Yazılarım E-postana gelsin.

Yaz E-Postanı!
BEN
âcizliği bu kadar âşikârken başı kumda olanlar.. hey ! sen, siz, onlar..! perdelerin arkasına gizlenenler ! ben sizi görüyorum.
7 Temmuz 2017
Oyuncağımı Benden Almayın!
Toprağını kaybetmiş bir dünya, yeşilliği solup gitmiş bir orman, yıldızları sönmüş bir gökyüzü... Tüm bunların bir farkı var mıydı oyuncağını kaybetmiş bir çocuktan? Ve 'mutluyum' dedim geceye. 'Ben mutluyum. Bu sefer mutluluğumu benden alamazsın.'
1 Ocak 2017
ÖZGÜRÜZ(?)
"Ben özgürüm!" diyebiliyor musunuz? Özgür değilsiniz. Sadece zincirleriniz uzun.
2 ARALIK 2016
Dönüp Dönüp Başa Sarmanın Dayanılmaz Ataleti
Çok güzel metinler okudum sanat, edebiyat adına. Çok güzel müzikler dinleyip, çok güzel resimler izledim uzun uzun. İnsanın ürettiği her şeyin önemli olduğuna her zaman inanmaya devam ettim.
20 Aralık 2016

21 Temmuz 2022 Perşembe

Jurnal #25 : İşgal

Özlem Ekici

 

  Bazı satırlarım var, sonunu getiremediğim. Yazıp silmelerim her geçen gün artıyor. Sevgi tek çare midir Levla? Yürüdüğün yollar bilinmezlere çıksa bile mi? Belirsizlik duvarları ördüğün yollar, bilinmezlik şatolarının görkemiyle dolu sokakların, bitmeyen aşkların, bitmeyen hislerin...

  Bir işgal bu benliğimde, beynimde, ruhumda. Önünü alamıyorum, dur durak bilmeden yürüyor zihnimin dar sokaklarında. İnsan sevdiğine küser mi Levla? İnsan bu kadar çok üzülür, bu kadar çok kırılır ve bu kadar çok şanssız olur mu? 

  Yaşadığım her saniyenin çetelesini tuttuğum defterleri yırtıp attığım gün bazı şeylerin sonunun geldiğini hissetmiştim. Bazı şeyler bazen ne kadar çok zorlasan da olmuyor dimi Levla? Eksilen yanlarımız sızlarken bile yaktığımız sigara küllerini dağıtmıyor hışımla, her hareketimiz gibi bu da sessiz, suskun. Neden bu kadar sessiz bir sinema senin hayatın, neden bu kadar suskun harflerin? Bitmeyen nedenler dizisi yapıyorsun hep, cevapları aranmayacak sualler sıralıyorsun da bir çıkıp bağırmıyorsun hala. Neden beni dünyaya getirdin anne? Neden?

  Biraz yorgunum, kıyısında beklediğim yaşamak beni ortasına aldığından beri bazen beklemeyi özlüyorum. Beklediklerimiz geri gelmiyor, gittiğimiz limanlar yerinde kalmıyor, biz bir türlü bu yollardan geçemiyoruz. Özlediğimiz anların hisleri ile uykuya daldığımız gecelerden birinde yine soluklarımız kesilerek irkiliyoruz, kimin adı bu seslendiğimiz? 

"karanlıktım, koyuluğunda kaybolduğum

sığ bir deniz uzanıyordu içimde,

bir gece bir kıvılcım düştü göğüme

o parıltıya koştum önce

sonra o parıltı büyüdü, aydınlattı her yeri

bir çiçek yeşerdi sen gelince."

  Göğümüzün yağmurları yıkadı çehremizi, biz yine bilmediğimiz yolları işgale gelen satırlarımızla emin adımlar attık, bitmeyen sualler sıralayıp dizdik, hasretimizi güneşimize siper edip derin bir soluk aldık. 

"bazen kayıp parçalarını ararmış insanlar,

ben aramazdım, bu kadar parçama hangi eş?"

  Sevmek iyileştirir mi insanı? Levla'nın titreyen sesine benzer mi kalp ritimlerin? Solan çiçeklerimi yeşertip kendi ellerimle kopardığım o dallar bana kızgın mı? 

"en sığ denizler dağılır, yerine kurulurmuş ormanlar

içi titrermiş insanın bir çift dudaktan çıkanlara"


  Yine bir ton saçmalamışız ortaya. İyice sayıyor musun hala? Bitmedi mi hala alacak nefeslerimiz? Biz tutunmayı öğrenemedik ama sayalım. Bu bir...


18 Nisan 2022 Pazartesi

Alışkanlık - Ümit Yaşar Oğuzcan

Özlem Ekici

Gitgide alışıyorum sana.
Hiçbir alışkanlık bu kadar güzel olamaz
Ellerin ellerimden uzaksa nasıl güçsüzüm bilemezsin
Yanımda olduğun zamanlar;
sigara dumanı gibi ciğerlerime doluyor,
alkol gibi damarlarıma yayılıyorsun
Durmadan başım dönüyor verdiğin hazdan
Alışkanlıklar daima korkutur beni
Düşün ki ben yaşamaya bile alışkın değilim
Kendimi kendime alıştıramadım yıllardır
Fakat şimdi sana alışıyorum
Alıştıkça özlemim artıyor, daha yoğunlaşıyor.
Yalnız içimde garip bir korku var.
Sana alışmaktan değil seni kendime alıştırmaktan korkuyorum
Bir gün sana şimdi verdiklerimden daha güzelini
daha değerlisini verememekten korkuyorum
Bir gün ansızın ölmekten ve seni, bana olan alışkanlığınla
yapayalnız bırakmaktan korkuyorum
Oysaki her zaman ve günün her saatinde
yanında olmalıyım senin bana alışmış olmaktan
pişmanlık duyacağın bir dakikan bile olmamalı
Bütün zamanlarını zamanlarımla karıştırıp
emsalsiz bir zaman bileşiminde yaşatmalıyım seni
Uykularda bile aynı rüyayı görmeliyiz.
Her şeyin ve her zevkin yarısı senin olmalı, yarısı benim
“Bana alış” demeyeceğim nasıl olsa alışacaksın bir gün
Şimdi çirkinliğimde güzellikler bulan gözlerin,
o zaman en güzeli görecek bende! Alışkanlığınla,
sevginle yepyeni bir “ben” yaratacaksın benden!
İlk defa sevilmenin ürpertileri içindeyim inan. Sevgimle
mukayese edebileceğim tek şeyi beni sevmende buldum
Ömrümde kimse bana sevmenin gerekliliğini öğretmedi.
Kimseden sevgisini istemedim, verdiler almadım.
Bencildim bir zamanlar, sevmek benim hakkım diyordum.
Oysaki şimdi bir zamanlar hiç sevmemiş olduğumu
kendi kendime biraz da utanarak itiraf ediyorum.
Asıl büyük sevgiyi seni sevmekte buldum ve sevgim
senin sevginle değerleniyor, ayrı bir anlam kazanıyor
Sevgin olmasaydı değersiz bir cam parçasıydım.
Sevginle bir aynayım şimdi. Bana bakanlar baştanbaşa
seni görecekler içimde
Bir zincirin iki halkasıyız seninle anlıyor musun?
Aynı kadehte karışmış iki içkiyiz.
İki kelimeyiz seninle birbirini tamamlayan.
Her yerde iki olduğumuz için
bir bütün haline geliyoruz durmadan
Alışkanlığım devamlı sana çekiyor beni
Durup durup dudaklarını öpmek geliyor içimden
Saçlarını okşamak geliyor, ellerini tutmak geliyor
Kokunun tenime sindiğini hissediyorum geceleri
Teninin dudaklarımda eridiğini hissediyorum
Boynunun en güzel yerini benden başkası bilemez artık
Seni kimse benim kadar benimle bir bütün olduğuna inandıramaz.
Gitgide bu alışkanlığın içinde kaybolduğumu hissediyorum
Beni yaşadığım zamanın dışına çıkarıyorsun.
Bir gün tarih öncesinde yaşıyoruz , bir gün bulutların üstünde
Uzun süren bir baygınlık sonrasının
o anlatılmaz baş dönmesi içindeyim
Bütün merdivenler birbirine eklendiği zaman
seninle vardığım yüksekliğe erişemez
Açılmış bütün kuyuların derinliği
içimde seni bulduğum yer kadar derin değil
Alışkanlık kozasını ören bir ipekböceği gibi gitgide tamamlıyor bizi.
Emsalsiz bir oluşun içinde yuvarlanıyoruz.
Korkunç bir yangın başladı yüreklerimizde.
Özlem, kıskançlık, arzu ne varsa içimizde hepsi birdenbire tutuştu.
Alev almayan bir yerimiz kalmadı.
Alevlerimiz muhteşem bir kızıllığın içinde yıldızlara kadar uzanıyor.
Hiç bir su, bu ateşi söndüremez artık.
Nehirle, denizler boşalsa üstümüze hiç sönmeyeceğimizi biliyorum.
Bu yangın biz birer kor haline gelinceye kadar sürecek.
Önce bakışlarımız alıştı birbirine, sonra parmak uçlarımız
Bu oluş tamamlandığı anda yeryüzünde
bizden güçlüsü olmayacak!
En mutlu olduğumuz yerde en güçlü de olacağız seninle
Bu bir sonun değil bir varoluşun başlangıcıdır.
Geçmişteki tüm alışkanlıkların bana alışmanı önleyemez artık


Ümit Yaşar Oğuzcan



11 Nisan 2022 Pazartesi

Yalnız Bir Opera - Murathan Mungan

Özlem Ekici


ölü bir yılan gibi yatıyordu aramızda

yorgun, kirli ve umutsuz geçmişim

oysa bilmediğin bir şey vardı sevgilim

Ben sende bütün aşklarımı temize çektim


imrendiğin, öfkelendiğin

kızdığın ya da kıskandığın diyelim

yani yaşamışlık sandığın

Geçmişim

dile dökülmeyenin tenhalığında

kaçırılan bakışlarda

gündeliğin başıboş ayrıntılarında

zaman zaman geri tepip duruyordu. Ve elbet üzerinde durulmuyordu.

Sense kendini hala hayatımdaki herhangi biri sanıyordun, biraz daha

fazla sevdiğim, biraz daha önem verdiğim.


Başlangıçta doğruydu belki. Sıradan bir serüven, rastgele bir ilişki

gibi başlayıp, gün günden hayatıma yayılan, büyüyüp kök salan ,

benliğimi kavrayıp, varlığımı ele geçiren bir aşka bedellendin.

Ve hala bilmiyordun sevgilim

Ben sende bütün aşklarımı temize çektim

Anladığındaysa yapacak tek şey kalmıştı sana

Bütün kazananlar gibi

Terk ettin



      Yaz başıydı gittiğinde. Ardından, senin için üç lirik parça

yazmaya karar vermiştim. Kimsesiz bir yazdı. Yoktun. Kimsesizdim.

Çıkılmış bir yolun ilk durağında bir mevsim bekledim durdum.

      Çünkü ben aşkın bütün çağlarından geliyordum.


      

      Sanırım lirik sözcüğü en çok yüzüne yakışıyordu

      yüzündeki kuşkun kedere, gür kirpiklerinin altından

      kısık lambalar gibi ışıyan gözlerine

      çerçevesine sığmayan

      munis, sokulgan, hüzünlü resimlerine

      lirik sözcüğü en çok yüzüne yakışıyordu


      

      Yaz başıydı gittiğinde. Sersemletici bir rüzgar gibi geçmişti

Mayıs. Seni bir şiire düşündükçe kanat gibi, tüy gibi, dokunmak gibi

uçucu ve yumuşak şeyler geliyordu aklıma. Önceki şiirlerimde hiç kullanmadığım bu sözcük usulca düşüyordu bir kağıt aklığına, belki de

ilk kez giriyordu yazdıklarıma, hayatıma.

      Yaz başıydı gittiğinde. Bir aşkın ilk günleriydi daha. Aşk mıydı,

değil miydi? Bunu o günler kim bilebilirdi? "Eylül'de aynı yerde ve

aynı insan olmamı isteyen" notunu buldum kapımda. Altına saat: 16.00

diye yazmıştın, ve saat 16.04'tü onu bulduğumda.

    

Daha o gün anlamalıydım bu ilişkinin yazgısını

      Takvim tutmazlığını

      Aramızda bir düşman gibi duran

      Zaman'ı

      Daha o gün anlamalıydım

      Benim sana erken

      Senin bana geç kaldığını



      Gittin. Koca bir yaz girdi aramıza. Yaz ve getirdikleri.

Döndüğünde eksik, noksan bir şeyler başlamıştı. Sanki yaz, birbirimizi görmediğimiz o üç ay, alıp götürmüştü bir şeyleri hayatımızdan, olmamıştı, eksik

kalmıştı.

      Kırılmış bir şeyi onarır gibi başladık yarım kalmış

arkadaşlığımıza. Adımlarımız tutuk, yüreğimiz çekingen, körler gibi tutunuyor, dilsizler gibi bakışıyorduk.

      Sanki ufacık birşey olsa birbirimizden kaçacaktık.


Fotoromansız, trüksüz, hilesiz, klişesiz bir beraberlikti bizimki.

Zamanla gözlerimiz açıldı, dilimiz çözüldü güvenle ilerledik birbirimize.


Gittin.şimdi bir mevsim değil, koca bir hayat girdi aramıza. Biliyorum ne sen dönebilirsin artık, ne de ben kapıyı açabilirim sana.



      Şimdi biz neyiz biliyor musun?

      Akıp giden zamana göz kırpan yorgun yıldızlar gibiyiz.

      Birbirine uzanamayan

      Boşlukta iki yalnız yıldız gibi

      Acı çekiyor ve kendimize gömülüyoruz

      Bir zaman sonra batık bir aşktan geriye kalan iki enkaz olacağız yalnızca

      Kendi denizlerimizde sessiz sedasız boğulacağız

      Ne kalacak bizden?

      bir mektup, bir kart, birkaç satır ve benim su kırık dökük şiirim

      Sessizce alacak yerini nesnelerin dünyasında

      Ne kalacak geriye savrulmuş günlerimizden

      Bizden diyorum, ikimizden

      Ne kalacak?


      Şimdi biz neyiz biliyor musun?

      Yıkıntılar arasında yakınlarını arayan öksüz savaş çocukları

gibiyiz. Umut ve korkunun hiçbir anlam taşımadığı bir dünyada bir

şey bulduğunda neyi, ne yapacağını bilemeyen çocuklar gibi.

      Artık hiçbir duygusunu anlamayan çocuklar gibi

      Ve elbet biz de bu aşkla büyüyecek

      Her şeyi bir başka aşka erteleyeceğiz


      kış başlıyor sevgilim

      hoşnutsuzluğumun kışı başlıyor

      bir yaz daha geçti hiçbir şey anlamadan

      oysa yapacak ne çok şey vardı

      ve ne kadar az zaman  

      kış başlıyor sevgilim

      iyi bak kendine

      gözlerindeki usul şefkati

      teslim etme kimseye, hiçbir şeye

      upuzun bir kış başlıyor sevgilim

      ayrılığımızın kışı başlıyor

      Giriyoruz kara ve soğuk bir mevsime.


      

      Kitaplara sarılmak, dostlarla konuşmak, yazıya oturup sonu

gelmeyen cümleler kurmak, camdan dışarı bakıp puslu şarkılar mırıldanmak...


      Böyle zamanlarda her şey birbirinin yerini alır

      çünkü her şey bir o kadar anlamsızdır

      içinizdeki ıssızlığı doldurmaz hiçbir oyun

      para etmez kendinizi avutmak için bulduğunuz numaralar

      Bir aşkı yaşatan ayrıntıları nereye saklayacağınızı bilemezsiniz

çıplak bir yara gibi sızlar paylaştığınız anlar, eşyalar

      gözünüzün önünde durur birlikte yarattığınız alışkanlıklar

      korkarsınız sözcüklerden, sessizlikten de; bakamazsınız aynalara,

çağrışımlarla ödeşemezsiniz

      dışarıda hayat düşmandır size

      içeride odalara sığamazken siz, kendiniz

      Bir ayrılığın ilk günleridir daha

      Her şey asılı kalmıştır bitkisel bir yalnızlıkla


      Gün boyu hiçbir şey yapmadan oturup

      kulak verdiğiniz saatin tiktakları

      kaplar tekin olmayan göğünüzü

      geçici bir dinginlik, düzmece bir erinç

suyu boşalmış bir havuz, fişten çekilmiş bir alet kadar tehlikesiz

      bakınıp dururken duvarlara

      boş bir çuval gibi, çalmayan bir org gibi, plastik bir çiçek, unutulmuş bir oyuncak, eski bir çerçeve gibi, hani, unutsam eşyanın gürültüsünü, nesnelerin dünyasında kendime bir yer bulsam, dediğimiz zamanlar gibi

      kendimizin içinden yeni bir kendimiz çıkarmaya zorlandığımız anlar

gibi

      yeni bir iklime, yeni bir kente, bir tutukluluk haline, bir trafik

kazasına, başımıza gelmiş bir felakete, işkenceye çekilmeye, ameliyata

alınmaya

      kendimizi hazırlar gibi

      yani dayanmak ve katlanmak için silkelerken bütün benliğimizi

      ama öyle sessiz baktığımız duvarlar gibi olmaya çalışırken,

      ve kazanmış görünürken derinliğimizi

      Ne zaman ki, yeniden canlanır bağışlamasız belleğimizde

      bir anın, yalnızca bir anın bütün bir hayatı kapladığı anlar

o tiktaklar kadar önemsiz kalır şimdi

      hayatımıza verdiğimiz bütün anlamlar



      denemeseniz de, bilirsiniz

      hiç yakın olmamışsınızdır intihara bu kadar

    


      Bana Zamandan söz ediyorlar

      Gelip size Zamandan söz ederler

Yaraları nasıl sardığından, ya da her şeye nasıl iyi geldiğinden. Zamanla ilgili bütün atasözleri gündeme gelir yeniden. Hepsini bilirsiniz zaten, bir ise yaramadığını bildiğiniz gibi. Dahası onlar da bilirler. Ama yine de güç verir bazı sözler, sözcükler,

      öyle düşünürler.

      Bittiğine kendini inandırmak, ayrılığın gerçeğine katlanmak, sırtınızdaki hançeri çıkartmak, yüreğinizin unuttuğunuz yerleriyle yeniden

karşılaşmak kolay değildir elbet. Kolay değildir bunlarla baş etmek,

uğruna içinizi öldürmek. Zaman alır.

      Zaman

      Alır sizden bunların yükünü

      O boşluk dolar elbet, yaralar kabuk bağlar, sızılar diner, acılar

dibe çöker. Hayatta sevinilecek şeyler yeniden fark edilir. Bir

yerlerden

bulunup yeni mutluluklar edinilir.

      O boşluk doldu sanırsınız

      Oysa o boşluğu dolduran eksilmenizdir


      gün gelir bir gün

      başka bir mevsim, başka bir takvim, başka bir ilişkide

      o eski ağrı

      ansızın geri teper.

      Dilerim geri teper. Yoksa gerçekten

      Bitmişsinizdir.


      Zamanla  yerleşir yaşadıkların, yeniden konumlanır, çoğalır, anlamları

      önemi kavranır. Bir zamanlar anlamadan yaşadığın şey, çok sonra değerini  

      kazanır. Yokluğu derin  ve sürekli bir sızı halini alır.


      Oysa yapacak hiçbir şey kalmamıştır artık

      Mutluluk geçip gitmiştir yanınızdan

      Herşeye iyi gelen Zaman sizi kanatır



      ölmüş saadeti karşılaştır yaşayan mutsuzlukla

      günlerin dökümünü yap

      benim senden, senin benden habersiz alıp verdiklerini

      kim bilebilir ikimizden başka?

      sözcüklerin ve sessizliklerin yeri iyi ayarlanmış

bir ilişkiyi, duyguların birliğini, bir aşkı beraberlik haline getiren

      kendiliğindenliği

      yani günlerimiz aydınlıkken kaçırdığımız her şeyi

      bir düşün

      emek ve aşkla güzelleştirilmiş bir dünya

      şimdi ağır ağır batıyor ve yokluğa karışıyor orada

ölmüş saadeti karşılaştır yaşayan mutsuzlukla

      Bunlar da bir ise yaramadıysa

      Demek yangında kurtarılacak hiçbir şey kalmamış aramızda



      Bu şiire başladığımda nerde,

      şimdi nerdeyim?

      solgun yollardan geçtim. Bakışımlı mevsimlerden

      ikindi yağmurlarını bekleyen

      yaz sonu hüzünlerinden

      gün günden puslu pencerelere benzeyen gözlerim

      geçti her çağın bitki örtüsünden

      oysa şimdi içimin yıkanmış taşlığından

      bakarken dünyaya

      yangınlarda bayındır kentler gibiyim:

      çiçek adlarını ezberlemekten geldim

eski şarkıları, sarhoşların ve suçluların

      unuttuklarını hatırlamaktan

      uzak uzak yolları tarif etmekten

      haydutluktan ve melankoliden

      giderken ya da dönerken atlanan eşiklerden

      Duyarlığın gece mekteplerinden geldim

      Bütünlemeli çocuklarla geçti

      gençliğimin rüzgara verdiğim yılları

      dokunmaların ve içdökmelerin vaktinden geldim.


      Bu şiire başladığımda nerde,

      şimdi nerdeyim?

      yaram vardı. bir de sözcükler

      sonra vaat edilmiş topraklar gibi

      sayfalar ve günler

      ışık istiyordu yalnızlığım

      Kötülükler imparatorluğunda bir tek şiir yazmayı biliyordum

      İlerledikçe... Kaybolup gittin bu şiirin derinliklerinde

                     Aşk ve Acı usul usul eriyen bir kandil gibi söndü

                     daha şiir bitmeden. Karardı dizeler.

      Aşk... Bitti. Soldu şiir.

      Büyük bir şaşkınlık kaldı o fırtınalı günlerden



      Daha önce de başka şiirlerde konaklamıştım

      Ağır sınavlar vermiştim değişen ruh iklimlerinde

      Aşk yalnız bir operadır, biliyordum: Operada bir gece

      uyudum, hiç uyanmadım.

      barbarların seyrettiği trapezlerden geçtim

      her adımda boynumdan bir fular düşüyordu

      el kadar gökyüzü mendil kadar ufuk

      birlikte çıkılan yolların yazgısıdır:

      eksiliyorduk

      mataramda tuzlu suyla, oteller kentinden geldim

      her otelde biraz eksilip, biraz artarak

      yani çoğalarak

      tahvil ve senetlerini intiharla değiştirenlerin

      birahaneler ve bankalar üzerine kurulu hayatlarında

      ağır ve acı tanıklıklardan

      geçerek geldim. Terli ve kirliydim.

Sonra tımarhanelerde tımar edilen ruhum

      maskeler ve çiçekler biriktiriyordu

      linç edilerek öldürülenlerin hayat hikayelerini de...

      korsan yazıları, kara şiirleri, gizli kitapları

      ve açık hayatları seviyordu.

      Buraya gelirken

      uzun uzak yollar için her menzilde at değiştirdim

      atlarla birlikte terledim yolları ve geceleri

      ödünç almadım hiç kimseden hiçbir şeyi

      çıplak ve sahici yaşayıp çıplak ve sahici ölmek için

      panayır yerleri... panayır yerleri...

      ölü kelebekler... ölü kelebekler...

      sonra dünyanın bütün sinemalarında bütün filmleri seyrettim.

      Adım onların adının yanına yazılmasın diye

      acı çekecek yerlerimi yok etmeden

      acıyla baş etmeyi öğrendim.

      Yoksa bu kadar konuşabilir miydim?

      

      ipek yollarında kuzey yıldızı

      aşkın kuzey yıldızı

      sanırsın durduğun yerde

      ya da yol üstündedir

      oysa çocukluktan kalma gökyüzünde hileli zar

      ölü yanardağlar, ölü yıldızlar

      ve toy yaşın bilmediği hesap: ışık hızı


      AŞKIN BİR YOLU VARDIR

      HER YAŞTA BAŞKA TÜRLÜ GEÇİLEN

      AŞKIN BİR YOLU VARDIR

      HER YAŞTA BİRAZ GECİKİLEN

      gökyüzünde yalnız bir yıldız arar gözler

      gözlerim

      aşkın kuzey yıldızıdır bu

      yazları daha iyi görülen

      Ben, öteki, bir diğeri ona doğru ilerler

      ilerlerim

      zamanla anlarsın bu bir yanılsama

      ölü şairlerin imgelerinden kalma

      Sen de değilsin. O da değil

      Kuzey yıldızı daha uzakta

      yeniden yollara düşerler

      düşerim

      bir şiir yaşatır her şeyi yaşamın anlamı solduğunda

      ben yoluma devam ederim. Bitmemiş bir şiirin ortasında

      Darmadağınık imgeler, sözcükler ve kafiyeler

      yaşamsa yerli yerinde

      yerli yerinde her şey


      şimdi her şey doludizgin ve çoğul

      şimdi her şey kesintisiz ve sürekli bir devrim gibi

      şimdi her şey yeniden

      yüreğim, o eski aşk kalesi

      yepyeni bir mazi yarattı sözcüklerin gücünden



      Dönüp ardıma bakıyorum

      Yoksun sen

      Ey sanat! Her şeyi hayata dönüştüren


Murathan Mungan

25 Mart 2022 Cuma

Jurnal #23 : Eksilere Bir Artı

Özlem Ekici

 Bazen bir kenarda oturup izliyor hissine kapılırım. Bunları yaşayan bir başkası ve ben sadece sıradan bir izleyici olduğuma kanaat getiririm. Derinlerimde hissederim ama her yaşadığını, her duyduğuna birlikte kulaklarımızı tıkarız. Danslarımız burukluğumuzda ritimlerini bulurken bir oda dolusu sigara külü bırakırız ardımızda. Sözlerimiz vardır bir hışımla birbirimize verdiğimiz, asla yerine getiremediğimiz. Buseler kondururuz alnımıza, aynalarda saçlarımızı çekiştiririz, umut ederiz, elimizde bir tek o kalmıştır. Sarılırız yastığımıza, köşemize çekiliriz, ağlarken peçeteyi uzatırız, susarken gözlerimiz buluşur, canımız yandığında attığımız kahkahamız çınlatır duvarları, eksilerimizin üzerine bir çizik de biz atarız, artılarımızı tırnaklarımızla kazırız duvarımıza, güleriz. Çok güzel güler yüzlerimiz, gözlerimizde yaşlar birikir ama ağlamayız. Biz umutluyuz, umut dolu kalplerimiz, yükü ağır omuzlarımız çökük, kimseye ait değil gülüşlerimiz, bizim bile olamamışken. 

Bugün de bir çizik atmışım yüzlerimize, düştüğüm o eşikte hep bir yanım ezili kalmış, sessiz çocuklar bırakmışız ardımızda, bir dans tutmuşuz, gülümsüyoruz. Levla eksik, yine suskun, düştüğü yerden dans ederek kalkmış, o ritimle yaşama bağlanmış. Bir şey olsun diye beklemeyi bırakmış, bu bir kabulleniş değil, bir başkaldırı hiç değil. Umutlu yanıma bir serzeniş. 

Minik buseler kondurdum alnıma, saçlarım avuçlarımda, ait olmadığım şehirlerin havaları doluyor ciğerlerime, bir duman üflüyorum, boğuyorum bulutları karanlığıma. Ritmi duy, hisset, adımlarıma ayak uydur, bu dans hiç bitmeyecek. O duvarın bir yanı uçurum, bir yanı dikenli tellerle gerilmiş bir orman. Dik dur, bu dans hiç bitmeyecek. 

Uyuşan parmaklarım, avuç içlerim kızarmış, bu izler niye? Levla susma, çığlıkların deliyor kulaklarımı. Adımlarım birbirine dolanıyor, dengem normal değil, düşeceğim, ama hangi tarafa? 

Bir rüzgar esiyor, o rüyanın içindeyiz şimdi, kuşları görüyorum, denizin uğultulu sesi kayalarda parçalanıyor. Çizme o resmi dedim sana, o yarın başı hiç böyle güzel değil. Saç tutamlarını avuçlayan rüzgar dindirmiyor sızıları, bastırma ellerini böğrüne. Bir sır dökülüyor dudaklarından, maviliklerinde boğulmalı bu denizin. Acılar dinmeli, ağlamamalı çocuklar, çocuk kalanlar, çocuk kalmaya mecbur bırakılanlar. Sessizlik bozulmalı, delirmemelisin böyle, uyuşmamalı bedenin, parmakların yazmamalı acılı kelimeler. İnsanlar hep acıtır mı Levla? Yaşamak hep acı mıdır? Biz yaşamak istiyoruz desek nefes almak daha az mı acıtır ciğerlerimizi? 

Bu ritme ayak uydurmak neden bu kadar zor, neden? Birkaç eksiyi artı yaptık diye mi bu karalanan kağıtlar, üzeri çizilen dörtlükler? Cevapsız sorular bitmiyor, ekledikçe ağırlaşıyor, ağırlaştıkça dengem bozuluyor. 

Bu zarif şeylerle hep burada olmak isterdim Levla, seni hep yüksel diye yaşatmak isterdim. Umutlu yanına bir mısra da ben eklemek isterdim. Sana bakmak bana bakmak gibi, içim burkuluyor, buruk yarınlarım sızlıyor. Bu dansa eşlik edebilmek isterdim, sonsuza kadar, sonumuz olana kadar bu düşüş. 

Göğümden bir meteor gibi düşen bu şey ne Levla? Düştüğü yeri yakan bu şey ne? Bu yangınlar niye? Karanlığımızı kızıla çalan kuşlar mı uçuşuyor artık çevremizde? Çiziklerimiz niye derinleşti bu kadar?

"yine bir kıyıda ritim tutmuşuz
ikide bir gezen bir yolcu gibi zihnimiz
bir çığlık yankılanıyor duvarında
bu dansın üçte biri beş kat düşmüşlerin
eşlik etmeli buna tanrı."

Yine denizlerimiz kadar dalgalı düşüncelerimiz, bir ton saçmalamışız ortaya böyle. İyice sayıyor musun hala? Biz daha tutunamadan bitecek değil mi nefeslerimiz? Denizde gülüşünü izlemeyi sevdim.


29 Eylül 2021 Çarşamba

Jurnal #22 : Tahayyül Boşluğu

Özlem Ekici

  Beni orada bekleyen hayatın kıyısında bekliyorum. Hiç olmadığı kadar yaşamaya hevesliyim. Harekete geçmek için beklediğim bir şey de yok aslında. Sadece beklemeyi sever ya bazı insanlar, yalnızca onlardan biriyim. Olup biten her şeyin belki de zamanlaması kötüydü. Ben ne bekleyebildim, ne de bitirebildim. Belki ikisini de becerebilecek bir yaşta değildim. Yine boş sayfalarımı dolduruyorum, anıları saklıyorum. Her şey bir gün bitecek Levla demeyi askıya aldım. Hatta üzerini karalıyorum gördüğüm yerde. Yaşamak istiyorum, dolu dolu söylüyorum bu iki kelimeyi; yaşamayı bir ağız dolusu istiyorum.

 Yaşamaya başladığımızda ölmeye de başlarız demiş Simone de Beauvoir; sanırım bunun zamanı geldi. Öfkemi arzuya dönüştürüyorum. Ruhumla yaşam arasında bir dansa şahit olacağız. Umarım adımlarına adımlarımı uydurabilirim.

 Bir anın içine her şey sığar. Bir anın içine sığan her şeyi algılayamayız. Öyle anlar oluyor ki hiçbir şey algılanamıyor. Çiçekler gittiği zaman geriye özleri kalıyor. Düşüncelerimin içinde dolanıyorum. Bir kapıyı açıp ötekini kapatır gibi. Önceki benlere uzaktan bakıyorum, yine aynı noktadan geçmeye çalışmadan.
Şimdilik böyle ama olması gereken bu değil. Beş dakika önce konuştuğumuz şeyi unutmayacak kadar önemsemek gerek. Katılaşalım; sonra eriyecek her şey.
Mesela eski hevesler bir süredir yok. Heveslenmeme sebep olan örnekleri kendimce taklit etmiş olacağım bahanesiyle kendimi durdurduğum oldu.

 Bugün yaşamanın ilk günü denebilir. Yoksun hissetmiyorum. Normal de hissetmiyorum. Çünkü normalim o olmuştu artık ama iyi oluyor. Daha ilk günden kendi insanlığıma dair unuttuğum minik ayrıntıları hatırlar gibi oldum. Neydi onlar Levla, şimdi unuttum. İçtiğim sudan bile bir miktar zihnimin bulandığını hissediyorum. Bu içen ben miyim yine? Boş koridorlarımda yürüyen sen misin Levla? Tekrar eski halime dönmeden önce tarafımdan çıkarılması gereken bir ders var.Belki artık biriktire biriktire giderim. Hiç olacak gibi durmasa da(!). Düşünsene, hafta içi okuldan eve gelmişim, yerinde duruyor, ben ona bakıyorum o bana bakıyor. Zaten tüm olumsuzluklardan kaçmak için çok konforlu bir alan yaratması problem. Beni gün içinde yaşanan şeylere karşı daha dayanıksız, daha çabuk sinirlenir yapıyor. Sanırım böyle, çok da emin olamıyoruz. Aslında bir şeyler netleşmişti bugün kafamda. Gelip de bu yazının başına oturunca hepsi uçtu gitti. Yine aynı hikaye; birden yükselen duygular, ve onları yakalayamamak. Yok, bu kez içmiyorum Levla. Bu daha ilk gün, ondan. İyi de bundan bize ne olması da cabası.

 Bazen geriye yalnızca eskiden yapılmış olanlar kalıyor. O zaman anlıyorum ki hiçbir derdim yok. Öyle olmuyor gerçi ama bir anlığına da olsa bunu düşünmek ruhumun sızısını dindiriyor. Kafamın içinde, beynimin sol iç tarafında ufak bir ağrı var. En çok orası kasılıyor demek ki, nefret bölgesi gibi. Belki tümüyle değil de, kısmen. Bir kısmı da belki öfkemdir. Şimdilik bu kısım durmuş da olabilir. SWakin durmam iyi bir şey mi? Herkes önce kendini anlatmak ister, önce onları dinleyip sonra diyeceğimi diyorum. Bunda yanlış bir şey yok. Bir eksiklik, olumsuzluk söylenene kadar yoktur mu demeli.

" unuttuğumuz yerde gece serinliği, kıyılara vurup patlayan dalgada
 egenin sıcak kumunda kuruyup sararmış çalıların arasında dolaştı ruhu
 sessizliğim kendini unutmuş, denizde gülüşünü sevmeyi istedim "

 Kontrollü olmama rağmen bazen sürüklendiğim yerden durup geriye atılıyorum. İşte o zaman olanları anlamlandırmaya gayret ediyorum. Çoğunlukla kendi gibi bırakmaktan yanayım. Öyle içi boş bir boru gibi tınlıyorum yalnızca.

" yineledik geceyi,
 üçte ikisi yedi nesil kedilerin sesi gibi
 inim inim inledi tanrı "


 Yine bir ton saçmalamışız. Sımsıkı tutunacak kaç nefeslik halatımız kaldı Levla? İyice say, biz daha tutunamadan bitecek mi? Dansımızı seyredelim.


23 Eylül 2021 Perşembe

Metaforlar Diyarında Kafka

Özlem Ekici


 Kısa bir süre önce okuduğum ve ikinci kez Haruki Murakami ile tanıştığım bir kitaptan bahsetmeye geldim: Sahilde Kafka.

 Öncelikle kitabın konusundan bahsetmek istiyorum. 15 yaşına giren Kafka Tamura ismindeki bir gencin kendi ayakları üzerinde durmak için (kesinlikle sözde kaldığını belirtmek isterim) evden kaçmasıyla başlıyor garip olaylar zinciri. Kitap boyunca bu gencin kendini arayışını, gerek cinsel kimliği gerek kendinin kim olduğu ve de ailesinin geri kalan üyelerini aramasıyla devam ediyor.
 Murakami'den okuduğum ikinci kitapla birlikte artık Murakami okumayacağımı kesinleştirmiş bulunuyorum. Bunun nedenleri üzerinde durup aslında gerçekten okumayınca bir şey kaybetmediğimizi anlamanıza katkıda bulunmak için bu incelemeyi yazmayı seçtim.

 Öncelikle tabi ki kitapta ilk dikkatimi çeken dil-üslup ve teknik kullanımlarına değineceğim. Murakami, kitap boyunca sade dil kullanımından asla ödün vermiyor, o kadar sade bir dil ki sanki günlük yaşamdan birebir aktarım yapılmış. Sade olduğu kadar da akıcı bir dili var. Buna tempoyu üstlerde tutmasının verdiği katkı büyük elbette. İşin teknik kısmına gelirsek kesinlikle Murakami dersine iyi çalışmış diyebilirim. Yani ne demek istiyorum, kitap boyunca bazı yerlerde temponun düşmeye başladığını göreceksiniz. Tempoyu yükseltmek için ise Murakami bize klasik diyebileceğimiz edebiyat öğelerini öne sürüyor. Örnek vermek gerekirse tempo mu düştü hadi zaman üzerine edebiyat yapalım, oh dur şurada tempo düşer gibi oldu hadi hemen savaş edebiyatı yapalım. Yani ciddi anlamda bir emek var, yazarlık konusunda gerçekten iyi çalışılmış bir kitap var karşımızda(!).

 Bir diğer hususa gelelim, büyülü gerçekçilik akımı. Bu akıma hitap ettiğini duyduğumuz ve de bildiğimiz bir yazarın bu akımla ne yaptığını daha doğrusu ne yapmaya çalıştığını inceleyelim. Büyülü gerçekçilik akımı, sıradışı olanın sıradanlaştırılması ya da sıradışı olanların sıradanlıklar içerisinde verilmesidir diyebiliriz. Bir nevi soyut olan hayal dünyamızı somut olan gerçek dünya içerisinde gerçekleşmiş gibi gösterilmesidir. Tekniği anladığımıza göre kitapta bunu gerçekten iyi kullandığını söyleyebilirim. Yani size metaforlarla örülü bir dünya verirken gerçek dünyaya da dokunmadan bunları harmanlayıp veriyor. Metafor kısmına girdiğimizde ise işler rayından oldukça çıkmış. Metaforlar ve onların sebebi olan diğer metaforlar derken bazı öğelerin neden geldiğini veya ne işe yaradığını çözemiyoruz. Okur olarak "Yahu bu ne işe yarıyor şimdi?" sorusunu sık sık sordum. Bazı yerlerde buna cevap da verilmiş tabi, yani öyle cevapsız bırakmıyor bizi lakin cevabın kendisi de metafor olarak verilince bu işin içinden çıkmak imkansızlaşmış. Bir nevi metafora metafor doğurtmuş diyebiliriz. Oysa ki büyülü gerçekçilik içerisinde kullanılan metafor hakkındaki bilgi okuyucuya apaçık verilmeden sezdirilir. Bu kısmı Murakami atlamış sanırım. Hatta öyle ki kitap sonunda birçok metafor neden var veya ne işe yaradı bilmeden sona varıyoruz.

 Yer yer kullandığı bilinç akışı tekniğinde ise Murakami bana göre olayı yanlış anlamış. Bilinç akışında karakterin düşünmesi öylece aktarılır, yani sıralı olmadan rastgele bir şekilde. Zihnimizden düşüncelerimizin vakumlanarak ortaya çıktığını, süzgeçlerden geçmemiş halini düşünün. İşte bu şekilde yazıya aktarılır. Murakami'de ise bu kısımlar oldukça acemice yapılıyor, hatta bazı yerlerde buna ne gerek vardı diyebiliyoruz. Beni en çok rahatsız eden kısmı da cümle ve kelime tekrarları ile bunu yapmaya çalışmasıydı.

 Teknik olarak sayılır mı bilmem ama Murakami'nin kendiyle çeliştiği bir kitap yazması beni şaşırttı ki dersine bu kadar iyi çalışmışken. Kitapta Çehov'dan ünlü bir alıntı olan "Eğer öyküde bir tabanca geçiyorsa, sonunda mutlaka patlaması gerekir" sözü kullanılıyor. Şimdi kitaba şöyle bir baktığımızda ise "Eh, o zaman arkadaşım silah patlamadı ama kitap bitti" diyoruz. Ne aklımızdaki soruların yanıtını bulduk sonunda ne de Kafka yapacağım dediği şeyi yaptı. "Ben bir şey anlamadım bu işten" diyerek kapattım arka kapağını.

 İşin tekniğini bir kenara bırakıp kurguya dönersek ilk gözüme çarpan yine çarpık ilişkilerdi. Bundan önce okuduğum kitabında da kadın ve erkek ilişkisi konusunda okuduklarımdan rahatsız olup uzun bir süre okumamaya karar vermiştim. Bu kitaptan sonra bunun beni neden rahatsız ettiğini daha iyi anladım. Okuduğum bu iki kitap boyunca tabiri caizse kadınlar (nasıl bir cinsel açlık çekiyorlarsa artık) erkeklerin üzerine atlıyorlar. Yani bunu yapıp gözümüze sokmaktaki amacını tam çözemesem de bir kadın olarak bu düşünce beni Murakami'den soğutmaya yetti. Bir diğer mesele de ensest-tecavüz benzeri ilişkilerin olağan şeylermiş gibi bize okutulması.

--Spoiler--

 Kafka'nın ailesinden olması muhtemel olan veya kitap boyunca öyle hissettirilen annesi olarak gördüğü, yaşça kendinden büyük olan Saeki Hanım ile olan birlikteliği ve daha sonra yine ablası gibi gördüğü Sakura'ya tecavüzü.

--Spoiler Son--


Şimdi kısaca bir bakalım.
-Kitap akıcı mı?
-Evet, kendini bir şekilde okutuyor.
-Ahlaki boyutu insanı bezdirecek derecede mi?
-Kesinlikle evet. Bende mide bulantısı etkisi yarattı.
-Tekniği geçtim, kurgu nasıldı?
-Ya ben bu işten hiçbir halt anlamadım.
-Giriş taşı neydi arkadaşım?
-Hala bilmiyorum.

 Elimden geldiğince size anlatmaya ve kendimce eleştirmeye çalıştım. Tüm bunların doğrultusunda kitap okumaya değer mi derseniz, yanıtım okunabilir tabi. Okumazsanız bir şey kaybeder misiniz derseniz de kesinlikle hayır. Buraya kadar okuduğunuz için teşekkür ederim. Yorumlarda buluşmak dileğiyle,
İyi okumalar. 

Bu incelemeyi 1000kitap.com üzerinden okumak isterseniz
Çektiğim fotoğraflara da göz atmak isterseniz buradan

28 Ağustos 2021 Cumartesi

Jurnal #21 : Muhtelif Düşler Diyarı - 1

Özlem Ekici

Denizli'de penceremden bir günbatımı
 Yollar bir süredir gitmiyor, kendi içimdeki yolda sürekli aynı semtte dönüp duruyorum. Birkaç kez dinlenmek için durdum fakat dinlenmek bu acılara çare olmuyor. Unutmak en iyi çare gibi olsa da geçici bir çözümden başka bir şey değil. 

 Geçmişe dönük varsayımlarla gerçeğin değişmeyeceği ya da geçmişin kurcalanması gerektiği, geçmişin geleceği yarattığı; geleceğin aslında olmadığını söylemek gerek. Her şey, şimdi yapılanların bir sonucu gibi. Şu an yaşananlara değer verebilmek için bir şeyleri sevmek gerek. Acaba gerçekten sevebiliyor muyum? Sevmeyi öğreniyorum belki.

  Bazen kendi yaptıklarıma şaşırıyorum. Kendime sınırlar çizmek ve çoğu koşulda bir robot gibi davranmak... Daha çok yoluma gitmek, işimi yapmak istiyorum ya da şaka yapmak, hatır sormak, günaydın demek falan. Sosyal yaşantıdaki drama önemsiz, ikili ilişkiler yorucu... Sevimsiz bir kaplumbağa gibiyim.  

 Yıldızlara, ağaç tepelerinin karanlığına, ayın nar gibi kızarık durduğu gökyüzüne bakıyorum. Yer yer aklıma geliyor; biraz düşünüyorum, geçiyor.Başka başka şeyler olması, başka başka şeyler olmamız sebep oluyor hepsine. Senle benim, benle onun; bizim farklarımızın birlikteliği... Yalnızca hatırlanmakta olanları sevmekten başka yapılacak bir şey yok. Havaya karışan kokularını sevmekten başka, incilerin yüzdüğü yağmurda sessizce bakıp güldüğün geçmişi sevmek, orada şimdi olmayan koku ile gülümsemeyi...

 Kendimizi güvende hissetmek için insanlarla aramıza duvarlar koymaya alışkınız. Keşke kim için bu duvarların kaldırılması gerektiğini önceden görebilsek. Kime güvenmek, kimin peşinden gitmek, kimi bırakmamak gerektiğini ölçüp tartamıyorum. Bunun üzerine düşünmemiştim bile. Benim için herkes yabancıydı ve herkes önce benim koşullarıma uymalıydı. Yine de genel olarak tutumum yanlış değil. Yalnız bu tutumla kaybedilen çok değerli insanlar oluyor ara sıra. 

 Bu hayat gerçekten de birilerinin bekleme salonu. Varacağımız yere nasıl olsa gideceğiz, her şey bizi oraya götürüyor. Öyleyse bunca dert tasa niye? Bilmiyorum. Yalnızca ağlıyorum ara sıra. Bazen de gözüm doluyor, burnum sızlıyor ama ağlayamıyorum.

 Dünyaya ve hayata olan bakış açım değişti biraz. Senin olmadığın bir hayat yavan bir şey, umutsuz ve boş bir şey, böyle bakıyorum. Artık bu hayattaki her şey ve herkes biraz eksik benim için. Sevilmeye değer başka insanlar da vardır elbet ama hiçbiri o değil. Yazarın da dediği gibi "şimdi, ardından yaşayıp gitmek neye yarar?". 

 Hani bazen adım atman gerekirken durursun ya sonra da gün geçtikçe adım atman zorlaşır. Geç kalmışlık hissidir bu. Geç kaldıysan bir kere, anlamsızdır yola çıkmak. Bu sebeple hep bahane bulursun. Ben bugün de bir bahane buldum, ardından yarın için de bahane üretmeye başladım. Diyorum ya her geçen gün daha da zorlaşıyor adım atmak. Oysa biliyorum ki yola çıktığım an yetişebilirim, varabilirim oraya. Kim bilir belki de yoldan çok yola çıkma telaşını, küçücük ellerimle yepyeni bir umut büyütmeyi, yeniden hayal etmenin heyecanını sevdim. 

 Gözyaşları geçmişin tüm irinini önüne katıp, akıp gittiği yolu temizliyor. Her dere yatağı gibi sessiz ama tehlikeli taşkınlara sebebiyet veriyor ve sanıyorum insan en çok selden değil böyle taşkınlarda kendinden kaçıyor. Ömrü tüm debisi ile yaşanır kılan insanlara sımsıkı halatlarla bağlı kalmak... Boğulmak üzereyken halatınızdan güçlü kolları ile çekip kurtaracak güzel insanların hatırına muazzam gün doğumlarını ve boğulurken başı göğe çevirip o derin nefes almaları kaçırmamalı… Bilemeyiz sımsıkı tutunacak kaç nefeslik halatımız kaldı? 

Özlem Ekici, Personal Blogger Templates | Blog aa

Levla'nın Not Defteri - Kişisel Blog | Bütün Hakları Saklıdır | Copyright © | 2016 - 2022