi bizlere dilsiz
O mavi gözlerinle çoktan öğrettin!

-Ve diyor ki Ozan: Aydın gecelerde
Ofelyam çiçekler devşiriyorsun; 
Hep böyle yüz, ak gelinliğinle suda
Dalgalar beşiğini sallayıp dursun.

Arthur Rimbaud


21 Aralık 2019 Cumartesi

Hiçliğin Tadı - Charles Baudelaire

Özlem Ekici


Ey hüzünlü ruhum. 
İhtiyar budala. 
Kanının kanatlarında hırçın bir kıvılcım yanardı, 
Umudun mahmuzu yavaşça dokunsa şaha kalkardın. 
Ey şimdi her adımda derin derin soluyan hasta 
İşe yaramaz beygir 
Uzan olduğun yere dayanmasını bil. 
Sönmeyen yanı var mı dünyanın...

Ruhum, acılarını örtün. 
Ağır mermer tabutlarda uyanacak zamandır. 
Yenilmiş yaralar içindesin kocamış bunak 
Artık ne kavganın tadı 
ne de aşkın dinmeyen fırtınası ulaşmaz sularına. 
Elveda kavalın türküsü 
Flütün iççekici elveda 
Somurtkan ve karanlık kapılarımı çalmayın artık 
Ey hazların derinliği duyumların ateşi elveda..

Ruhum sevgili baharının bitti. 
O çılgın kokuların tükendiği zamandır.. 
Ayaklarımın altında yusyuvarlak dönüyor dünya 
Issız dağların karlı ağzında donmuş bir yolcu derinlere kayıyor 
Geçmişin titreyen eli sazdan örülmüş rüzgarlı kulübesi 
Gerek yok sığınmaya 
Ey her solukta gövdemi yutan zamanın muazzam ürperişi 
Ruhum dünyanın çığlarını çağır. 
Seni sarıp döne döne götürecektir zaman.

Charles Baudelaire

18 Ekim 2019 Cuma

İbrahim - Asaf Halet Çelebi

Özlem Ekici

İbrahim
içimdeki putları devir
elindeki baltayla
kırılan putların yerine
yenilerini koyan kim?

Güneş buzdan evimi yıktı
koca buzlar düştü
putların boyunları kırıldı
İbrahim
güneşi evime sokan kim?

Asma bahçelerinde dolaşan güzelleri
Buhtunnasır put yaptı
ben ki zamansız bahçeleri kucakladım
güzeller bende kaldı
İbrahim
gönlümü put sanıp da kıran kim?


Asaf Halet Çelebi

2 Ekim 2019 Çarşamba

Düşlerde Fener Olmak - Wolfgang Borchert

Özlem Ekici

Ben ölünce
hiç değilse
Bir fener olsam,
kapında dursam,
soluk donuk geceyi
aydınlığa boğsam.

Ya da limanda
gemilerin uyuduğu zamanda
gülüşürken kızlar
uyumasam,
dar kirli bir kanalda
bir yalnıza göz kırpsam.

Daracık bir sokağa
assalar beni
teneke, kırmızı bir fener
bir meyhane önünde
dalgın düşüncelerle
tempo tutup şarkılara
sallansam.

Ya da şöyle bir fener
gözleri büyümüş bir çocuğun yaktığı
duyulup da korkunca çevresinde yalnızlığı
dışarda camlarda
fırtınanın ıslığı
kâbuslar, görüntüler, cinler.

Evet, hiç değilse.
ben ölünce
bir fener olsam,
tek başına geceleri
uykulardayken dünya
gökte ayla senli benli
sohbete dalsam.


Wolfgang Borchert


Çeviren: Behçet Necatigil



Özlem Ekici, Personal Blogger Templates | Blog aa

Levla'nın Not Defteri - Kişisel Blog | Bütün Hakları Saklıdır | Copyright © | 2016 - 2022