Yazılarım E-postana gelsin.

Yaz E-Postanı!
Ataletler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ataletler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Ocak 2020 Pazartesi

Tuhaf Döngüsel Bir Atalet

Özlem Ekici

   Uzun süredir her şeyden elimi çektim, amaçsızca dolaşıyorum ortalıkta. Eski heveslerim de tükendi son birkaç ayda. Yazmaya da yanaşmıyorum garip bir şekilde. Okumak derseniz bilim dergileri ve günlük haberler dışında hiçbir şey ilgimi çekmiyor. Bir kitaba başlıyorum, odaklanıyorum ama en fazla beş dakika sürüyor bu. Daha sonra müzik dinleyeyim diyerek elim tabletime uzanıyor, o da bir süre sonra boğuyor beni. Telefonum yok yaklaşık bir aydır ve bunun rahatlığına alıştım. İnsanlardan uzak, yapmacıklıktan uzak, hayatım öyle berrak ki... Elbet bunun da eksi yönleri var, fotoğraf çekemiyorum. Ve yeni yeni fark ettim ki, bu enerjimi düşürüyor. Gözümüzün önünde öyle güzel kareler yakalayabileceğim sayısız an oluyor lakin elde olmayan sebeplerle bunu sadece ben görebiliyorum. Bu tatsız meseleyi uzatıp olmayan tadımı daha fazla kaçırmak istemeyerek bu yazıda da daldan dala atlayarak anlatayım, bakalım sıradaki dalda neler varmış.

  Okuldayım, Ankara'dayım. Ankara beni gittikçe içine alıyor, sanki başka bir şehirde nefes alamayacakmış gibi hissediyorum. Şiir yazdırıyor hala bana ama artık eskisi gibi değil dizelerim, içten içe sönmüş bir isyan ama çırpınıyor umarsızca. O yüzden olsa gerek yazdığımla yaktığım bir oluyor şiirleri. Şiir yakıyorum bu sıralar, evet. Kendime şaşırıyorum ama hayatın sizi nereye nasıl getireceği gerçekten hiç belli olmuyor. Denemelere girişiyorum sağlı sollu, uzun uzadıya. Tükenmişliğimden başlıyorum, varlığımdan şüpheyle bitiriyorum. Sonuç tabi ki hüsran ve onlar da raflardaki yığınların arasında yerini alıp unutuluyor. Depresifliğin hiç kaybolmamış diyenler oluyor sık sık, sonra dağınıklığımı görüp neler oluyor diye geri geliyorlar. Ben ki depresyonda dahi alfabetik kitap sıramı bozmam, artık öylece bırakıyorum kitapları, kağıtları. Günlüğüm var hala, arada bir dolduruyorum sayfalarını. O da pek iç açıcı gelmiyor ama en azından ileride okurken "Lan, ben ne güzel kafadaymışım be!" diyebilirim. 

  Uykuya gelecek olursak, gece gündüze rest çekiyor ve kazanan tabi ki uyku olmuyor. Üç dört saatlik uykular da artık yerini uykusuzluğa ve saçma rüyalara bırakıyor. Her şey tuhaf bir döngüde ve bir şey kalkıp yok oluyor, yerine daha gereksiz bir şey mesken tutuyor. Gittikçe daha da gereksiz oluyor. Gereksizlikler, gereksiz gereksizlikler, gereksiz gereksizliklerin gereksizlikleri... Sanırım bunu da garip bir döngüye dönüştürebilirim. Saçmalıyor da olabilirim ki bu oldukça mümkün, zira uykusuzluğumun 45.saatini yarım saat evvel doldurmuş olmalıyım. 

  Diziler izliyorum, önüme gelen filme girişiyorum. Ne sahneler, ne senaryolar, ne oyunculuklar görüyor gözlerim şaşıyorum. Repliklerin çeşitliliği ise eş anlamlılık kapasitelerini zorluyor. Öyle ya da böyle onlar da tekrarlardan ve gereksiz döngülerden ibaret geliyor gittikçe. Lakin insan bu döngülere karşı garip bir çıkmazda, girmek için tereddütte kaldığı yetmezmiş gibi girdiğinde çıkmak için daha çok tereddütlerde kalıyor. Ya da tereddütlerin bağımlısı bir yapımız mı var acaba? 

  Karşımdaki duvarın fazla beyaz olduğuna karar kıldığım bir saatte bunları yazmış olmamın sebebini henüz kestiremedim ama bu duvar hala çok beyaz! Renkli post-itlerle donatmak varken neden harfleri birbirine uydurup yüklemleri işe koydurduğumu anlamak isterdim ama bunun için öncelikle buranın yüklemini bırakıp kaçmalıyım. Cümleler birbirini kovalamış sanırım, çünkü oldukça yazmışım. Duvara renkli bir şeyler asmalıyım. Büyük bir pencerem var, dışarıdan ışık vurduğu için mi bu kadar beyaz geliyor acaba. Birkaç fotoğraf olacaktı yanımda, boş post-itlerden daha iyi durur sanırım. 

  Dışarı çıkıp griliği izleyebilirim, kar tanelerinin neden bu şekilde düştüğünü saatlerce düşünebilirim. Neden hala duvarla uğraşıyorum veya neden amansızca kelimeleri birbiri ardına bırakıyorum buraya? Bir yerden başlamak gerekiyor her zaman, yazıp atmalar veya yakmalar döngülere ihanet etmiyor. Gereksiz dediğimiz eylemlerin içinde birkaç hoş gelebilen detaylar gizlenebiliyor. Halbuki daldan dala atlayıp cümleleri geldiği gibi öylece yazınca da kendi içlerinde bir ahenk olduğunu görüyorsunuz.

 Bu kadar daldan dala konmalar bitse de şu duvara bir şeyler yapsam artık dediğim ana gelmiş bulunmaktayım. Böylesine gereksiz döngülerin gittikçe tuhaf olduğunu düşünüyorum. Gittikçe daha da tuhaflaşan gereksiz döngülere armağan ediyoruz bu kırık dökük toplama cümleleri. Perdeyi çektim ve hala bu duvar çok beyaz!







3 Ocak 2020 Cuma

Kimseden Bir İşaret Gelmeyecek Ataleti

Özlem Ekici


Her şeyin tükendiğini gördüm. Işıkların, seslerin, sigaraların ve hatırlanması güç anların her birini görüp, geçtim. Herkes kadar bekledim de. Kiminle bunu konuşmaya çalışsam biliyor. Beklemenin ne demek olduğunu biliyoruz artık. Beklemek yadırganmıyor hiçbir dilde. (Burada otobüs çiçekçi durağında durdu. Beyaz saçlı, keten pantolonlu bir adam indi. Sadece onun indiği bir durakta bekledik. Yağmur yağıyor. Otobüsler isli bir mekanizmaya dönüştü. Kış geldi Ali. Ali, nasılsın? Son gördüğümde uyuyordun. Sen çok güzel uyursun. Artık bunu biliyorum. Dans ettik seninle hatırlıyor musun? Tuhaf yüzlü bir perde asılıydı odanın birinde; bakıp bakıp inceliğimizi yontardık. Artık düğmeler koptu Ali. Bunu şu yağmurlar kadar biliyorum. Sen de biliyorsun. Tam olarak şöyle: “Söyleneceklerimi tedirgin bir akşamın içinde bırakıp dönüyorum.”

Günlerin anlamını karşılamadığını gördüm. Çabuk, özensiz ve geçimsiz günlerin çoğu böyle şekillenir ve biter. Hayat, konuşmasını bilenlerle bunun güçlüğünü yaşayanlar arasında devinip duran büyük bir sessizlikten ibaret. Delirmek üzere olduğunuz bütün anların sonunda ölçüsü olmayan bir boşluğun içinde bulursunuz kendinizi. Kayıtsızlık diyorum ben ona. Ne de olsa herkes kendi boşluğunun ölçüsüzlüğünde yaşamaya devam ediyor. Ben de sekmeyen, oldukça sabit bir durağanlığın içinde günlerin kendi kendine tükenip yok olduğu bir düzenin içinde yaşayarak devam ediyorum. Günler aynı, saatler bile aynı durağanlığın içinde kendine işliyor. Önemimi kaybettim. İşler aksayarak, çoğu günler yarım kalarak başka günlere ekleniyor. Hayret edilecek bir tarafı kalmadı yaşayışımın. Gerçek büyüdükçe önlem azalıyor. Yaşamak böyledir çünkü. Bazen durup durup şöyle söylüyorum: “Sanki hiç kimselerin kullanmadığı bir gün kalmış bana.”

Bazı günler kendiliğinden bitmiyor, düşünüyorum. İçinde yaşadığı, bunun uğraşısı içinde olduğu bir kenti anlayamıyor insan. Ankara da böyle bir açmaz. Kargaşası her an süren ve bunun dinmesi ihtimali olmayan çoğul bir sesler yumağı. Kendini yaşayanlarıyla karıştırmayan, herkese başka uğraşılar ve kaygılar veren bu kentte yaşamak da en az buradan kaçıp kurtulmak kadar güç. Her an bir şeyler olacakmış hissiyle telaş içinde bir yerlere kendini yerleştirmenin türkçesi burası. Kendinizi burada koyacak yer bulamazsınız. Bulduğunuzu zannettiğiniz az sessizlik başkasının iç sıkıntısıdır. Nem ve ıslak birliktedir burada. Kaygı ve korku birliktedir. Sevindiğinizi zannettiğiniz anların sonunda bedeli ödemeye hazır olacağınız bir başka sonuç bekler sizi. Ki, bunu bilir ve anlarsınız. Kızıp kenara koyup duramazsınız. Sevip bir yer açamazsınız kaburganızda. İstesek de kaçsak da biliriz bunu. Bu kopuk ve tuhaf kent sizi kendine bağlar izler. Yaşayan bir kent olması buradan gelir. Burası bunu bilir ve söyler bize. Şartlar ne ölçüde değişirse değişsin bildiğini okur burası. Duygularınızın, ölçünüzün ve şartlarınız hiçbir geçerliliği olmayacaktır burada.

Bugün yine burada, bir karmaşanın tam ortasında bir cümle duydum: “Lütfen yaşamaya devam edin, hoşça kalın.” Her şey değişiyor. Ölümler bile değişiyor. Yaşamak kendi başına kaldığı ölçüde bizi var etmeyi sürdürüyor. Kararlığımız değişmiyor. Buna yönelik yaşıyor ve sürdürüyoruz. Yaşamak böyledir çünkü. Gerçek büyüdükçe önlem azalıyor. Delirdiğimiz günlerimiz bile oldu. Günler ancak böyle bitebilirdi. Eğer çarenizin olmadığına dair kuşku taşırsanız bunu yaparsınız. Delirirsiniz. Biliyorum çılgınca fakat bundan sakınamazsınız. Şunu biliyorum artık: “Kimseden bir işaret gelmeyecek.”


23 Aralık 2017 Cumartesi

YALGISIZLIK ATALETİ

Özlem Ekici


   Herhangi? Herhangiye saplandım kaldım. Bir ölünün aortunu bulamayışla mı oldu bu olagelen hal ya da bir kar artığı kire bulanmış sakal izlerinin dip bucak köşesizliğinde miydi arayışımın anlamsızlığı?

   Karartılı hüzünsen yağmurları böyle sevimsiz yüz çarpışlarla sevdiğimi kimseden duymadım. Hatta herhangi ’den dahi. Ve “dahi” en uzak sarı dişli roman sayfasında dahi tanımadığımdı.

   Bir bilgisizlik hükmüyle kahvecinin tabiriyle ancak ve ancak “öğrenci”. Öğretemediği ve örtemediği hatta öğrenemediği bir yeşil yaprak damarının çiğ bulaşmış jilet iziyle. Çünkü bir çakmak kadar kördü karanlığımız ve ölü fahişelere yalnızlığı anlatamamaya kadar yürüyordu kahkahalarımız.

    Oysa zaman zaman göz içlerimizin ortasına kan oturuyordu ve talasemi ölümler düşlüyorduk çok dumanlı susuş içlerinde. Yal- ‘dan yan- ‘a geçiş arzularını biriktirmeliydik diye diye “-gibi” ölümsüzlükleri örnek alamıyorduk. Oysa ne çok güzel geliyor ecnebi harflerle yontulmuş masalarda adını adını, sanını ve göğünü bilmediğin kahveler içmek. Çünkü ecnebi harflerle yontulmuş garsonlarla göz göze bir demli çay istemek pek bir ayıp kaçardı. Belki soğuk kuruyemişçi dükkanında bu istek çokça âli olabilirdi, hatta devleti kurtarırken dahi ama öyle olur olmaz ortalıkta bir soba kokusunu özlemek ve demli çay söylemek pek bir ayıp kaçardı sevgililiğe. Sevgililik ki, bir, ‘birlik’ elde etme çabasından ziyade –işmek ekinin yerine getirilme serüveninin mecburi istikametidir ve ikametgâh adresinin her kemirilen ruj izi sonrası değişimidir bir başka siyah taksiyle. Ki heybetli olmaktan ziyade bir şairsizlik yağmurunun yüzüne dokunmasıdır taksinin aralanmış camından ve bilhassa gece yarısı sonrası, bu evvel gidişememe sancısının ve didişme bitkinliğinin.

   Herhanginin sonrasını düşünmek olmuyor. Seyr ü sefer diyor çokları bu Neptün bulanıklığına, büsbütün kandırmaca geliyor göz ardı boşlukları. Bir ülser gecesine yal- ‘ı “yalnızlık” ile tamamlayarak yollanmak kâfi gibi geliyor çok zaman. Çünkü kefalet ödemek bir bana müşkül gelmiyor bir de saçım ve sakalım rulo olmuşken kül birikintisiyle, kül birikintisine. Yadsımaktan ziyade yatmayı yeğliyorum bir kâbusun dehşet hazzına koşar ayak sürüklenerek. Çünkü zaten dizaynlarımda iz suskunlukları haylice fazla ve hatta acıyacak bile demiyorum.

   Ama fecri görmeden, kirpik uçsuzluğumla emzirdiğim karanlık, tükenmeden hemen önce, yal- ‘ı “yalgısızlık” ile tamamlamak daha bir damar dolusu kan hükmünde (yalgısızlık ki yalnızlığa sürülmüş yaşlı forsaların kırbaç yazgılarına hapsolmuş handikaptır) 

-Bir dakika! Dur şimdi burada. Sobayı tutuşturmamız lazım. Bak camlar buğu yapmaya başladı.

-Boş versene sobayı. Bak ne dedi adamın teki, “gülleri ne kadar yakından sularsan o kadar dikensiz olurmuş”

-Söylesene nerede ne zaman bir gül suladın da bu pek eskimiş pek bayağı romantizmi –ki sığ bir kayalığa vurmuştur bu saçmasalaklık- durup durup gevelersin! Ateşi ver soba sönmüş!

-Ne bekliyorsun ki geviş getiren hayvanların etine ağız suyu dökerken...

-Bi’  b.k beklemiyorum ısınmaya çalışıyorum sadece! Şurada şu ölü çay dolusu susamaz mısın?

-Tamam. Susuyorum. Al ateşi. Yalnız bu siyasi mecmuayla tutuştur bari sobayı.

   Susmak, bir ölüye boylu boyunca biçilmiş en incisiz kaftan. Boyundan büyük gelmesine aldırış eden olmamalı. Ancak ahkam kesilir böyle susuşla bürünenlere. “Ölmek değildir ömrünün en feci işi/müşkül odur ki/ölmeden evvel ölür kişi” deyimlemeleri ancak bir baygın kavuna yaraşır. Çünkü susmayı yeğlememiştir kanlı canlı eni konu tamamlanmış bir şiir. Ki bu noktada “yazgısına boyun eğmek” en hovarda tabirdir. Ama yine de susuyorum. Öyle içli içli ete sulanırken gözlerin.

   Hayır! Ağır geliyor! Susamıyorum. Gittikçe sarmalanıyor içimde rutubetli bir kapıya, bu divan şairsizliklerinin bir rahat ve çok yanı şaraba bulanmış “hilal kaşlı” sevgililer uğruna oturdukları divanın en yağlı kısmından hazır ettikleri “ışk”

-Bari bir şeker ver de kanayım, kandırayım, hatta bulut pembesi çokça pamuğa yalıtılmış, bir şekerimsi olursa en iyisi. En mendebur çocuk bile kandırılabilir bununla. Ki kanarım be dahi. Bakma sakalımın gözüme battığına. Daha dün bilyelerimi kaptırdım kum ağızlı bir oyunda pantolon askılı o çocuğa.

-Tutuşmuyor lanet soba! Piç ettin ısınmaya çalışmamızı. Çay söyle bari!

-Tamam. Söylerim. Ama sen de şunu söyle bana, bak kendimi sana anlatma çabam çayın demi kadar sahici ve bir iç bulanıklığı kadar berrak. Şimdi, şurada, şu sefil kahvede, tüm karıncalanmış kırık şekerler hatırına söylesene -hem belki de en belli olacak yalan benimkisi ya- söylesene……

-Yaktım sonunda lanet sobayı! Üşüdüm lan adamakıllı. Şekeri uzatsana.

   Bir emperyal otel kadar ağız burukluğu susuyorum yeniden. Sahiden anlamıyormuş numarası yapıyor olamaz. İmkân yok buna. Öyleyse ben haddimden fazla mı susuyorum? Ya da haddimden fazla mı anlatıyorum? Evet, evet! Haddimden çok fazla anlatıyorum. Ve söyledikçe bu söyleyedurduğum kelimesizlikleri, bütün değersizliğini beş milyar kat daha arttırıyor. Ki beş rakamını neredeyse sevmem hiç! Yedi’yi seviyorum galiba. Ama ne önemi var ki? Tabi ki de hiçbir önemi yok. Burada bunları anlatmamın ve dehşet derecede soğuk olmasının ve yağmurun önemi yok hatta hiçbir kıymeti yok.
-Bir dakika! Ne yani? Şimdi burada böyle oturmamın hiçbir kıymeti yok mu? Nasıl ya? Ben sahiden bu lanet soğukta ve lanet acı çayı içmemin pek bir kıymetli olduğunu düşünmüştüm. Yoksa düşünmemiş miydim? Tamam düşünmemiştim. Ama şimdi düşünüyorum. Tamam, doğru söylüyorsun, kandırmayacağım. Hiçbir kıymetim yok burada bunları söyleyip – bunlar ki pek bir amaçsız oysa benim için dehşet şekilde acıklı- midemi daha da leş hale getiren çayı içmemin ve ölü teknelerin ve soğuğun ve yağmurun. Dur ama! İşte tam burada. Bir şey söyleyeceğim. Hatta bir isim vereceğim. “S..” neyse söylemeyeceğim. Söyleyince o da kıymetsiz kalabilir. Öyleyse susacağım. Ama. Bu sefer. Bir saniye. Ya da neyse. Hayır! Susamayacağım. Farkındayım.

-Neyin? Kendinin mi?

- Hayır, değilim.

-Lanet mi?

-Değil.

-Neyin farkındasın o zaman lanet çocuk! Hiçliğin mi?

-Değil.

-Of! Ne o zaman söyle artık! Neyin farkındasın!

-Dur bir dakika.

-Çay söyle o zaman.

- Bak burası, işte tam şu serçe parmağımın altı, çok acımıştı bir keresinde. Uzun uzun acısını çekmiştim yaz gecesi boylarınca. Ama kimseye inandırmamıştım biliyor musun denizde, tam bu serçe parmağımın altına, zıplayan bir balık çarptığını ve balığın kırmızı kanatları olduğunu. Sonra acıdığını da. İnanmadılar zaten. Ama gerçekten acıdı. Hep orası acıdı. Hatta yaşlandığımda bile. Bak yine aynı yer, işte tam burası, kırıldı. Ben suçu balıkta buluyorum. Çünkü o balık zıplayan kırmızı kanatlı balık, bu serçe parmağımı bu kadar kırılgan yapmasaydı, yaşlanınca öyle kolay kırılmazdı belki de. Suçu kime atacağımı bilemiyorum bu sefer. Bak yine tam burası acıyor. Balık yüzünden. O balık çarptığı zaman çizgili şortum vardı üzerimde ve kırmızı çizgileri aynı balığın kanatları gibiydi. Ama bunu da söylemedim kimseye biliyor musun

-Bilmiyorum!

- İçimde sayıklayan, çok garip bir yerde, bir şarkı var, karanlıkta sakladığım, suskun hüzünleri deşeleyen hem de hiç dehşete düşmeden. Bak işte tam şu anda, kışın orta yerinde içime hazin bir akşam sokulduğunu söylemeliyim sonra yine ne kadar üzgün olduğumu sonra yine ne kadar üzgün olduğumu sonra yine ne kadar üzgün olduğumu….

-Lanet konuşman daha ne kadar böyle devam edecek?

-Tamam. Sobanın yanına ısınmaya gidiyorum.

    Ellerim, hayli şahit hayli tanıklıksız, hayli çirkin ve hayli beyaz bir el tutuşmasız ellerim hayli giz kapaklı, hayli üşümeli, hayli korkak. Önce pervasızsa bir sıcak yüze koşan sonra birdenbire bir kitaba-herhangi- ulu orta dalan ellerim, hayli kırılgan hayli yakışıksız hayli yalgısız hayli kelime bazlı hüzünbaz hayli tren camı, hayli kar kiri birikintili, hayli yağmursuz, hayli kedi yüzsüz ellerim ısınıyor sobanın boğuk karanlığıyla. Kül tablası olmayan bir masaya olabildiğince sahiplenmeden ve bir o kadar bağır çağır ağlamak sustuğumu belli etmeden.


21 Ağustos 2017 Pazartesi

Oyun Bu Mu Yoksa Oyun Mu Bu Ataleti

Özlem Ekici

  Tüm bilinçaltı sürgülenmiş gibi olaylarla.Çözemediğimiz her ne varsa geceleri bizden uykumuzu çalıyor. Günü zehir edip, hayata posta koyuyor. Rüyayı hatırlaman bile zor iken, bu kadar bitkin halde nasıl bilmiyorsun olup bitenleri. Gece hepsini bir bir yüzüne vurmayı başarıyor. Bilinçaltıyla bir olmuş seni dört duvar arasında kıstırıyor. Hemde en uyuşuk halinde, uykudayken. Rüya adını verdiğin tüm gördüklerin, unutkanlığa bağışladın. Gece seni tüm korktuklarınla, yalnızlıklarınla, bir amaca ulaştıramadıkların ile baş başa bırakıp, seyre daldı.

   Hiç haberin olmaz, sabahın ışıkları yüzüne vurduğu anda silinip gider gece. Ne olup bittiğini hiç tahmin edemezsin.Belki bir iki gülümseyişle, en tatlı tebessümü orada bulmuşsundur. Ama gerçekten ne oldu orada, bir mesaj mı var? Gelecekle ilgili bir mesaj mı var? Birileri mi geliyor, ne yani her şey olacağına varacak mı? Temiz günlere ulaşıp, bir iki fısıltıya mı mahruz kalacağız sadece. Belki de bir iki fısıltı bizi derinden boğdu, ama deniz kadar ferahlayacağımız günlere de ramak kaldı. Kim bilir ki, kime anlatsam doğruyu söyler ki?

   Aklı kararsızlığa sokan tüm ayrıntılar, tüm boşluklar. Beni deli gibi meşgul eden bu oyunlar, günümü gecemi çalıp bana ne armağan edecekler ki? Hediyesiz geçen günlere kalmışken böylesine neresiydi dönüm noktası? Zamanın içinde kaybolan birisi gibi, yüzme bilmeden sulara dalmak gibiydi. Sanki yavaş yavaş öğrenip de hazırlanıyor gibiydim. Ki bütün zaman bir bilinmeze doğru gebeydi.


1 Temmuz 2017 Cumartesi

Benim Bitmez Ataletim

Özlem Ekici
  Uzun bir zamanın ardından merhaba diyerek başlamak istiyorum kelimelerime, bundan sonra yaşayacağım her saniyeye de merhaba... Hayatın koşuşturması arasında uzun uzun kendimi dinleyecek,kelimelerle baş başa kalacak pek vakit bulamadım, bu yüzden de yazıya dökemediğim cümleler artık kafamda hareketli birer nesneye bile dönüşmüş olabilirler. Kendi kendime beynimde konuşuyor bile olabilirim. :) Size bir sır vereyim mi kendi kendine konuşana değil de kendi kendine konuşmayana deli denir zannımca çünkü o kişi yaptığı, söylediği hiçbir şeyi sonradan düşünmediği için doğruları ya da yanlışları arasındaki ayrımın çoğu zaman farkına varmayacaktır. Bu yüzden kendi kendinize konuşmak, saatlerde düşünmekten asla kaçınmayın...

      Kaybolan yıllarımın enkazları arasından gün yüzüne bakmaya çalıştığım günlerden birindeydim. Böyle günleri çok sık yaşamazdım çünkü hayatım bir amaçsızlıkla devam ediyordu. Yaşamak için yaşayan biri olmuştum çok zaman önce. Kaybettim ve kaybettiğim hiçbir şey için çaba göstermedim bu yüzden sadece ''hiç'' olarak sürdürüyorum yaşamımı. Bildiğim her şey çevremde ışık hızıyla değişiyor ve ben hiçbirine yetişemiyordum. Tanıdığım, hatıralarımın arasından gün yüzüne çıkmaya çalışan ne varsa hepsi birer yabancı halinde çevremde dolaşıyordu. Kaybolmuş şehrin anıları kalbimin tozlu raflarında gün ışığına muhtaç bir şekilde yaşıyordu. Artık bu şehre kimse uğramıyordu, mahallelerinde maç yapan çocuklar, kaldırımda oturan kadınlar, bağırarak sokak sokak dolaşan eskiciler, baloncular, simitçiler; hepsi sislerin ardından kayboluşa hükmetmişti. Tanımadığım bir terk edilmişlik sarmıştı çevreyi. Virane olmuş bir yaşanmışlık vardı etrafta, kış günlerine hakim olan sessizlik... Herkesin dilinde insanlık ölmüş cümleleri dolanırken hayata, kötülüklere umutsuzluklara inat yaşayan biriydim bir zamanlar. Sonra ne olduysa oldu işte; benden giden herkes hayatıma bir enkaz bırakarak gitti ve sonunda gördüğünüz bu enkaz yığını oluştu. Evet artık kırık dökük tuğlaların ardında gün ışığı görmeyi bekleyen bir enkaz yığınıyım. Böyle oldum belki de böyle oluşturuldum, hatırlamıyorum ama koskoca bir yaşanmışlığın izlerini taşıyorum her yanımda.

25 Haziran 2017 Pazar

ZAMAN GİRDABINDA ATALET

Özlem Ekici
   Kendi kendini büyüten dev bir girdabın içinde usul usul ilerliyorum. Yaşadığım bütün deneyimlerin ötesinde bambaşka dinamikleri olan bir gücün karşısında olduğumu hissediyorum. Karşılaştığım her ayrıntı yeni ve daha önce karşılaşmadığım türden. O denli başka ve kendine has ki başka deneyimlerimi anımsatmıyor bile. Yeni bir biçim aldığımı, omurgamdan ve etimden içeriye başka türden bir şeylerin doluştuğunu görüyorum. Sanırım kötü olan şu: her ayrıntı ruhumun derinliklerine dek anlaşılır ve bir o kadar da tanıdık. Daha önce yediğim bir yemek yahut içtiğim çok güzel bir şarabı hatırlatıyor. Hepsinden aynı oranda etkileniyorum. Çok yakın, tahmin edilmek üzere ve çok uzak ve asla tahmin edilemez olan bir girdabın içinde usul usul ilerliyorum. Korkmuyorum. Yaşıyor olmaktan daha kötü ve ürkütücü olamaz hiçbir deneyim. Ağlak bir haldeyim. Ama içimde coşkun pınarlar akıyor öte yandan. Islık çalan köy kızlarını görüyorum. Kısa süren anların içinde uzun çok uzun zamanlarda ilerliyorum. Şöyle bir şey okumuştum: ‘’zaman, düz bir çizgidir.’’ sanırım düz bir çizginin üzerinde ilerleyen milyarlarca anının içinde kendimi görmeyi diliyorum. Rüya olsa bunu bilirdim. Bu derin bir girdap. İlerledikçe büyüyen, başka hiçbir şeye benzemeyen ve sürekli değişen bir deneyim. Neresindeyim? Ne kadar süre burada kalmayı sürdürürüm, bilmiyorum. Geçen sene demişim: ”bir süre sonra uzaktan bakılan bir şeye dönüşüyor insan.” bakıyorum, yine aynı yerdeyim.

   Anlatmaya çalışmak yaşıyor olduğun duygunun ya da asıl gerçeğin ancak belli bir kısmını yansıtabilir. Hepimizin etrafında dolaşıp sonuca götüremediği en büyük açmaz da burasıdır. Bu çelişkili durum bize büyük bir açmaz veriyor. Bizler genel olarak benzer şeyler yaşayıp, benzer duygularla muhatap olduğumuz için de o açmazın içini aynı sonuçlarla dolduruyoruz. Sadece kimimiz yoğunluğunu farklı ölçülerde yaşıyor. O açmaz içini doldurmak için bize en çok da kendimizi yalnız hissettirdiğimiz anları gösteriyor. Benzer acı sonuçlar ve şanslıysak benzer aynı sevinçler. Anlatmak insanı bir çözüme götürmez. Ancak başkalarının çözümsüzlüğünü büyütür.

   Hayatın neresinden tutarsak tutalım muhakkak boşluklar ve cevabı zor sorular kalıyor. Önce boşlukları savuşturup sorulara cevaplar arıyoruz. Geriye kalan zamanın tamamında ise bunların doğruluğunu düşünüp duruyoruz. İnsanlara gidiyoruz çıkmazlar artınca. Ya da insanlara gel diyoruz. Yakın yahut uzak bu önemini yitirmeye başlıyor bir süreden sonra. Herkes kendi meşguliyetini uğraş edinmiş oluyor. Anlatmak yol almayınca susmak kalıyor geriye. Fakat her durumda muhatap değişmiyor. Yine siz kendinizle kalmaya, kendinizi yormaya başlıyorsunuz. Gitmek istiyorsunuz imkânınız olmuyor. Kalmak zaten hep var. O hiçbir koşulda kendini değiştirmiyor. Eylem oluşmayınca arada oluşan her durum önemi kaybediyor. Ortak bir yargı ya da kaçış sunuyorlar bize. Buna zaman diyorlar. Aslında meseleyi büyütmek zarar veriyor. Bunu kabul etmemiz gerektiğini söylemeye başlıyorlar. Belli bir çevrenin içinde kalmak, orada çok uzun zaman geçirmek veya o duruma alışmayı kadere dönüştürmek hepimizin ortak kaygısı olmaya başlıyor. Bunu fark ediyoruz. Bunu anlıyoruz. Gidilecek yerlerimizin yoksunlaşmasından ortaya çıkan bir çözümsüzlük bu. Kimseye anlatmamak, kimseyi görmemek gerekiyor belki de.

   Gözlerimin etrafından bir halka oluşuyor. Dünyanın etrafını çevreleyen yörünge gibi. Bana güzel şeylerden söz edin. Aklımı taşıyamıyorum.

   Güzel şeylerin olacağına olan inancımı ne zaman diri tutmaya çalışsam karşılaştığım manzara hep tam karşıtı oluyor. Bunun dengeyle ilgili olduğunu da düşünmüyorum. Kendi aramızda tartışınca genelde talihle ilgisinin olduğunu söylenir bana. Kötü şeyler yaşıyor olmak, çirkinlikle muhatap olmak neyle ilgili peki? Talihsizlik mi? emin değil. Bu durum o kadar çok fazla oluyor, o kadar kanıksanacak bir hal alıyor ki bunun tamamen kaderle ilgisinin bulunduğunu söyleyebilirim. Ya da biz yetinme konusunda yeterince iyi değiliz. Önümüzde olup biten her şey yetinelim, kabul edelim, itiraz etmeyelim diye mi var? Kimse ne olduğuyla ilgilenmez. Herkes sonuna bakar. Sonunda neyle kaldığındır asıl konu. Bizi incitip körelten asıl yer arada olup bitenlerdir aslında. Neden bunları konuşmuyor, bilmiyorum.

   Birçok şeyi gürültüyle, kargaşa yaratarak ve ortalığı gereksiz bir acıya bulayarak gerçekleştirdim. Neticesinde elde ettiğim her şey kaybediyor olduğum gerçeğini değiştirmedi. Bunu fark edip düzenlemeye çalışmam çok zamanımı aldım. Tam olarak düzelttiğimi söyleyemem fakat belli ölçüde yol aldığımı çok rahat söyleyebilirim. Şimdi her şeyi daha sessiz ve sezdirmeden yoluna koymaya çabalıyorum. Ortada kazanım ve eksiklik oluşacaksa bile bu daha sessiz ve sakin gerçekleşmeli. İlk seçenek benim kusurlarımı arttırmaktan öte bir şeyler vermedi bana.

   Sonunda her şey anlamını yitirince nerede ve ne şekilde başladığının hiçbir önemi kalmıyor. Yeterince iyimser biriyseniz ancak kendinizi avutacak sebepler buluyorsunuz. Birini sevmekten yahut savaştan ve yıkımlardan söz edebiliriz. Sonuç her durum için aynı neticeyi veriyor. Ayağa kalkmamız ve devam etmemiz gerektiğini söyler bize filmler. En iyi arkadaşınız size telkinler sıralayıp durur. Sonunda gider ama.  İçinizde kalan birkaç avuntu cümlesi dışında kimse kalmaz etrafta. Seviştiğiniz kadınlar ya da erkekler, kötülüğünü arzuladığınız herkes. Kimse kalmaz. Hepsi birer duvar yazısına dönüşürler. Oradadırlar ama aşınmışlardır duvarlarda. Bilirsiniz bunu. Aslında her şeyi ta en başından beri biliyorsunuzdur. Olayların sizi sürükleyeceği yeri kafanızda tasarlarsınız en başında. Ve ne olduğunu anlamadan orada buluverirsiniz kendinizi. Ben böyle anlarda hep annenim öleceği anı hayal etmeye çalışırım. Her şeyin anlamını yitirdiği noktada size acı verecek en büyük anı tahmin etmeye çalışırsınız. Tüyleriniz ürperir. Ağlamamak için zor tutarsınız kendinizi. Fakat ağlayamayacağınızı da bilirsiniz. Ölmek ve yaşıyor olmanın ayrıştığı temek noktanın duyularımız olmadığı biliyorum. Sadece nefes alıp, iyimser bir insan olmak da bunun bir ölçütü değildir. Bunu da bilirsiniz. Hayatın kör noktalarından kalınca hep en başa dönmeyi umut ettim. Gerçekleşmesi imkânsız bu istek bana sadece zaman kazandırdı. Bu duygunun içinde barınmak bana sadece zaman kazandırdı. Bir sonraki anlam yitikliğinde neler olabileceğini düşünmenin zamanı. İyimser şeylerin varlığına çok fazla inanmadığımdandır mı böyle kaba meselelerle uğraşıyor olmak? Bilmiyorum. Her şey anlamını yitirmeye başlayınca etrafınızda olup biten her şey birer kuşku aracına dönüşür. Siz de bile.


Sonuç olarak günün sonunda eve dönünce şu gerçeğin içine düşüyorum: giderek aşınan, aşındıkça ufalıp yok olan bir şeylere dönüşüyorum.

4 Haziran 2017 Pazar

ZAMANI DUYUMSADIĞIM BİR ATALET GECESİ

Özlem Ekici
   Bazı şeylerin düzelmesi için zamana ihtiyaç olduğu konuşulur, öğütlenir. Bu şaşmaz bir gerçek olarak karşımıza konulur. Yaşını başını almışlar bu meseleye bir de yaşantılarından bir örnekle katkıda bulunup fikirlerini güçlendirmeye çalışırlar. Akranlar daha argodurlar. Küfürler falan, terk edilme hikâyeleri, saçma sapan daha bir sürü örnekle zamanın insana iyi gelebileceğini söylerler. Bu gerçeğe derin bir bağlılık duymamızı beklerler. Kızıp söylenmek, itiraz falan etmek nafiledir. Herkes aynı dili, aynı söz birliğini kurup aynı gerçeğe inanınca söylenecek pek fazla bir şey kalmaz kimseye. Fakat herkes ufak da olsa bu, zamanın her şeye yanıt olabileceği gerçeğine karşı kuşku da besler. Bir eşikten sonra bu bir avuntu aracına bile dönüşür. Ki ben bu zamanla geçiyor olacak yalanına inanmıyorum. Birinin bizi dürtmesi, tokatlaması lazım. Burada söylenecek çok fazla bir şey de yok. Yanıma gelip bu konuda akıl danışanlara yukarıda yazdıklarımı söyleyip geçiştirmeyi çok iyi niyetli bulmuyorum. Bunu söyleyip bizi senelerdir kandırmayı sürdürüyorlar. Kimse inanıyor olduğu şeye kuşku duyulmasını hoş karşılamaz. Temel gerçek burada karşımıza çıkar.

   Zamanın insana iyi geliyor olduğu yalanı kimseye bir şey kazandırmadı. Kazandırmayacak da. Herkes yaptığını yapıp, onunla kalacak. İyiler iyilikleriyle. Kötülerse yalan dolanlarıyla. Sanat, din yahut felsefe burada bize yardımcı olmaz. Bize fayda sağlayacak tek gerçek yine biz olacağız. İyi ve kötü gerçekleşirken yanınızda birileri olacak. Uzak ya da yakın burada önemini bir kenara bırakıyor. Asıl mesele bunlar gerçekleşirken en az bir tane muhatap olacak. İşin işten geçtiği kısımdan bahsediyorum. Orası evinize, odanıza girip kapınızı örttüğünüzde başlıyor. Muhatap burada değişir artık. Pencere, perde, masada unuttuğunuz dün geceden kalma meyve posası, okumayı yarıda kestiğiniz kitaplar ve kirli elbiseleriniz. Hatta müzik. Ve listesini yapıp izlemeye üşendiğiniz filmler. Bütün bunlar duyumsama becerinizi hassaslaştırır. Artık orası kafanızın içi olmuştur. Orada her şey daha bağımsız ve özgürdür. Baktığınız her şey hareket alanı bulmuştur kafanızın bir yerlerinde. Onları bir yerlere sürükleyip bırakabilecek kudrete sahipsinizdir. Dayanak bulmayı aradığınızda kendinizle kalacaksınız. Zaman size orada yardımcı olmaz. Zaman orada bir gerece dönüşmüştür. Ve öyle kalmayı sürdürecektir.  

Sanırım bu da böyle bir yazı ve geceydi. Hoş kalın, buralarda bir yerlerde görüştük. 

16 Nisan 2017 Pazar

YEDEK HAYALLERİN VERDİĞİ ATALET

Özlem Ekici

  Gördüğümüz yerde bir ışıltı var, evet bir ışıltı. Saat kaç? Uzaylılar bu saatte gelmezler. Söndü ışık, neler oluyor? Bir hayal miydi yoksa gerçek miydi?

  Hayaller vardır, bir ışıltı gibi ansızın belirir düşünceler göğümüzde. Sonra aniden sönüverir ne olduğunu bile anlamadan. Sonra tabi bir de daima hayal olan ama gerçekleşmeyecek gözüyle baktığımız ve bu olmazsa şu olsun bari dediğimiz hayaller topluluğu vardır. Yedek lastik taşır gibi bir hayale bağlı yedek hayaller de vardır düşünce göğümüzde. Hayaller kurarız, bazen abartır hayallerde yaşarız. Gerçeğe döndüğümüzde “Nereye getirdin bizi kaptan ya!” der gibi kalırız.
  Apartmanımız arka bahçesinde bir nar ağacı var, ama ne işe yaradığını henüz anlayamadım. Her yıl çiçek açar, nar verir. Düşünüyorum da onun da hayalleri var mıdır veya yedek hayalleri nasıldır? Ben bu yıl dünyanın en fazla narını versem ne güzel olurdu diye düşünüyor mudur? Sonra ne boş konuştum ha deyip bu yıl sadece açtığım çiçeklerin yarısı kadar nar versem yeter diyor mudur? Yedeğe al hayalleri kaptan, sonra bize oradan bir duble daha hayal koy. Hayal kurmak güzel ama hayalleri hayat denen oyuna sokmak zor. Alın hayalleri oyundan, yedekleri pistten alalım lütfen. Sanırım bir nar ağacının en büyük hayali dünyanın en iri narını vermek falan olurdu, insanlar yemesin ama incelesin der gibi devasa bir narı barındırmak ne müthiş olurdu. Narlaşma yazar neler diyorsun sen? Ağaç oluyorsun anladık da bu kadar nara bağlama.
  Saçmalamanın bir üst seviyesine atlayan sayın yazarımız daha fazla nar ağacını süzmemesi gerektiğini anlayınca perdeyi çeker ve yedek hayallerine geri döner. Bazen otobüste karşılaştığım bir amca vardı böyle yaşlı ama genç gibi sonra şişman ama zayıfımtırak bir de uzun ama kısamsı falan bir amca işte. Sürekli ettiği bir muhabbeti var. Kim denk gelse hep aynı öğütler ve hayallerini anlatıyor. Emekli öğretmen olmak istermiş ama olamamış çünkü halen çalışıyor. Bence işi olduğu için sevinmeli zira ben hala işsizim. İş konusunda tüm taktiklerini denemiş ve iş bulmuş amcamız ve emekli olmak için yaşını bekliyorken denk gelen gençlere hayallerinden ve tecrübelerinden aşılıyor. Neden bilmiyorum ama bu yazıyı yazmadan önce aklımda ilk o vardı ne ara nar ağacına geçtim bilmiyorum.
  Yedek hayallerimiz var, oyuna sokmayı beklediğimiz ve bir de asil hayallerimiz var ki bulutlarımızın üstünde altın bir tahtta oturtup ölünceye kadar orada ağırladığımız ve asla oyuna sokmayacaklarımız. Asiliyle yedeğiyle hayaller güzel ve hayal kurmak güzel. Günün birinde acaba şahane yazılar yazacak mıyım diye beklettiğim asil hayalimi de alıp gideceğim birazdan. Yazmak bile bazen içimden gelmezken hayallerimin arasında ona dair bir asil hayal ve yedeklerinin olması ironik değil mi?
  Sanki artık oyunun ortalarına geldikçe hayaller bütününde yedek sayısı artıyor. Asiller bir kenara bırakılıyor gibi hissediyorum. Elimizdekilere göre hayalleri dallandırıp budaklandırıyoruz. Yedek hayallerimiz hayatımıza yani oyuna daha çok yaklaşıyor gibi. Her şey birer yanılgı olsa hayat da birer hayal olur muydu?

Yedekleri oyuna sokmakta geç kalmamanız dileğiyle, hoş kalın.

11 Nisan 2017 Salı

YATMANIN CAN SIKAN ATALETİ

Özlem Ekici

  Birkaç gündür yazı yazma istemiyle doluyum ancak yazmaya başladığım gibi kalkıp evde dolaşmam bir oluyor. Sabah haberlerini izliyorum, ölen masumlar ve buna benzer birçok can sıkıcı haberle içim burkuluyor ve daha çok yazamamak için sebep buluyorum kendime. Bazen duvarla konuşup bakışıyoruz ve o da bir çözüm bulamıyor derdime. En sonunda alıyorum elime kitabı okumak için değil okurken uyuyakalmak için. Gonçarov’un ‘Oblomov’ adlı kitabını okuyorum ve gittikçe ona benziyorum. Kitap beni içine çekiyor sanki. Bir haftadır masamda duran defterime üzeri karalanmış notlarıma bakmak geliyor aklıma, yatmaya devam ediyorum. Gidip film izleyeyim diyorum, yatmaya devam ediyorum. Yazmak için çabalayayım diyorum, yatmaya devam ediyorum. Ne için niyetlensem yatmaya devam ediyorum.


  Sözün kısası bu aralar tükendim, ne yazıyorum ne de okuyorum. Bir süre bloga ara mı versem diyorum ama vicdan izin vermiyor. Levla beni dürtüyor, hadi yaz bloga okusunlar diyor; yatmaya devam ediyorum. Diyeceksiniz ki bu kız ne çok yattı, kalkmak için bir sebep bulamıyorum ki oblomovluk kanıma işledi. Öylesine yazıyorum yine. Boş sözler belki ama anlaşılmak için yazmadığımı daha önceden de demiştim. Anlatmış olmak için yazıp boşaltıyorum içimi.

  Duvar da çözüm bulamadı bana, ne oblomov oldun sen böyle diyorum; yatmaya devam ediiyorum. Sonuç mu ben de bilmiyorum, duvar da bilmiyor. Sanırım kimse bilmiyor. Oblomovluk kanıma işledi okurken, sen nasıl kitapsın yahu?

  Dergilere yazılarımı atıyorum ama hep daha önceki yazılar, yeni yazılar yok; yatıyorum çünkü. Oraya buraya karalıyorum, yatıyorum. Duvara resim bile çizdim ama yatıyordum. Duvar soğuktu, yatıyordum. Oblomov sabahtan akşama kadar yatıyordu, yatıyordum ben de. Düşünüyordum, yatmaya devam ediyorum. Yazıyorum, hala yatıyorum.

Ve nihayet son. 


5 Nisan 2017 Çarşamba

Ölüm Gibi Bir Şey Ataleti

Özlem Ekici

  Birisi öldü. Ne hissediyorum? Dürüstçe, hiçbir şey hissetmiyorum. Üzüntü mü? Deniyorum. Üzülmeye çalışıyorum. Olmuyor. Israr ediyorum, anılar düşünüyor, yeri geliyor yenilerini yaratıyorum. Geçen zaman içinde, yine de üzülmüyorum.

  Ölüme üzülüyorum, ölene değil. Acımasızca geliyor kulağa farkındayım, okurken düşünüyoruz, saçma geliyor. Bir insanoğlu Nasıl bu şekilde görebilir deniliyor.
  Bakalım; ne yaparsak yapalım, ölen olacağız. Tek yapabildiğimiz ertelemek. Kaçsak ne yazar ki? Elinde sonunda o bizden daha hızlı koşuyor. Bu durumdan çaresizliğimiz ölüme karşı olduğundan, ölene dokunamayacağım için, peşinden gidip yardım edemeyeceğim için üzülemiyorum.
  O kadar zorluyorum ki kendimi. Şakaklarım ağrıyor, parmaklarım karıncalanıyor. Bazen oturacak gücüm bile kalmıyor, gerçek anlamda kendimle savaşıyorum, ne için; üzülmek için. Ne kadar komedi aslında(!).
Sanırım benim durumum işi fazla ciddiye alıyor olmamdan kaynaklanıyor. Kaçamayacak, atlatamayacak, saklanamayacak, en iyisi de zorlanmayacak bir şeyden.
Durum bu; ölene değil, ölüme üzülüyorum.

20 Aralık 2016 Salı

Dönüp Dönüp Başa Sarmanın Dayanılmaz Ataleti

Özlem Ekici

   Çok güzel metinler okudum sanat, edebiyat adına. Çok güzel müzikler dinleyip, çok güzel resimler izledim uzun uzun. İnsanın ürettiği her şeyin önemli olduğuna her zaman inanmaya devam ettim. İçlerinde yanılıp gerisinde durmak mecburiyetinde olduklarım da oldu. İnanmak söz konusu olunca ben bunu hep iyi niyetle sürdürmeye çabaladım. Kolay olmadı fakat aşırı zorlandığımı da söyleyemem.

   Bir süre sonra üreten, değer yaratan insan unsurunun kendisiyle ilgilenmeyi seçtim. Mekanizmasını, fizyolojisini anlamaya, kurcalamaya başladım. Temel sebep şuydu: insan neden üretir? Buna ihtiyaç duymasına sebep olan şey nedir? Sadece sanat, edebiyat, müzik ve resim değildi; insan aynı zamanda acı, yalan ve üzüntü de üretiyordu; sevinç ve heyecan da. Bunların hepsinin toplamıydı insan. Fark ettiğim, saydıklarımdan bir tanesi de olabiliyordu. Kapsam giderek derinleşmeye başlamıştı. Aklımda insana dair her şey yavaş yavaş dağılmaya başlıyordu. Yapı taşlarını oluşturan bütün o irili ufaklı nedenler giderek çoğalınca onları bir arada tutan bağlarda giderek zayıflıyor ve kopma noktasına geliyordu. Bunun sonuçları oldu. Ben hata yaptığımı düşünmeye başladım. Akıl insanı ölçemezdi. En bilinen haliyle bunu bir insan yapamazdı. Sanırım biraz ileri gittim. Haddimi aştığımı düşünüp bunu bir kenara atmak zorunda kaldım.

   Şimdi oradayım. Aslında hep oradaydım. Sadece yol aldığımı düşünmüştüm. Durup bekleyerek yol alamazmışım. Kendimi boş ümitlerin peşine takmış, gereksiz, kuru ve içi boş bir sürü sebebin peşine sürüklemişim.


   Akla inanmakla insana inanmak arasında derin benzerlikler var. İnsan da, akıl gibi sizi boş inançların peşinden sürükleyebiliyor. Uyandığınızda aslında hep o yatakta olduğunuzu hatırlamak kadar komik bir trajedidir bu konu.

*******

   Yazacak bir şeyler bulamıyorum. Bu, anlatacaklarımın tükendiğinin göstergesidir. Benim dışımda, benden bağımsız işleyen bir düzenin varlığından bahsediyorum. Şu yanılgıya düşmeden: ben tükendim. Bu yazacaklarımın da tükendiğine işaret eder. Böyle bir yanılgı taşımıyorum. Kabul de etmiyorum. Gerçek değişmez. Bazen sekteye uğrar. İçimde taşıdığım bir şeyin benden alındığını, çalındığını hissediyorum. Benim tekelimde karşılık bulan bu durum nasıl ve ne şekilde benden alınabilir? Bunu ben nasıl tükendiğimle ilgilendiririm?

   İşte burada çıkmaz oluştu. Benim çıkmazım. Girdap değil. Girdap işlenemez bir konu. Ben üzerine anlatacak çok şey bulamam. Ama çıkmaz? Çıkmaz, tam olarak içimde bir şeylerin bölünüp dağıldığına göstergedir. Her şey bitince geriye bizden bir şey kalmaz. Çıkmaz bana bunu anlatıyor. Çünkü ben ona soru sordum. Yazacak bir şeyleri kalmayan insanlar kendilerine çarparlar. Sonunda çatlayıp dağılana dek.

********

   Sürekli aynı noktada kalınca etrafta olan biten ne varsa belirginleşmeye, büyümeye ve keskinleşmeye başlar. Fark etmediğin, dikkattinden kaçan bütün nesneler -daha önce orada olduğu halde- bir bir gözünde yer kaplar. Bilgisayarın monitöründe günlerce yapışık halde bekleyen saçın, yıkamadığın için dibinde kahve kurumuş bardağın, bardağın masada bıraktığı iz… Üç haftadır kitap okumuyorum. Bazen okula giderken yol uzun olduğu için sıkılmayayım diye yanıma aldığım kitaplar hariç. Zaten onun da pek anlaşılır bir tarafı yok. Dikkatim çok çabuk dağılıyor. Okuduğumdan da bir şey anlamıyorum.

    Masa diyordum. Oradan uzaklaşmamam gerekiyor. Dün akşam masa başına gelirken beş adet mandalina aldım. Masanın solunda ufak bir kabuk yığını duruyor. Kurumuş, dağınık… Alıp mandalinaların olduğu torbaya boşaltıyorum. Masada yine iz, kabuk izi. Şiir yazdığım müsveddelerim; zaten masada bugüne kadar en çok onlar durdu. Bazı günler aldım karaladım. Bazı günler hiç görmedim bile. Bakmak istemedim. Yazacak bir şeyler bulamadım. Doğrusu bu.

   Kahve, evin anahtarı, cüzdan, fişler, tükenmiş pil yığını, faturalar, ucu kırılmış kurşun kalemler, silgi çöplerinden yapılan dağ yığını, içinde ne olduğuna bakmadığım siyah bir poşet. Hepsi bana bakıyor. Ben fark etmemişim.

*******

   Mesele anlatmanın ötesinde bir duruma dönüştü. İnsan çok basit bir durumu, anlaşılmayı, ifade etme güçlüğü yaşıyor. Bir tereddütün içinde yaşıyorum.

Ve nihayet son.





Copyright 28.02.2016 - 2017© , Blogger Templates | Blogger Kişisel Blog Sitesi

Levla'nın Not Defteri - Kişisel Blog | Copyright © 2016 - 2020