Yazılarım E-postana gelsin.

Yaz E-Postanı!

29 Mayıs 2020 Cuma

Uçurum - Şükrü Erbaş

Levla Özlem Ekici

Yeni yeni anlıyorum
Yaşarken ölümünü düşünüp de
Ağlayan annem…

Seni sevincin hanesinden
Düşüren dünya
Başladı beni de bir kenara atmaya.

Işık çekiliyor yalım yalım
Sular değiştirdi yatağını
Yeni dallar buldu rüzgâr kendine.

Kime elimi uzatsam aşk diye
Kesiyor yollarımı
Kalbimle tenim arasındaki uçurum.

Ölüm alıştırıyor usul usul kendine
Alarak elimden dünya sevinçlerini
Ne kadar haklıymışsın anne…

26 Mayıs 2020 Salı

Başlıktaki Yayınlar Kaldırılmıştır!

Levla Özlem Ekici

   Şiirimsi başlığı altında yayınlanan tarafımca yazılan şiirleri kaldırdım dostlar. Gelen saçma ve kırıcı yorumlar ve bazı dizelerin isim belirtilmeden alıntılanması üzerine bu şekilde bir karar alınmıştır. Kitap, yazarlar ve şairler dışında öznel yazıları azaltacağım. Okuyup yorumlayan ve destekleyenlere sonsuz teşekkürlerimi sunarım. Günlük tarzında yazılara daha fazla yer vermeye çalışacağım. Satırlarda buluşuruz yine...

3 Mayıs 2020 Pazar

Orta Sınıf Yeni Proletarya Olursa - Milenyum İnsanları

Levla Özlem Ekici

   James Graham Ballard, 1930 Şanghay doğumlu İngiliz bilimkurgu ve transgressif kurgu yazarıdır. Pearl Harbor baskınıyla beraber 1942 yazından savaş bitimine kadar tutsak kalmış; savaş, tutsaklar kampı ve atom bombası gibi şeyleri ilk elden gözlemlemiştir. 1946’da İngiltere’ye yerleşmiş ve Cambridge Üniversitesi’nde psikiyatri eğitimi görmüştür. Kısa süre Kanada’da Kraliyet Hava Kuvvetleri’nde de bulunmuştur. Yazarlık kariyerine kısa öykülerle başlamış, "Prima Belladona" adlı ilk öyküsü 1956’da Science Fantasy dergisinde yayımlanmıştır. Post-apokaliptik bir eser olan ilk romanı The Drowned World ise 1962’de yayımlanmıştır. 1984’te yayımlanan Güneş İmparatorluğu’nda savaş deneyimlerini kurgulamıştır. Eser, Guardian Edebiyat Ödülü ile James Tait Black Ödülü’nü kazanmış, Booker Ödülü’ne ise aday olmuştur.

   “1939-1984 arasında İngilizce yayımlanan en iyi 99 eser” listesinde Sınırsız Rüyalar Diyarı adlı eseri yer almıştır. Bazı eleştirmenlerin Calvino’ya benzetmesine şaşırmadığım yazarın eserlerinde Borges’ten de izler görülür.

   J.G. Ballard’ın suç üçlemesinin son kitabı Milenyum İnsanları’nı yenik doğmaya mahkum bir devrim öyküsü olarak kurgular. Tıpkı 19.yüzyılın Paris komünü gibi. Ama roller değişmiş devrimin öncülüğünü yeni proleterya yani orta sınıf almıştır."...yeni bir devrim gerçekleşiyordu; öyle alçakgönüllü ve iyi huylu bir şeydi ki hemen hemen kimse farkına varmamıştı" sözleriyle açılan kitap umursamaz, robotlaşmış kamusal alan karşısında var edilmeye çalışılan yeni bir ütopik çabayı konu alır. Bir taraftan toplumsal değişim talebinin ayartıcılığı, sistemin her zamanki bastırma tedbirleri ve diğer taraftan günümüz dünyasında El Kaide tipi grupların sergilediği amaçsız şiddetinin sorgulanmasına yer verir. Ballard son 30 yılda yinelediği gibi soluğunu ensemizde hissettiğimiz birçok yakın gelecek tablosu oluşturur. Baskıcı olmayan her ütopya gibi ikircikli ve insan denilen tuhaf şeyin derin iç uzayını kaplayan tüm aydınlık ve karanlık yönlerini yansıtarak bunu yapar.

   Milenyum İnsanları, Kokain Geceleri ve Süper Kent ile birlikte bir ideoloji olarak elimizde yalnızca tüketicilik kaldığında neler olabileceğini inceleyen detektif romanları üçlemesinin sonuncusu. “İnsanlar yaşamlarındaki en ahlaki seçimin bir sonraki arabalarının rengi üzerine olduğu gerçeğine çok içerliyor,” diyor Ballard tahripkârca. “Elimizde kalan yalnızca kendi psikopatolojimiz. Bu sahip olduğumuz tek özgürlük -tehlikeli bir durum bu.”

Milenyum İnsanları, Heathrow Havaalanı’na yapılan ve üç kişinin ölümüne neden olan bombalı saldırıyla başlar. Romanın önermesi şudur: “Orta sınıf yeni proletaryadır.” Ballard’ın bir başka gated1 topluluğu olan Chelsea Marina sakinleri, okul ücretlerinden, özel sağlık giderlerinden, gizli vergilerden ve parkmetrelerden o kadar bıkmışlardır ki, toplumsal sorumlulukların ve tüketim kültürünün kendi kendini dayatan yüklerinden soyunmaya başlarlar. Anlatıcı psikolog David Markham gibi diğerleri de karizmatik çocuk doktoru Richard Gould tarafından orta sınıf metropolünün sembollerine -Ulusal Film Merkezine, BBC’ye, Modern Tate Galerisine- saldırmaya ve sonra da banliyölere yönlendirilirler.

Ama bu orta sınıf isyancıları, kendi ezilmişlik iddialarını kendileri ne kadar ciddiye alıyor? Kitapta, bir noktada, Chelsea Marina sakinlerine sokaklara Japon film yönetmenlerinin isimlerinin verilmesi teklif ediliyor, ama bu fikirden “mülk değerlerinin zarar görebileceği” endişesiyle hemen vazgeçiliyor…

Bu kitap da, Ballard’ın diğer kitapları gibi, sapkın altüst oluşlarla ve huzur kaçıran paradokslarla dolu -“Şiddeti huzur dolu bir gösteriden daha fazla kamçılayan bir şey yoktur” ya da “Eğer hedefin küresel para sistemi ise bir bankaya saldırmazsın. Yanı başındaki Oxfam’a2 saldırırsın,” gibi.

   Roman "...ama aslında başka bir zamanı düşünüyorum o anda, Chelsea Marina’nın gerçekten bir vaatler ülkesi olduğu kısacık dönemi; genç bir çocuk doktorunun halkını özgür bir cumhuriyet, sokak işaretleri olmayan bir şehir, cezaları olmayan olaylar ve gölgesi olmayan bir güneş yaratmaya ikna ettiği o kıssacık zamanı düşünüyorum" sözleri ve geleceğe yönelik bir dönüşüm çiçeğinin filizlenen ilk tomurcuklarıyla biter. Bittiğinde acı bir tat bırakıyor sizde.


21 Nisan 2020 Salı

Calvino Tarot Bakarsa! - Kesişen Yazgılar Şatosu

Levla Özlem Ekici

  Italo Calvino kitabın başında uzunca bir önsöz ile yazım sürecini anlatmış. Tarot kartlarıyla ilgilendiği bir dönem kimi kartları rastgele sırayla önüne açıp onları hikayeleştirerek bu kitabı oluşturmaya başlamış, daha güzel bir şekilde anlatmış bunu ama kısaca böyle diyebiliriz. Kitabın özel bir yerinin olmasını sağlayan durum da bence bu yazılış süreci.

  "Tarotla ilgilenmeyen biri için hiçbir şey ifade etmeyecek bir kitap..." hissiyatı almış olabilirsiniz, ben de bundan korkuyordum ancak Calvino, kendisinin de tarota karşı çok özel bir ilgisinin ve hatta tarotla ilgili pek bilgisinin olmadığını da anlatmış kitapta. O sebeple böyle bir fikire kapılmadan okuyabileceğimiz konusunda bizi de rahatlatmış. Birçok hikayede bir kartın anlamı değil, kartın üzerindeki desenin arka planındaki orman vb; örneğin bir karttaki şövalye karakteri değil de o şövalye karakterinin elindeki kılıç ya da şövalyenin arkasındaki bir dere hikayede kullanılırken kartın esas anlamı olan soyut kavram hikayenin içinde hiç kullanılmadan geçilmiş. Muhtemelen tarota ilgisi olanlar daha çok keyif alacaklardır lakin ben gibi ilgisi ve bilgisi olmayanlar bazı yerlerde üzerinde ayrıca durulan belirli kartların tarot falındaki anlamını öğrenmek için internetten kartı araştırabilir.
Öyküler birbirinden bağımsız gibi görünse de birinin bittiği yerde diğeri başlayabiliyor veya ortak öğelere sahip öyküler var. Bu öyküleri sıralı bir şekilde baştan sona okumak gerekiyor, zaten yazarın yolunun bir şatoya düşüşü ve öykülerin nasıl anlatılmaya başlandığı gibi bir girizgah da var ve o girizgahı okumadan rastgele bir öykü okumak da çok sıkıntılı olacaktır.

  Kesişen Yazgılar Şatosu, iki ayrı bölümden oluşuyor. Bu iki bölüm, tematik benzerlik taşıyan iki uzun öyküden oluşuyor.

  İlk bölümü oluşturan ve kitaba da adını veren Kesişen Yazgılar Şatosu, Ortaçağda yolları bir şatoda kesişen bir grup insanın yemek masasında toplanmalarını, konuşamadıklarını fark etmeleri üzerine de tarot kartları aracılığıyla öykülerini birbirlerine sezdirmelerini anlatıyor.

  İkinci bölümü ise, “Kesişen Yazgılar Meyhanesi” isimli öykü oluşturuyor. Bu öyküde de yine bir grup insanın yolları bir meyhanede kesişiyor ve yine konuşamayan insanlar yine tarot kartları aracılığıyla öykülerini sezdiriyorlar. Bu öyküdeki farklılık ise zaman olarak gösterilebilir. İkinci öyküde anlatılanlar Rönesans döneminde geçiyor.

  Kesişen Yazgılar Şatosu, biçimsel olarak da özgün bir yapıt. Calvino öykülerini anlatanların açtıkları kartları da bizimle paylaşıyor ve bu kartlar açılma sırasına göre önce metinlerin yanında sonra da her öykücüğün sonunda toplu olarak bize veriliyorlar.

  En beğendiğim öykü ise "Ruhunu Satan Simyacı" oldu ki alıntılayalım o meşhur konuşmayı:

"Neden korkuyorsun, ruhumuzun şeytanın eline geçmesinden mi?"
"Hayır, ona verecek ruhumuz olmamasından."

  Sık sık öykülere müdahale etmek isteyip bir anda kendimi o öykülerin birinde buldum. İster istemez kapılıp gittim kartların arasına. Tarota da bir ilgim başladı bu kitaptan sonra ama şimdilik bu konuyu askıya aldım. Calvino okumaya devam edeceğimden kesinlikle emin oldum bu eserle birlikte.

  Farklı ve son derece ilginç bir yazım süreci ile ortaya konmuş bir eser okumak isterseniz mutlaka denemenizi öneririm.

Alıntılarla bitiriyorum, iyi okumalar.

"Farklı kuşaklar birbirlerine hep ters bakar, salt anlaşmamak için konuşurlar, mutsuz yaşamalarının ve düş kırıklığı içinde ölmelerinin suçunu hep birbirlerine atarlar."

"Ay, yenik bir uydudur, ama üstün gelen yeryüzü, onun tutsağı durumundadır."


14 Nisan 2020 Salı

Geceye Şarkı - Georg Trakl

Levla Özlem Ekici



Bir nefesin gölgesinden doğma bizler
Dolanıp durmaktayız terk edilmişliklerde
Bizler, yani sonrasızlıkta yitirilenler,
Kurbanlarız, adandıklarımızı bilmezcesine.
Dilenciyiz sanki, yok benim diyebileceğimiz,
Kapalı kapılar önünde birikmiş delileriz.
Körler gibi kulak kabartmışız, içinde
Fısıltılarımızın yitip gittiği sessizliğe.
Hedefi olmayan yolcularız bizler,
Bulutlarız, rüzgârlarda dağılan,
Ya da ölümün soluğunda üşüyen çiçekler,
Yerimizden kopartılmayı beklemekteyiz.


2
Varsın, son acılar da somutlaşsın bende,
Savunmuyorum kendimi, ey karanlık güçler.
En büyük sessizliğin yolu sizlerden geçer,
O yoldan yürürüz en serin gecelere.
Soluğunuzla daha sesli alevlere boğmaktasınız beni,
Sabır! Yıldızlar kora dönüşürken, düşler kaymakta
Bize adlarını söylemekten kaçınan diyarlara,
Oralara ancak feda edersek girebiliriz düşlerimizi.


3
Sen ey kapkara yürek, ey karanlık gece,
Kimdir yansıtan, en kutsal zeminlerinizi,
Ve kötücülüğünüzün son vadilerini?
Acılarımız karşısında donup kalmış maske -
Acılarımız ve hazlarımız karşısında
Taştan bir gülümseme boş maskenin dudaklarında
Bir kaya, bütün ölümlülerin çarpınca kırıldığı,
Üstelik varlığı bize bile kapalı.
Ve sonra dikildiğinde karşımıza bir yabancı düşman,
Alaylarıyla aşağılayarak ölesiye didinmemizi,
O zaman daha bir hüzünlü olur şarkılarımız ezgileri
İçimizde ağlayan ise kalır anlaşılamadan.


4
Sensin, sarhoşluğu geçiren Şarap,
Ben, şimdi güzel danslarla kanamaktayım
Ve taçlandırmak zorundayım acımı çiçeklerle!
Bağrındaki en derin anlamın istediği buysa, ey gece!
Kucağındaki bir arpın telleriyim sanki,
Ve son acılarım uğruna şimdi
Senin karanlık şarkın boğuşmakta yüreğimde,
Beni ölümsüz kılıp, bir şişe çevirmekte.


5
Bu huzur - ey derin huzur!
Yok artık dini bütün çan sesleri,
Sen, ey acıların tatlı anası, sen -
Barışın, sanki ölümün enginliği.
Sar o serin ve sevecen ellerinle,
Sar bütün yaraları -
Böylece içten kanasınlar yalnızca -
Sen, ey  acıların tatlı anası!



Bırak, suskunluğum senin şarkın olsun!
Ne ifade edebilir ki fısıldayışları sana,
Hayatın bahçesinden ayrılmış bir yoksulun?
Bırak, hiç adın olmasın iç dünyamda -
Ruhumda oluşmuş, ama düşlerden yoksun,
Artık sesi kalmamış bir çan gibi,
Tatlı gelini acılarımın,
Ve uykularımın sarhoş gelinciği.



Toprakta ölüşlerini duydum çiçeklerin,
Ve havuzların sarhoş yakınmalarını,
Bir de çanların söylediği bir şarkıyı,
Gece, ve fısıldayan bir soru;
Ve bir yürek - yaralanmış ölesiye,
Yoksul günlerinin ötesinde.


8
Suskundu karanlık, beni söndürdüğünde,
Gün ortasında ölü bir gölgeydim -
O zaman çıkıp mutlulukların evinden
Yürüdüm gecenin derinliklerine.
Şimdi bir gölge oturmakta yüreğimde,
Bir gölge, hissetmeyen günün çoraklığını -
Ve dikenler gibi sana doğrulup gülümseyen,
Senden, yalnız senden yana, ey gece!



Ey gece, acılarımın önündeki dilsiz kapı,
Gör artık bu karanlık yara izinin kanadığını
Ve kabından taşmak üzere olduğunu çektiklerimin!
Ey gece, ben hazırım artık!
Ey gece, unutmuşluğun bahçesi, darmaduman,
Yoksulluğumun dünyaya kapalı ihtişamında,
Salkımlarla, dikenli çelenkler de solmakta,
Gel, ey en yüce zaman!


10 
Bir zamanlar gülmüştü içimdeki şeytan.
Ben, bir ışıktım parıltılı bahçelerde,
Oyunlarla dansların eşliğinde,
Bir de aşkın şarabı, başımı uyuşturan.
Bir zamanlar ağlamıştı içimdeki şeytan.
Ben, bir ışıktım sancılı bahçelerde,
Kadere boyun eğişin eşliğinde,
Parıltısıyla, yoksulluğun evini nura boğan.
Şimdi ağlamadığına ve gülmediğine göre o şeytan,
Yitip gitmiş bir gölgeyim bahçelerde
Ve ölüm karası eşliğinde,
Boş gece yarısının  sessizliğiyle dolaşan.


11 
Zavallı gülümsemem sana ulaşma çabasında,
Hıçkıran şarkım ise yitip gitmekte karanlıkta.
Artık yolumun sonuna varmak, tek istediğim.
Bırak gireyim senin tapınağına.
Bir zamanlar ki gibi, çılgınca ve dindarca
Ve sessiz bir duayla önünde eğileyim.

12 
Geceyarısının derinliğinde, sen
Ölü bir sahilin suskun denizin yanında,
Ölü  bir sahil: Bir daha asla!
Gece yarısının derinliğinde, sen
Gece yarısının derinliğinde, sen
Gökkubbesin, bir zamanlar yıldızının parladığı,
Bir Gökkubbe, artık hiç bir Tanrı'nın çiçek açmadığı.
Gece yarısının derinliğinde, sen
Gece yarısının derinliğinde, sen
Döllenmeden kalansın sıcak bir rahimde,
Ve hiç can bulamamış, öylece!
Gece yarısının derinliğinde, sen

Georg Trakl

Çeviri: Ahmet CEMAL


9 Nisan 2020 Perşembe

Calvino'dan Dantel Gibi Dokunmuş Kentler

Levla Özlem Ekici


   Calvino’nun kendi ifadesiyle “Görünmez Kentler, Marco Polo’nun Tatar İmparatoru Kubilay Han’a sunduğu bir dizi gezi notu…” . Çağdaş İtalyan yazınının bu büyük ustası, insan ile nesne arasındaki yaşam kavgasını bu başyapıtında şiirsel bir dille sunar bizlere. Kitaptaki metinler Venedikli Gezgin Marco Polo ve tüm ağırlığı ile dünyanın ve insanlığın üzerine çökmüş bir imparatorluğun başındaki Kubilay Han’ın; görünürde kentleri konu aldıkları, aslında insanı, doğayı, iktidarı sorgulayan konuşmalarından oluşur.

   Anlatılan yerler, her birine bir kadın ismi verilmiş kurmaca kentlerdir. Calvino, anlatıyı göstergeler üzerine kurmuştur ve kitap göstergebilim açısından temel yazınsal yapıtlar arasında yer alır. Yapıtta, diyalektik ikili karşıtlıklar ön plandadır. Göstergebilim hakkında da şöyle bir makale buldum, merak edenleri böyle alalım. Tık tık


   Görünmez Kentler'de zaman ve mekan hem iç içe geçip birbirine karışarak kendine özgü ve aynı zamanda bütüncül bağlamını yaratır, hem de bu bağlam içinde çözünerek kendini bağlamından koparır. Böylelikle Görünmez Kentleri görmeye çalışan okuyucu, hem bunları akıl yoluyla var etmeye çalışırken, hem de görünen/var olan kentleri, birer imge haline getirerek buharlaştırır. Calvino belirli bir kurgu üzerine oturtmuş yapıtını. Marco Polo’nun anlattığı kentler ayrı bir sıra izlerken, Marco Polo ile Kubilay Han’ın felsefi içerikli söyleşileri yine ayrı bir biçimde şiirsel metinler olarak sunuluyor. Benim en sevdiğim kısımlar da bunlardı açıkcası. Kentlerle bağlantısı yokmuş gibi görünen bu metinler aslında kentlerle bir bütünlük oluşturuyorlar.

   “Görünmez Kentler” insanı, yaşadığımız evreni, içsel dünyamızı irdelemeye, sorgulamaya itiyor. Okurdan da katkı bekliyor bir bakıma, yer yer düşünecek, yer yer de gözlerinizi kapatıp hayal edeceksiniz. Yapıtı dilimize Işıl Saatçioğlu İtalyanca aslından çevirmiş. Benim elimdeki Remzi Kitabevinden basımı ve kütüphaneden ödünç aldım, en kısa zamanda da YKY basımını da satın alıp kütüphaneme ekleyeceğim. Özenli, keyifle okunan bir metin. Çevirmenin yapıtın sonuna eklediği İtalo Calvino ve Görünmez Kentler üzerine bizlere aktardığı bilgilendirici çalışması da önemli bir kaynak, bence ilk olarak onları okumada fayda var. Düşünmeyi seven, kolaycılıktan kaçan okur için kitaplıklarında bulundurmaları önemle rica olunur. Özellikle Borges severler mutlaka bir bakmalısınız demeden geçmeyelim.

   Kitaptan birkaç alıntı ile bitiriyoruz.

*Doğru yolu bulmak için kaybolmak gerekir. Labirent, içine giren kaybolsun ve dolaşsın diye yapılır. Ama labirent, o aynı kişiye, yeni bir plan çizmesi ve labirentin gücünü yok etmesi için bir başkaldırıyı da düşündürür. Bunu başardığı takdirde insan labirenti yıkacaktır; onu boydan boya geçen biri için labirent yoktur.

*Kitap bir alan; okur içine girmeli, dolanmalı, belki kendini kaybetmeli, ama belli bir noktada bir çıkış hatta birçok çıkış bulmalı. Kitap, dışarı çıkabilmek için bir yola koyulma olanağı.

*Biz canlıların cehennemi gelecekte var olacak bir şey değil, eğer bir cehennem varsa burada, çoktan aramızda; her gün içinde yaşadığımız, birlikte, yan yana durarak yarattığımız cehennem. İki yolu var acı çekmemenin. Birincisi pek çok kişiye kolay gelir: Cehennemi kabullenmek ve onu görmeyecek kadar onunla bütünleşmek. İkinci yol riskli: sürekli bir dikkat ve eğitim istiyor; cehennemin ortasında cehennem olmayan kim ve ne var, onu aramak ve bulduğunda tanımayı bilmek, onu yaşatmak, ona fırsat vermek.

*Ya­şanmamış gelecekler geçmişin dallarıdır yalnızca: kuru dalları. "Bütün bu yolculuklar geçmişini yeniden yaşamak için mi?" diye sordu bu noktada Han. Şöyle de sorabilirdi aslında: "Bütün bu yolculuklar geleceğini yeniden bulmak için mi?” Şöyle cevap verdi Marco: "Başka yer, negatif bir aynadır. Yolcu sahip olduğu tenhayı tanır, sahip olmadığı ve olmayacağı kalabalığı keşfederek.”

*Merdivenli yolların kaç basamaktan oluştuğundan, kemer kavislerinin açı derinliğinden, çatıların hangi kurşun levhalarla kaplandığından söz edebilirim sana; ama şimdiden biliyorum, hiçbir şey söylememiş olacağım sonunda. Zira bir kenti kent yapan şey bunlar değil, kapladığı alanın ölçüleri ile geçmişinde olup bitenler arasındaki ilişkidir.

*Edebiyatın sınırsız evreninde, dünya imgemizi değiştirebilecek yepyeni veya çok eski yollar, üslup ve biçimler açılır önümüzde her zaman... Ama edebiyat sadece düş peşinde koşmadığım güvencesini bana veremiyorsa, o zaman içinde her türlü ağırlığın çözülüp dağıldığı hayallerime gerekli besini bilimde ararım.

*Eğer bir gün kendinin yarısı olabilirsen, ki bunu bütün gönlümle dilerim, bütünlüğü olan beyinlerin sıradan zekâsını aşan şeyleri anlayacaksın. Kendi yarını ve dünyanın yarısını yitirmiş olacaksın, ama geride kalan o yarı, bin kez daha derin, daha değerli olacak. Hatta her şeyin sana benzer şekilde ikiye bölünüp parçalanmasını isteyeceksin, çünkü güzellik, bilgelik ve adalet parçalardan oluşan şeyde vardır.

*Yolculuk yapa yapa farklılıkların kaybolduğunu fark ediyor insan: her kent bütün öteki kentlere benziyor sonuçta, biçim, düzen ve uzaklıkları değiş tokuş ediyor aralarında yerler, 'biçim'siz, ince bir toz bulutu kaplıyor kıtaları.

*Keşke her şey böyle ikiye bölünebilse... Böylece herkes bön ve cahil bütünlüğünden kurtulabilse. Bir bütündüm ben ve her şey doğal, karmakarışık ve anlamsızdı gözümde; her şeyi gördüğümü sanıyordum, oysa gördüğüm bir kabuktu yalnızca.

*Eğer erkek ve kadınlar o kısacık düşlerini yaşamaya kalkışsalar her hayal bir kovalamaca, bir aldatmaca, bir anlaşmazlık, karşıtlık ve baskı hikâyesinin yaşanmaya başlayacağı bir insana dönüşür ve hayallerin atlıkarıncası duruverirdi.

*Bir kentte hayran kaldığın şey onun yedi ya da yetmiş yedi harikası değil, senin ona sorduğun bir soruya verdiğin yanıttır.

*Anlatıya yön veren şey ses değil, kulaktır.

*Bellek denen şey çok zengin: Sürekli yineler göstergeleri, yineler ki kent var olmaya başlasın.

*Başka yer, negatif bir aynadır. Yolcu sahip olduğu tenhayı tanır, sahip olmadığı ve olmayacağı kalabalığı keşfederek.

*Kentler vardır, yıllarla ve değişerek arzuları biçimlemeyi sürdürürler; kentler vardır, ya arzularca silinir ya da arzuları siler, yok ederler.

*Kentlerle ilişkimiz rüyalarla olduğu gibidir: hayal edilebilen her şey aynı zamanda düşlenebilir, oysa en beklenmedik rüyalar bile bir arzuyu, ya da arzunun tersi, bir korkuyu gizleyen resimli bir bilmecedir. Kentleri de rüyalar gibi arzular ve korkular kurar; söylediklerinin ana hattı gizli, kuralları saçma, verdiği umutlar aldatıcı, her şey başka bir şeyi gizliyor olsa da.

*İki yolu var acı çekmenin: Birincisi pekçok kişiye kolay gelir: cehennemi kabullenmek ve onu görmeyecek kadar onunla bütünleşmek. İkinci yol riskli: sürekli bir dikkat ve eğitim istiyor; cehennemin ortasında cehennem olmayan kim ve ne var, onu aramak ve bulduğunda tanımayı bilmek, onu yaşatmak, ona fırsat vermek.

KENTLER VE ANI 1 – DIOMIRA
“İnsan oradan yola çıkar, üç gün hep doğuya giderse, Diomira’da bulur kendisini.”
KARINA PUENTE ITALO CALVINO’NUN GÖRÜNMEZ KENTLER’İNİ İLLÜSTRE ETTİ

1 Nisan 2020 Çarşamba

Müsveddeler - Didem Madak

Levla Özlem Ekici



“Tekirdir tekerlenir bir saranı bulunmaz”
diyen o adama....

1-
Anlatarak bitiriyorum hayatımı
Bilmiyorum başka nasıl bitirilir bir hayat
Bir çiçek çizdim bu akşam avcuma
İsmini her şey koydum.
Simli ojeler sürdüm yalnızlıktan sıkıldığımdan.
Müsveddesi gibi şimdi tırnaklarım
Yıldızlı bir gecenin.

Yıl 2000
Tekke ve zaviyeleri kapatıldı kalbimin
Tombul güvercinler dolaşırdı kiremit çatısında
Bulutlar akardı paçalarından, uğuldarlardı.
Kuşların şarkılarından anlarım.
Kimse hayra yormaz beni
Kuşbaz ve uçmaya meraklı, 
Ütüsüz giyerim karabasanlarımı
Sakarım, sık sık çarpar deviririm yazgımı
İçimdeki suyu döktükten sonra işte, ondan sonra
Şikayetim yok, rahatım.
Taşralı ve safım.
Yağmurda unutulmuş bir Tanrı’yla ahbabım
Balkonda asılı kalır günlerce gökkuşağım, 
Deterjan reklamına çıkacağız biz ikimiz Tanrı’yla
Ben böğürtlen lekeli çocuğu oynayacağım, 
O kirli beyaz gömleğim.
Ah bir de şu gömleğe, göynek diyecek kadar 
Cesur olaydım.

Teyzem öldü.
Kırkı yeni çıktı
En iyi hikayeleri ölüler anlatır
Ölülerin anlattığı hikayeler
İnşirah suresi gibi insanı ayartır

Kırmızı günleriyim ben takvimlerin
Okullar tatil oluyor ben söz konusu olduğumda
Şeker istemeye geliyor çocuklar.
Oyun oynuyoruz, 
Sağlam bir halatla çekiyorum acıyı kendime doğru.
Siyah iş günleri müdahale ediyor hayatıma
Mor bir köşe yastığı gibi isyankar oturmak istiyorum, 
Ben oysa divanın en ucunda.
Çorba pişirmek istiyorum, 
Sonra kalkıp ekmek kızartmak, 
Bıçağın ucuyla kazımak aşkı fazla kızardığında.
Söyleyin ateşe, 
Ruhunu üflemesin benden gayrısına.
Çiçek silindi bu sabah ellerimi yıkadığımda
“Ellerim bomboş...”
Kötü şiirlerden koru beni Tanrım
Amin!

2-
Bir şaşkınlık şarkısı olarak besteliyorum aşkı
Kaprisli notalar, huysuz sololarla
Bekçisi olmayan geceler denk geliyor bana, 
Çaresiz bekliyorum, 
Düdük çalıyorum, 
İki el ateş ediyorum havaya.
Gecenin bir yarısı oturup ağlıyorum bir çocuk parkında
Ulumak gibi ağlıyorum
Köpekler koşuyor sağımda solumda
Tanrım! 
Diyorum sadece
Başka bir şey diyemiyorum zaten o an.
İyi niyetli ve sevimli bir kızdan kalanlar
Sallanıyor durmadan boş salıncaklarda
“Üzgünüm” diyor, 
Bir mutluluk şiiri yazamam bu saatten sonra!

Yoksul çocuğuydun sen benim 23 Nisan sabahımın
Şiir okutmadım sana, folklor oynatmadım.
Yoksulluk diyorum, 
O an, 
Ucuz lafların çalılarına takılıyor şiirimin elbiseleri.
Sen tuz ol en iyisi sevgilim
Ben ekmekle duruma müdahale edeyim.
Bırak hazır soyunmuşken
Kuru öksürüğüne elma kabuğu ve tarçın tavsiye edeyim.
Tasfiye ettiler beni kediler aralarından
Yar olmaz bundan sonra sarmandan sana.
Beni tasfiye ve tavsiye arasındaki karışıklıkta
Müsait bir yerde bırak sevgilim.
Hem otuzumu geçtim azıcık
Gerisini ben yürürüm artık.
Çizgili olsun, buruşsun yüzü, 
Şiirlerim için yaşlanma etkilerini geciktirici krem kullanmayacağım.

Yokuş aşağı şarkımı söylerdim, sarhoş
“Kanatlarım vardır benim uçarım”
Koşup kaşe kabanından yakalardın uyduruk şarkılarımı
Ne çok ısıttın beni, 
Ne çok ısıttım seni, 
Buruştu ve kirlendi
23 Nisan’da takılan simli ve tül kanatlarım
Kurtulamadım, üstümde kaldı.
Ben sevgilim...
Bir çocuk bayramı gibi yaşamak isterdim her aşkı
Cezaya kaldım.
Bir mutluluk şiiri yazamamaktan dolayı
İmlamı iyice bozsam da farketmez artık.
Kime ne “de-da”ları ayırmasam? 
Noktalarda durmasam, 
Bir ünleme koşsam yalnızca, 
Sonu uçmak olan çığlığa.
Kime ne anlatarak bitirsem hayatımı? 
Ölümüme de bir şiir yamar nasıl olsa birileri artık.

3-
Bazı vakitler tren geçiyor evin yakınından
Yaşlanıyorum pencereden her bakışımda
Anna Karenina’yı taklit ediyor zaman, 
Atıyor kendini raylara.
Neden her aşk
Bir kadının cenazesini kaldırır mutlaka.

Sevdiğim adamlar çarpıyor camlarıma
Bir kelebek gibi kocaman, kara
Pervazlarımda kuruyorlar sonra
Begonya tozlanıyor, 
Unutmanın gözyaşları sanki bu tozlar.
Annemin temizlik günleri gibiyim
Yorgun, solgun ve beyaz.
Kardeşim ayağını sallıyor sevdiği şarkılarda
Birini çok sevmek gibiyim
Sütle siliyor tozlarımı kardeşim.
Kestane pişiririz diyoruz sobada
Hayallerimiz çatlıyor sonra, çıtırdıyor, kızarıyoruz.

Bu şiirden bir bölümü attım
Kilometrelerce uzağa
Tavşanlı pijamalarımla balkona çıkıp el salladım ardından
Havaya uçuracaktı şiirimi az daha, 
Attım.
Lokum getirmişti ve kitap, 
Ben ruhunu getirsin istemiştim oysa.
Onu da tam buradan attım.
Ben ne de olsa yakıp yıkanlar listesinde
Ölü yada diri arananlardanım.

Bir Doğuş şarkısı söyletiyorum bazen hayatıma: 
“Aramızda uçurumlar söz konusuyken”
Uçurumlarda tenzilat varken hazır
Uçalım, hadi uçalım
Ben nasıl olsa
Bu müsveddelerin ortasında yalnızım.

Didem Madak


27 Mart 2020 Cuma

Aristoteles'ten Sanat Dersi "Poetika"

Levla Özlem Ekici


   Bu kitap hakkında söylenecek ve söylenmesi gereken çok fazla şey var lakin çok kıyıda köşede kalmış bu eser. Benim için de öyleydi ta ki Umberto Eco'nun eşsiz eseri olan Gülün Adı'nı okuyana kadar. Adını ilk kez orada duymuş ve bir gün okuyacağım diyerek not almıştım. Sonunda elime alıp okudum ve neden bu zamana kadar okumadığıma anlam veremedim.

   Kitaba gelecek olursak Aristoteles'in şiir sanatı üzerine söylemlerini ve kuramlarını anlattığı bir eser. Ona göre bütün sanatlar birer taklittir. Şiir de bir sanat eseridir. Bu nedenle şiirin de bir taklit sanatı olduğunu ifade etmektedir. Aristoteles’e göre şiir sanatını ortaya çıkaran iki doğal neden vardır; birincisi taklit etme, ikincisi taklitten hoşlanmadır. Taklit insanların bilme, öğrenme arzularından kaynaklanır. Bu nedenle insan doğası gereği devamlı olarak bir şeylerle benzerlik kurmaya, taklit etmeye çalışarak bilme, öğrenme arzusunu gidermeye çalışmaktadır. İnsan, taklit ederek doğada ilk bilgilerini elde etmiş olur. Bu bilgileri elde etmiş olma arzusu ona büyük bir haz verir. Ona göre sanat yapıtları karşısındaki yaşantılarımız bunu kanıtlamaktadır. Sanatın amacı; nesnelerin dış görünüşünü değil, iç anlamını göstermektir. Aslında sanatın biçimi gerçeğin taklididir. Fakat bu taklit, taklit edilen nesnenin birebir kopyası olmak durumunda değildir. Aristoteles’e göre bir taklit gerçekte var olan bir nesnenin taklidi olmak durumunda da değildir. Onun için anlatılan bir olayın gerçekleşip gerçekleşmemesi önemli değildir. Çünkü ona göre bu tarihçilerin işidir. Aristoteles’e göre her bilgi ve her sanat bir taklit etmedir.

   Aristoteles’in sanat konusundaki düşünceleri şiir konusunda da geçerlidir. Onun için şiir de bir sanattır ve tüm sanatlar gibi taklit eder.

   Aristoteles’in şiir sanatı üzerine düşüncelerini incelediğimiz Poetika adlı eserinde ele alınan konulardan en önemlisi, sanatın bir taklit olduğudur. Bu taklit sanatından kastı, insana ait bir eylem olduğu fikridir. Aristoteles, Platon’un mevcut sanat, ideaların yansıması olan duyulur alanın bir yansıması olmak bakımından silik ve değersiz bir kopya niteliği taşır ifadesini benimsememektedir. Çünkü Platon’un, sanatı sadece basit bir kopya ya da ideaların sönük bir yansıması olarak görmesi sanatın tüm boyutlarını gözden kaçırmasına neden olmuş. Aristoteles ise sanatı daha geniş bir çerçevede ele alarak sanatı tüm boyutlarıyla incelemiştir.

   Sonuç olarak eğer sanat ve şiir üzerine farklı bakışlar görmek istiyor ve daha önce Aristoteles hiç okumadıysanız, mutlaka bakmalısınız. Sakin sakin okuyun, her düşüncenin ardını sorgulayın. Zira müthiş düşünceler içeren bir yapıt.



Kitaptan Alıntılar:

*İster bir sanatçı yetisi, isterse alışkanlığa dayanan bir ustalıkla olsun, bazı sanatlar renkler ve figürler aracılığıyla taklit eder. Bazı sanatlar ise ses aracılığıyla taklit eder; buna göre de bütün adı geçen sanatlarda genel olarak taklit, ya ritim ya söz ya da harmoni aracılığıyla gerçekleştirilir.

*Şiir sanatı, ozanların karakterlerine uygun olarak iki yön alır; zira, ağır başlı ve soylu karakterli ozanlar, ahlakça iyi ve soylu kişilerin iyi ve soylu eylemlerini taklit eder; hafifmeşrep karakterli ozanlar ise, bayağı yaradılıştaki insanların eylemlerini taklit ederler.





26 Mart 2020 Perşembe

1764 - Emily Dickinson

Levla Özlem Ekici


En hüzünlü ses en tatlı ses
En çılgın ses büyüyen, -
Kuşların sesidir baharda, 
Gece hoş bir tat bırakıp giderken.

Mart'la Nisan arasındaki çizgi-
O büyük sihirli sınır
Ötesinde Yaz, nefes alsa duyulur
Yakınlıkta, kararsızlıklar yaşamaktadır.

Bir zamanlar bizimle eyleşen
Dostları hatırlatır bir bir, 
Ki ayrılığın kara büyüsüyle büyüyen
Hasretleri artık insafsızca derindir.

Yasını tuttuğumuz ne varsa
Hatıra gelir yeniden, 
Ötmesin isteriz kuşlar
Sussun isteriz bu siren.

Bir kulak deşebilir bir kalbi
Bir mızrak kadar kıvrak, 
Keşke kalbe bu kadar tehlikeli
Bir şekilde yakın olmasaydı kulak.

Emily Dickinson


21 Mart 2020 Cumartesi

Balzac Vadisinde Bir Güzel Zambak

Levla Özlem Ekici


   Son dönemde okuduklarım arasında en sevdiğim eserlerden birkaç tanesini seçip blogumun rafları arasına kaldırmak istedim. Kitabın alıntıları ile daha da güzel bir yazı olacağını düşünerek başlıyoruz Balzac'ın Vadideki Zambak isimli eserini tanıtmaya...

   Kitabın içeriğini anlatmadan önce hangi yayın evinden aldığıma değinmek istiyorum. Bildiğiniz gibi yabancı romanlarda en önemli mevzu çeviri. Eğer çeviri iyi olmazsa kitaba yapılmış bir cinayetten farksız bir durum olmuyor. Uzun araştırmalarım ve birçok başarılı, başarısız denemelerimden sonra Can Yayınları’nın çeviri konusunda başarılı olduğunu öğrendim ve Vadideki Zambak’ı Can Yayınlarından aldım. Kitabın çevirisini yapanın Tahsin Yücel olduğunu duyunca zaten insanın çeviri konusunda hiçbir şüphesi kalmıyor. Bilmeyenler için de öncelikle Vadideki Zambak’ın MEB’in belirlediği 100 Temel Eser içerisinde olduğunu belirtmekte fayda var.


   Gelelim kitabın konusuna: Vadideki Zambak, Honoré de Balzac’ın en güzel kitaplarından biridir. Bir kesim Balzac'ın en iyi eseri olduğunu bile savunuyor. (Kanımca en iyi eseri diyebilirim de) Kocasıyla mutlu olmayan Henriette’le, kendisinden çok daha genç olan Felix’in imkânsız aşkını anlatan kitap, Balzac'ın yaşamını tanımak ve anlamak için de oldukça önemli. Felix'in yaşamının Balzac'ın kendi yaşamının neredeyse aynı olduğunu söyleyebilirim. Ayrıca eser 18. yy Fransa’sındaki, devrim sonrası, toplumsal hayat hakkında da ipuçları içermekte, duygusal bir yakınlaşmayı anlatmaktadır. Yeşil vadiler, sık ormanlar arasındaki güzel şatolar tüm gerçekçiliği ile tasvir ediliyor. Bolca tasvir mevcut ve betimlemeler ile başı dertte olanlar için okuması oldukça zor olabilir. 

 "Ustanın, yeteneğini tümüyle gösterdiği romanı olarak da bilinir. Balzac, acı ve ızdırabı en hissedilir şekilde romanına yansıtmıştır. Başka bir gözden aşkın ızdıraplı yüzünü, roman severlere çok iyi yansıtmış ve de özgün anlatımıyla okuyucuların gözüne girmiştir. Ayrıca kişi ve yer tasvirlerinde büyük ustalıkla okuru olayın kurgusunun içine sürüklemiştir.
Romanda, 18. yy ailesi tarafından çeşitli itilişlere maruz kalan bir gencin zamanla hayatında olan değişimleri ve ilerde tanıştığı bir kadına olan bağlılığı anlatılıyor.
Vadideki Zambak kitabı Balzac’ın kendi hayatından kesitlere yer verdiği bilinmektedir. Balzac tarzı harikulade tasvirlerle kitabı okurken, o dönemi bire bir yaşıyorsunuz."(Kaynak)

   Balzac’ın neden Balzac olduğunu anlamak için Vadideki Zambak eşsiz bir kanıt. Yaptığı betimlemeler,  anlatmak ve hissettirmek istediklerini başarılı şekilde yapmasına yardımcı olmuş. Zaten kitapta hayranlık uyandıran asıl etmen de betimlemelerdi kanımca. Kitap arasında aldığım notlar bu yüzden bir hayli fazla oldu. Şimdi bile açıp açıp okuyorum o notları. Kesinlikle Vadideki Zambak okuduktan sonra pişman olacağınız bir kitap değil. Klasik eserlerde karşılaşılabilen sorunlardan biri olan sıkıcılık Vadideki Zambak’ta da arada bir karşımıza çıkıyor, fakat bu kitaptan soğumamızı sağlamıyor. Yorucu geliyor lakin emin olun buna değecek bir eser okuyorsunuz. Her ne kadar durum böyle olsa da tahmin ettiğimden çok uzun bir sürede bitirdim kitabı. Geç bitirdiğim için üzülmedim, çünkü Vadideki Zambak biraz hazmede hazmede okunması gereken bir kitap gibi geldi bana.


   Kitapta özellikle bayıla bayıla defalarca okuduğum bir yerden bahsetmek istiyorum: Henriette’ın Felix’e yazdığı mektup. Bence bu mektup yalnızca Felix’e yazılmış bir mektup değil insanlığa yazılmış bir mektup. Öyle güzel şeyler anlatıyor ki Henriette, insanın her bir cümlesini yaşamı boyunca unutmaması gerektiğini anlıyor. Bu mektuptan almamız gereken dersleri say say bitiremeyiz hatta. Benim en çok hoşuma giden şey bu mektup oldu. Eğer okumadıysanız henüz, sadece bu mektup için okunur diyorum ben. O yüzden mutlaka okuyun. Yine de şunu söylemeden geçemeyeceğim: Kitap okuma alışkanlığına yeni yeni kavuşuyorsanız, başlangıç için Vadideki Zambak kötü bir tercih olabilir, demedi demeyin. Böyle o okuma sayılarınız bir hayli arttığında çok da geç olmadan okuyun, fazla bekletmeyin. 

   Ben biraz Felix'ten bahsetmek istiyorum burada. Felix, ailesinden uzakta büyümüş doğduğu günden beri annesinin sevmediği bir çocuk olmuş. Tıpkı Balzac'ın kendisi gibi. Annesi ve ailesi ile arası hep kötü olmuş, onları bir türlü sevememiş. Balzac'ın yaşamının izlerini okuyor gibiyiz bu kısımlarda. Felix ne zaman annesinden ve ailesinden bahsediyor olsa o satırların aslında Balzac'ın annesine ve ailesine birer isyanı, söylemek istediklerini okuyor gibi oldum. 

   Henriette de ailesi tarafından yaralı bir kadın, üstelik evlenince de yüzü gülmemiş. İki evladı olduğunda da bu çilesi katlanarak artmış. Çocukları güçsüz ve hasta, bir anne olarak o da kendini çocuklarına adamış bir kadın. Kocasından dolayı sık sık yaralanması da hiç bitmiyor. Felix hakkındaki düşünceleri kitabın sonuna dek karmaşık bir şekilde verilmiş ki sonunda tüm bu tutumlarının garipliği açıklanıyor. Yüz veriyor mu, seviyor mu o da diye diye bitirdim kitabı. O şekilde bir gizden bahsediyorum. Henriette, Felix'ten oldukça büyük; tıpkı Balzac'ın hayatındaki tüm kadınlar gibi. Felix'in de kendinden büyük bir kadına aşık olmasında Balzac'ın kendi aşk hayatını görebilirsiniz. 

Sıradışı Bir Yaşam Öyküsü

   Birazcık da Balzac'tan bahsedelim. Bu bilgileri ve daha fazlasını Stefan Zweig'in Balzac biyografisinden edinebilirsiniz. Balzac ailesinin ilk çocuğu ve annesi tarafından sevilmediği gerekçesiyle ailesinden uzağa bir süt annenin yanına veriliyor. Şaşırtıcı olan da Balzac ailenin tek çocuğu değil, diğer çocuklar pekala ailenin yanında, annesi ve babası tarafından sevgi içinde büyütülüyor. Dört yaşına kadar bu kadının yanında büyüyor ve dört yaşından sonra da başka bir aileye veriliyor. Bu ikinci ailesi de onu yedi yaşına kadar büyütüyor. Bu süre boyunca Balzac'ın ailesi onun nerede ve nasıl olduğunu biliyor ama asla onu çocukları gibi görüp kabul edip evlerine kabul etmiyorlar. Bu dört yaşından yedi yaşına kadar olan süre zarfında sadece pazar günleri ailesini ziyarete gelmesine izin veriliyor. Ayrıca belirtelim ki Balzac'ın ailesi yoksul bir aile de değil, soylu bir aile değil fakat evde baktıkları ve büyüttükleri üç çocukları daha var. 

   Balzac bu ailede yedi yaşına kadar kaldıktan sonra da yedi yaşından on dört yaşına kadar yatılı okula veriliyor. Yatılı okulda kaldığı yıllar biraz daha aklının erdiği yıllar olması sebebiyle daha etkili oluyor yaşamında. Yazdığı eserlerde, yarattığı karakterlerde bu yıllardaki yaşadığı acıları yansıtıyor. (Felix üzerinden bunu okuyabilirsiniz.) Diğer çocuklar izin günlerinde veya tatil günlerinde ailelerinin yanına giderken Balzac, ailesi tarafından istenmiyor. Onu görmeye gelmiyorlar ya da onun gelmesine izin verilmiyor. Nihayet Balzac 14 yaşına geldiği zaman ailesinin yanına geliyor lakin tabi ki bu yaştan sonra artık o ailesini benimseyemiyor. Aralarında hep bir iletişimsizlik hep bir sevgisizlik var. 18 yaşına geldiğinde de kendisi ailesine sırtını dönüyor, kendisi onları kabul etmiyor. Bütün bu sıkıntılı, sorunlu süreçlerin etkisi Balzac yetişkin olduğunda dahi üzerinden atamıyor ve annesinden gördüğü bu sevgisizliği unutamıyor. Yazığı kitaplarda üstü kapalı olarak yazdığı karakterlere bu yansıyor fakat açık açık bunu ifade ettiği yerler de var. Mesela ilerleyen yıllarda aşk yaşadığı bir kadına yazdığı bir mektupta annesinden bahsederek şöyle bir ifade kullanıyor: "Onun delirdiğini sanıp 33 yıldır arkadaşı olan bir doktora danıştık. Doktor bize şöyle söyledi 'Hayır deli değil, sadece kötü biri.' Benim hayatımdaki bütün kötülüklerin sebebi annemdir."  Annesi ile yine görüşmeye devam etse de onu hiçbir zaman annesi gibi görmüyor. Annesine muhtaç duruma düştüğünde bile onu annesi olarak kabul etmiyor.

   Balzac, hukuk okuyor ve noter olarak çalışmaya başlıyor. Fakat, çalışmaya başladıktan sonra bir gün bir anda işi bırakıyor ve "Ben yazar olacağım." diyor. Yazmaya başlamaya karar veriyor ve bunu ailesine bildiriyor. Çok baskın bir karaktere sahip olan annesi çok şiddetli itirazlarda bulunuyor lakin babası biraz daha yumuşak bir tepki verip kabul edebileceğini söylüyor. Annesi, Balzac'ın kararlı duruşundan dolayı bir süre sonra razı gelmek zorunda kalıyor ve Balzac'la birlikte Paris'e gidiyor. Annesi Paris'te Balzac'a çok kısıtlı bir bütçe veriyor ve çok kötü fiziki koşullara sahip bir oda tutuyor. Bunu yapmasındaki amacı da Balzac'ın yaşadığı koşulları zorlaştırırlarsa vazgeçip eski hayatına ve işine döneceğini düşünmeleri. Ama tabi ki bu zor koşullar Balzac'ı etkilemiyor ve o kısıtlı bütçesiyle ilk yaptığı şey yaşadığı odayı daha iyi bir yer haline getirmek oluyor. Daha sonra gidip kendine kalemler, kağıtlar ve mumlar alıyor, yazmak için. (Mumlar çok önemli, çünkü ancak geceleri yazabiliyor.) Elindeki tüm parayı bunlara harcadıktan sonra çok zor günler ile karşılaşıyor lakin yine de yazmaktan vazgeçmiyor. Öyle ki altı ay boyunca hiçbir şey ortaya koyamadan sadece yazmaya çalışıyor. Yazıyor, hiçbir şey ortaya çıkmıyor ve belli bir süre sonra vazgeçme aşamasına geliyor. İşte bu günde, bir aile dostu onu edebiyat çevreleriyle tanıştırıyor. Onun yazarlarla ve yayıncılarla temaslar kurmasını sağlıyor ve Balzac'ın bu çevreye dahil olmasına vesile oluyor. Balzac girdiği bu çevrenin yardımıyla ve içinde bulunduğu maddi sıkıntılardan dolayı bir süre hayalet yazarlık yapmaya başlıyor. Yani kitaplar yazıyor fakat başka isimler ile çıkıyor.

   Bu süre zarfında Balzac, ailesiyle görüşmeye ve onlara gidip gelmeye devam ediyor. O sıralar annesinin yakınında bir komşuları var ve bu komşusunun evinde iki yetişkin kızı var. Bunlardan biri evli ve çocuklu, diğeri de bekar. Bu dönem Balzac girdiği edebiyat çevrelerinden etkilenerek giyim kuşamında yeniliklere yer veriyor. Yani annesine gidip geldiği süre boyunca her seferinde daha şık ve iyi giyimli olarak karşılarına geliyor. Balzac'ın bu değişimi annesini şüphelendiriyor ve onun bu bekar olan komşu kızıyla ilişki yaşadığını düşünmesine sebep oluyor. Ama Balzac bu kızla ilişki yaşamıyor. İkinci ihtimal de evli olan kızla ilişki yaşadığı, ama Balzac bu kızla da ilişki yaşamıyor. Balzac, bu kızların annesi olan 45 yaşındaki Madame De Berny ile ilişki yaşıyor ve bu kadınla olan ilişkisini de çok uzun yıllar boyu devam ettiriyor. Balzac'ın hayatındaki diğer ilişkilerine de baktığınızda durum böyle, Balzac sevdiği kadına bağlanan bir adam olarak görünüyor. Zweig bu duruma şöyle bir yorum getirmiş kitabında: "Balzac o kadar sevgisiz ve o kadar anne şefkatinden uzak büyüdü ki beraber olduğu kadınlarda hep bu şefkati ve sevgiyi aradı."  Bunu kitabın sonunda görüyoruz. Kitabın sonunda mektuplaşmalarına yer verilmiş ve bu mektupların birinde ileriki yıllarında aşk yaşadığı bir kadın hakkında yazarken şöyle bir şey söylüyor: "O benim arkadaşımdı, dostumdu, kardeşimdi, annemdi, sırdaşımdı." Yani Balzac aslında birlikte olduğu kadında birden çok kadın figürlerini bulmaya çalışıp o kadınlarla bu şekilde bir ilişki yaşamaya başlıyor.

   Balzac birlikte ilişki yaşadığı tüm kadınlardan maddi yardımlar almış ve içinde bulunduğu sıkıntılı durumları böyle atlatmaya çalışmış. Lakin şöyle de bir gerçek var ki girdiği veya kurduğu tüm işleri batırmış. Hiçbir işinde dikiş tutturamamış yani. Diğer bir yandan da hiçbir zaman yazmayı bırakmıyor. Uykusuz kalıp saatlerce yazıyor.16-17 saat yazıyor ve onlarca fincan kahve içerek kendini ayakta tutuyor. O kadar çok yazıyor ki günümüze ulaşmayan binlerce eserinin olduğu biliniyor. Çok üretken olmasının yanı sıra burada çok ilginç bir yazma serüveni de var. Balzac, henüz yazmadığı eserler hakkında yayıncılara sözler verip anlaşıp daha sonra oturup onları yazdığı veya laf arasında ben de öyle bir eser yazacaktım diyerek yazmadığı eserlerin sözünü ettiği biliniyor. Bu sözler karşılığında aldığı paralar ile diğer borçlarını kapatmak yerine gidip evine yeni mobilyalar, aksesuarlar alıyor ya da üstüne şık kıyafetler alıyor. Bir başka borç aldığında da durum aynı şekilde, kendi yaşamını lüks bir yaşama çevirmek için harcıyor tüm parayı. Kendine ilham yaratacak, verecek bir ortam yaratmaya çalışıyor hep. O pahalı mobilyaların, aksesuarların orada durması ona ilham olacak diyor ve gerçekten de oluyor aslında. Zweig'a göre aslında "Balzac servet sahibi olmayı, para kazanmayı ve şöhret sahibi olmayı istiyordu. Yazmak onun için bir bahaneydi, bir araçtı." diye düşünüyor. Var olmayan kitaplar üstüne yayıncılara söz veriyor demiştik, kitapta şöyle bir olaydan bahsediliyor: Balzac bir dönem tiyatroya merak sarıyor ve bir oyun yazmak için birilerine söz veriyor. Oyunun oynanacağı yer ayarlanıyor, oyuncular ayarlanıyor fakat ortada bir oyun yok. Oyunun oynanmasına 24 saat kala Balzac dört arkadaşını çağırıyor ve onlardan her birinden oyunun bir perdesini yazmasını istiyor. Kendisi de bir perdesini yazıyor lakin sorun şu ki oyunun perdelerini yazan beş kişinin de birbirinden haberi yok ve kimse diğerinin oyunu hakkında bilgi sahibi değil. Haliyle ortaya çıkan bu rezil oyun yüzünden Balzac'ın başı belaya giriyor. Çok enterasan bir adam değil mi yahu?

   Yine bu dönemde Balzac, çok bilinen bir yazar değil. "Köylü İsyanı" veya "Şu Anlar" olarak çevrilen bir eseriyle birden ünleniyor. Sonunda şöhrete sahip olunca şimdiye kadar "Honoré Balzac" olarak bilinen adına soyluluk eki olan "de" ekleyip "Honoré de Balzac" olarak kullanmaya başlıyor. İlerleyen zamanlarda bu soyluluk ünvanı için "Benim ailem zaten soylu bir aileden geliyor." diyor lakin böyle bir şey yok. (Nüfus kayıtları falan incelenmiş, gerçekten yok yani.)

   Bu dönem yani şöhret sahibi olduktan sonra binlerce hayran mektubu almaya başlıyor lakin bunların hepsini yanıtlaması tabi ki mümkün değil. Fakat gelen mektuplardan biri dikkatini çekiyor. "Yabancı Kadın" olarak imzalanan bu mektup okuduğunda Balzac'ı çok etkiliyor ve mektuplaşma devam ediyor. Uzun yıllar, kadının ismini bilmeden ve yüzünü görmeden sürüyor. Bu bahsettiğimiz kadın Balzac'ın hayatındaki en önemli kadın olan Eveline Hanska'dır. Uzunca bir süre devam eden bu mektuplaşmanın arasına yedi yıl giriyor ve bu yedi yılda hiç görüşmüyor veya mektuplaşmıyorlar. Bu yedi yıl Madam Hanska'dan eşinin öldüğünü bildiren bir mektupla son buluyor. Balzac yine aşk dolu mektuplar ile karşılık veriyor. Madam Hanska çok zengin ve varlıklı bir kadın. Balzac, bu kadınla evlenerek bu servete sahip olacağını düşünüyor ki oluyor da, bir süre sonra evleniyorlar. Bu evlilik ve servet o kadar geç geliyor ki bu servetin keyfini dahi süremeden vefat ediyor. Balzac'ın hayatındaki en önemli hedef aslında servet sahibi olmak ve bunu yazarak veya eserlerini satıp kazanarak elde edemeyeceğini anlıyor. Bu yüzden Madam Hanska ile evlilik onun tek amacı haline geliyor. Yine de yaşamı boyunca oldukça lüks, bohem bir hayat sürüyor.


   Bu ve buna benzer daha Balzac'ın hayatına dair birçok bilgiyi üstte görmüş olduğunu kitaptan edinebilirsiniz. Daha da fazlasını isteyenler elbette ki eserlerini okumalılar. Son olarak Vadideki Zambak kitabından altını çizdiğim birkaç alıntı ile bitirelim.

Aşk yaşamı yeryüzü yasasının ölümcül bir istisnasıdır; her çiçek ölür, büyük sevinçlerin, bir yarınları olursa, kötü bir yarınları olur. Gerçek yaşam bir bunalım yaşamıdır: İmgesi de setin dibine gelmiş şu ısırgandadır, güneş yokken sapının üstünde yeşil kalır.  (s.93)

…yalnız ve yalnız anne olan kadınlar zevklerden çok özverilerle bağlanmazlar mı?  (s.93)

Kötü günleri bir tek gün siliverir. Geçip de unutulmayan hüzünler, gözlemler, umutsuzluklar, acılar, ruhu sırdaş ruha bağlayan birer bağdan başka bir şey değildir.  (s.98)

…ruhun nişan gününde yazgı eski acıları ölümsüz mutluluklar için ödenmiş bir fazla pay olarak açıklar.   (s.98)

Birçok yaratıklar için tutkular, kurumuş kıyılar arasından akıp gitmiş lav selleri olmuştur, ama, aşılmaz güçlüklerle bastırılmış tutkunun volkan kraterini duru suyla doldurduğu ruhlar da yok mudur?     (s.127)

Erkeklerin uğraşıları acılara dayanmak için birer kaynaktır, işlerin akışı onları oyalar; biz kadınlara gelince; ruhumuzda acılara karşı hiçbir dayanak noktası yoktur.      (s.137)

“Acı sonsuzdur, sevincinse sınırları vardır.”    (s.145)

Bir gün, oyun olsun, diye, üstünkörü tanıdığınız insanlara kendinizden söz edin; acılarınızı, zevklerinize ya da işlerinizi konuşun onunla; göreceksiniz, yapmacık ilginin yerini ilgisizlik alacaktır; sonra, sıkıntı basınca, evin hanımı kibarca sözünü kesmezse, her biri ustaca yakalanmış bahanelerle uzaklaşacaktır. Ama sevgilerini üzerinizde toplamak, cana yakın, şakacı, dostluğuna güvenilir bir insan, diye tanınmak mı istiyorsunuz, kendilerinden konuşun onlarla, kendilerini konuşma konusu yapmanın bir yolunu arayın; alınlar aydınlanacak, dudaklar size gülümseyecektir, gittiğiniz zaman da herkes sizi övecektir. Bilincinizle yüreğinizin sesi, pohpohlamanın bayağılıklarının nerede başladığını, konuşmanın inceliğinin nerede bittiğini size söyleyecektir.  (s.161)

Politika dünyasında, kişiliğinizi yöneten kurallar büyük çıkarlar önünde bükülür. Ama büyük insanların yaşadığı çevreye erişince, siz de Tanrı gibi kararlarınızın tek yargıcı olursunuz. Bir insan olmazsanız artık, ulusu kendinizde kişileştirirsiniz. Ama yargılarsanız, yargılanırsanız da.  (s.164)

…bütün güzel duygular, ruhlar arasındaki eşitliğe dayanır.     (s.169)

Sessizlik en hafif yankıları sezmeyi sağlar, kendi kendine sığınma alışkanlığı da inceliği de sevgilerin en ufak ayrımlarını gösteren bir duyarlığı geliştirir.   (s.169)


Wiki'deki Balzac bölümünü okumak isterseniz diyerekten şurada bir tık Honoré de Balzac





29 Şubat 2020 Cumartesi

Edgar Poe'nun Mezarında - Stephane Mallarme

Levla Özlem Ekici


Tam kendi olunca en sonu ölümsüzlükte,
Şair, yalın kılıç, meydan okuyor çağına.
Ürkmüş dünya, şaşıyor nasıl duymadığına
Ölümün çanlar çaldığını bu garip seste.

İrkildiler duyunca, kör dev gibi, meleğin
Daha saf bir anlam kattığını kaba sözlere,
Dediler: Sarhoş, bir büyü katmıştır içine
O içtiği aşağılık kara kara içkilerin.

Yazıklar olsun! Duygusuz toprak ve buluttan
Bir heykel yoğurmazsa düşüncemiz yaşayan
Pırıl pırıl donansın diye mezarı Poe'nun.

Bir gök belasından arta kalan durgun kaya,
Şu granit bari, gelecekte, karşı kosun
Sürü sürü, kara kanatlı, kör kuşlara.

Stéphane Mallarmé


Çeviri: Erdoğan Alkan


18 Şubat 2020 Salı

Kuşun Ölümü - İsmet Özel

Levla Özlem Ekici

Kuş damdan düşünce 
sarışın bir yürüyüşüdür artık ölümün 
bir yağmurdur açılan kuraklığa 
bir yağmurdur kulübesi nisandan 
ve onun ayaklarına dolanan o gökyüzü 
kansız yüzleridir diri kuşların 
kuş düşünce camdan

kuş düşünce damdan 
kızlar saçlarıyla ölümü düşünürler 
uzun bacaklı tanrılar koşuşur sokaklarda 
kuş öldü herkes mi arıyor 
gençlik mi yürüyor herkese ve mi arıyor 
onun gözlerini satılan çarşılarda 
kuş öldü kanadının altındaki o yara 
yağmurun karanlığını getiriyor geceye 
yağmurun ırmaklarını getiriyor geceye 
kuş öldü 
küçücük bir yorgunluktu ölmeden önce 

öldü, kim ısıtır artık onun ellerini 
suların aynasında üşüyen ellerini 
suların saygısıyla üşüyen ellerini



İsmet Özel

24 Ocak 2020 Cuma

Ofelya - Arthur Rimbaud

Levla Özlem Ekici


Yıldızların uyuduğu, sessiz, kara
Dalgalarda Ofelya iri bir zambak,
Yüzüyor duvaklı, uzanmış sulara...
-Avcı borularının ezgisinde bak.

Bin yıl geçti, Ofelya yine üzgün,
Uzun sularda kefen gibi akıyor.
Bin yıldır, gündüz gece, deli gönlünün
Hüznünü meltem yellerine döküyor.

Açıp sularda salınan tüllerini
Beyaz göğüslerini öpüyor rüzgar,
Söğütler eğmiş omzuna dallarını
Ağlıyor. Uykulu alnında kamışlar.

Yöresinde üzgün nilüferler bazan
Dağıtıyor Ofelya kızılağacın uykusunu,
Bir kanat vuruşuyla dallar yuvadan
-Salıyor yıldızların altın şarkısını.

Sen ey solgun Ofelya, kar gibi güzel! 
Sulara gelin oldun ergen çağlarda! 
-Çünkü Norveç doruklarında esen yel
Acı özgürlüğün tadını öğretti sana:

Savuran bir soluk gür perçemlerini
Büyüyordu düşlerinin akışında; 
Dinliyordun doğanın ezgilerini
Ağacın, gecelerin yakınışında;

Çünkü boğuk sesi çılgın denizlerin
O tatlı, çocuk göğsüne vuruyordu; 
Bir nisan sabahı, yorgun bir atlı senin
Dizlerinde sessizce oturuyordu!

Gök! Aşk! Özgürlük! Bu nasıl düş Deli Kız! 
Güneş vuran kar gibi eriyip gittin; 
Konuşma, sus! Seviyi bizlere dilsiz
O mavi gözlerinle çoktan öğrettin!

-Ve diyor ki Ozan: Aydın gecelerde
Ofelyam çiçekler devşiriyorsun; 
Hep böyle yüz, ak gelinliğinle suda
Dalgalar beşiğini sallayıp dursun.

Arthur Rimbaud


6 Ocak 2020 Pazartesi

Tuhaf Döngüsel Bir Atalet

Levla Özlem Ekici

   Uzun süredir her şeyden elimi çektim, amaçsızca dolaşıyorum ortalıkta. Eski heveslerim de tükendi son birkaç ayda. Yazmaya da yanaşmıyorum garip bir şekilde. Okumak derseniz bilim dergileri ve günlük haberler dışında hiçbir şey ilgimi çekmiyor. Bir kitaba başlıyorum, odaklanıyorum ama en fazla beş dakika sürüyor bu. Daha sonra müzik dinleyeyim diyerek elim tabletime uzanıyor, o da bir süre sonra boğuyor beni. Telefonum yok yaklaşık bir aydır ve bunun rahatlığına alıştım. İnsanlardan uzak, yapmacıklıktan uzak, hayatım öyle berrak ki... Elbet bunun da eksi yönleri var, fotoğraf çekemiyorum. Ve yeni yeni fark ettim ki, bu enerjimi düşürüyor. Gözümüzün önünde öyle güzel kareler yakalayabileceğim sayısız an oluyor lakin elde olmayan sebeplerle bunu sadece ben görebiliyorum. Bu tatsız meseleyi uzatıp olmayan tadımı daha fazla kaçırmak istemeyerek bu yazıda da daldan dala atlayarak anlatayım, bakalım sıradaki dalda neler varmış.

  Okuldayım, Ankara'dayım. Ankara beni gittikçe içine alıyor, sanki başka bir şehirde nefes alamayacakmış gibi hissediyorum. Şiir yazdırıyor hala bana ama artık eskisi gibi değil dizelerim, içten içe sönmüş bir isyan ama çırpınıyor umarsızca. O yüzden olsa gerek yazdığımla yaktığım bir oluyor şiirleri. Şiir yakıyorum bu sıralar, evet. Kendime şaşırıyorum ama hayatın sizi nereye nasıl getireceği gerçekten hiç belli olmuyor. Denemelere girişiyorum sağlı sollu, uzun uzadıya. Tükenmişliğimden başlıyorum, varlığımdan şüpheyle bitiriyorum. Sonuç tabi ki hüsran ve onlar da raflardaki yığınların arasında yerini alıp unutuluyor. Depresifliğin hiç kaybolmamış diyenler oluyor sık sık, sonra dağınıklığımı görüp neler oluyor diye geri geliyorlar. Ben ki depresyonda dahi alfabetik kitap sıramı bozmam, artık öylece bırakıyorum kitapları, kağıtları. Günlüğüm var hala, arada bir dolduruyorum sayfalarını. O da pek iç açıcı gelmiyor ama en azından ileride okurken "Lan, ben ne güzel kafadaymışım be!" diyebilirim. 

  Uykuya gelecek olursak, gece gündüze rest çekiyor ve kazanan tabi ki uyku olmuyor. Üç dört saatlik uykular da artık yerini uykusuzluğa ve saçma rüyalara bırakıyor. Her şey tuhaf bir döngüde ve bir şey kalkıp yok oluyor, yerine daha gereksiz bir şey mesken tutuyor. Gittikçe daha da gereksiz oluyor. Gereksizlikler, gereksiz gereksizlikler, gereksiz gereksizliklerin gereksizlikleri... Sanırım bunu da garip bir döngüye dönüştürebilirim. Saçmalıyor da olabilirim ki bu oldukça mümkün, zira uykusuzluğumun 45.saatini yarım saat evvel doldurmuş olmalıyım. 

  Diziler izliyorum, önüme gelen filme girişiyorum. Ne sahneler, ne senaryolar, ne oyunculuklar görüyor gözlerim şaşıyorum. Repliklerin çeşitliliği ise eş anlamlılık kapasitelerini zorluyor. Öyle ya da böyle onlar da tekrarlardan ve gereksiz döngülerden ibaret geliyor gittikçe. Lakin insan bu döngülere karşı garip bir çıkmazda, girmek için tereddütte kaldığı yetmezmiş gibi girdiğinde çıkmak için daha çok tereddütlerde kalıyor. Ya da tereddütlerin bağımlısı bir yapımız mı var acaba? 

  Karşımdaki duvarın fazla beyaz olduğuna karar kıldığım bir saatte bunları yazmış olmamın sebebini henüz kestiremedim ama bu duvar hala çok beyaz! Renkli post-itlerle donatmak varken neden harfleri birbirine uydurup yüklemleri işe koydurduğumu anlamak isterdim ama bunun için öncelikle buranın yüklemini bırakıp kaçmalıyım. Cümleler birbirini kovalamış sanırım, çünkü oldukça yazmışım. Duvara renkli bir şeyler asmalıyım. Büyük bir pencerem var, dışarıdan ışık vurduğu için mi bu kadar beyaz geliyor acaba. Birkaç fotoğraf olacaktı yanımda, boş post-itlerden daha iyi durur sanırım. 

  Dışarı çıkıp griliği izleyebilirim, kar tanelerinin neden bu şekilde düştüğünü saatlerce düşünebilirim. Neden hala duvarla uğraşıyorum veya neden amansızca kelimeleri birbiri ardına bırakıyorum buraya? Bir yerden başlamak gerekiyor her zaman, yazıp atmalar veya yakmalar döngülere ihanet etmiyor. Gereksiz dediğimiz eylemlerin içinde birkaç hoş gelebilen detaylar gizlenebiliyor. Halbuki daldan dala atlayıp cümleleri geldiği gibi öylece yazınca da kendi içlerinde bir ahenk olduğunu görüyorsunuz.

 Bu kadar daldan dala konmalar bitse de şu duvara bir şeyler yapsam artık dediğim ana gelmiş bulunmaktayım. Böylesine gereksiz döngülerin gittikçe tuhaf olduğunu düşünüyorum. Gittikçe daha da tuhaflaşan gereksiz döngülere armağan ediyoruz bu kırık dökük toplama cümleleri. Perdeyi çektim ve hala bu duvar çok beyaz!







4 Ocak 2020 Cumartesi

Bir Deli ve Kelebek

Levla Özlem Ekici

  Her şeyi açıklayabilirim, müsaade edin. Yaşananların hepsinden sadece ben sorumlu değilim. Tesadüfen de orada olmuş olabilirim. Henüz gerçekleşmemiş olanlar için de bunu söylemek istiyorum. Herkesten müsaade isteyip ‘ben tesadüfen buradayım’ demeyi istiyorum. Beni görmeyin, baştan saymaya başlayınca beni atlayın, bir tane eksik sayın beni. Bazen sabah uyandığımda gözlerim acıyor. Yatakta sağımdaysam soluma, solumdaysam sağıma dönüyorum. Öyle uzak şeylerden söz ederek keyif kaçırmak istemiyorum fakat cümle kurgulamayı seviyorum. Bazısı gerçek, bazısı alıntı cümleler yığını.

  Bir kelebek girdi odaya! Karışık ve düzensiz uçarak önümüzden geçti. Ani hareketleri heyecan yarattı aramızda! Dördüncü kattaki bu hastane odasında, tüm delilerin içinde bir ışık oldu. İçimizden “Dışarıda hala nefes alınabilen bir yer var.” Diye düşündük hep bir ağızdan. Bir tanesi sadece susarak baktı. Kelebeği inceledi. Kafasıyla onun ani dönüşlerini taklit etti. Beyni bulanmış olacak ki durdu ve elleriyle kafasını tuttu.

  Ben deliyi izlerken kelebek önümden geçti! Acaba kelebeklerin de düşüncelerinde “Ben farksızım, aynıyım.” Diye bir olgu var mı? Çünkü çok sıradan kahverengi bir kelebekti.

  Önümde duran bir masa var. Üstünde ziyarete gelirken getirdikleri çiçekler var. Bakıcılar onu bir vazoya koymayı unuttukları için ben hunime yerleştirdim. Bir başkası da devamlı su koymaya çalıştı. Huninin deliğini görmek istemiyor sanırım. Su koyarken bazen ağlıyor: “Ölmesinler! Ölmesinler!”

  Kelebek o çiçeklere kondu. Çiçekler iki günlük ama hala biraz koku yayabiliyorlar. Sanırım kelebeği çeken de o azıcık kokuydu. Kelebeğe dik dik bakarken ağzının hareket ettiğini gördüm. Küçüktü ama görüyordum işte!

“Susun!” diye bağırdım. Diğerleri bana baktı ve sustular.
“Kelebek konuşuyor.” Dedim. Bir tanesi öyle bir çığlık attı ki bir diğeri korkup odanın köşesine oturdu.
“Bize bir şey demek istiyor.” Dedim. Sustular o zaman. Bir deliye sana bir şey diyeceğim dedin mi susardı, kendimden biliyorum.
“Gördün mü?” dedi kelebek. Neyi görmem gerektiğini bilmiyordum. Bir an paniğe kapıldım. Göremediğim bir şey mi vardı?
“Neyi?”
“Etrafına bakmaz mısın sen hiç?”
“Bakıyorum da hep deli var burada.”
“Sen nesin peki?”
“Ben akıllıyım! Onlardan farklıyım ben!”
“Ben de farklıyım ama sadece kahverengiyim.”
“Nasıl biliyorsun ne düşündüğümü?”
“Sen söyledin ya az önce, göremiyorsun işte bu yüzden. Kendini kendine kapatıp gördüklerini bile değiştiriyorsun. Görmek bakmak değil biliyorsun!”
“Senden daha çok şey bildiğime eminim kelebek!”
“Savaşın sona erince yine geleceğim deli! O zaman bana gördüklerini anlatırsın.”
  Diğerleri şaşkın şaşkın bakarken kelebek tekrar uçtu. Önce odayı gezdi. Herkesin kafasında bir tur attı ve girdiği pencereden çıktı. Birkaç deli peşinden gitmek isterken önce birbirlerine sonra pencerenin demirlerine çarptılar.

****

“Peki sence neden kelebek seninle konuştu?”
“Çünkü sadece ben duyabilirdim onu.” 
“Peki senin bir odada yalnız ve penceresiz kaldığını biliyor muydu?” Kısa bir sessizlik ve ardından:
“Hastayı odasına götürebilirsiniz.”

*********************************


Açıklama: Bu yazım daha önce bir dergide yayımlanmıştır. Ben sizlerle de paylaşmak istediğim için blogumda yayınlıyorum. Düşüncelerinizi ve görüşlerinizi paylaşırsanız sevinirim. 

3 Ocak 2020 Cuma

Kimseden Bir İşaret Gelmeyecek Ataleti

Levla Özlem Ekici


Her şeyin tükendiğini gördüm. Işıkların, seslerin, sigaraların ve hatırlanması güç anların her birini görüp, geçtim. Herkes kadar bekledim de. Kiminle bunu konuşmaya çalışsam biliyor. Beklemenin ne demek olduğunu biliyoruz artık. Beklemek yadırganmıyor hiçbir dilde. (Burada otobüs çiçekçi durağında durdu. Beyaz saçlı, keten pantolonlu bir adam indi. Sadece onun indiği bir durakta bekledik. Yağmur yağıyor. Otobüsler isli bir mekanizmaya dönüştü. Kış geldi Ali. Ali, nasılsın? Son gördüğümde uyuyordun. Sen çok güzel uyursun. Artık bunu biliyorum. Dans ettik seninle hatırlıyor musun? Tuhaf yüzlü bir perde asılıydı odanın birinde; bakıp bakıp inceliğimizi yontardık. Artık düğmeler koptu Ali. Bunu şu yağmurlar kadar biliyorum. Sen de biliyorsun. Tam olarak şöyle: “Söyleneceklerimi tedirgin bir akşamın içinde bırakıp dönüyorum.”

Günlerin anlamını karşılamadığını gördüm. Çabuk, özensiz ve geçimsiz günlerin çoğu böyle şekillenir ve biter. Hayat, konuşmasını bilenlerle bunun güçlüğünü yaşayanlar arasında devinip duran büyük bir sessizlikten ibaret. Delirmek üzere olduğunuz bütün anların sonunda ölçüsü olmayan bir boşluğun içinde bulursunuz kendinizi. Kayıtsızlık diyorum ben ona. Ne de olsa herkes kendi boşluğunun ölçüsüzlüğünde yaşamaya devam ediyor. Ben de sekmeyen, oldukça sabit bir durağanlığın içinde günlerin kendi kendine tükenip yok olduğu bir düzenin içinde yaşayarak devam ediyorum. Günler aynı, saatler bile aynı durağanlığın içinde kendine işliyor. Önemimi kaybettim. İşler aksayarak, çoğu günler yarım kalarak başka günlere ekleniyor. Hayret edilecek bir tarafı kalmadı yaşayışımın. Gerçek büyüdükçe önlem azalıyor. Yaşamak böyledir çünkü. Bazen durup durup şöyle söylüyorum: “Sanki hiç kimselerin kullanmadığı bir gün kalmış bana.”

Bazı günler kendiliğinden bitmiyor, düşünüyorum. İçinde yaşadığı, bunun uğraşısı içinde olduğu bir kenti anlayamıyor insan. Ankara da böyle bir açmaz. Kargaşası her an süren ve bunun dinmesi ihtimali olmayan çoğul bir sesler yumağı. Kendini yaşayanlarıyla karıştırmayan, herkese başka uğraşılar ve kaygılar veren bu kentte yaşamak da en az buradan kaçıp kurtulmak kadar güç. Her an bir şeyler olacakmış hissiyle telaş içinde bir yerlere kendini yerleştirmenin türkçesi burası. Kendinizi burada koyacak yer bulamazsınız. Bulduğunuzu zannettiğiniz az sessizlik başkasının iç sıkıntısıdır. Nem ve ıslak birliktedir burada. Kaygı ve korku birliktedir. Sevindiğinizi zannettiğiniz anların sonunda bedeli ödemeye hazır olacağınız bir başka sonuç bekler sizi. Ki, bunu bilir ve anlarsınız. Kızıp kenara koyup duramazsınız. Sevip bir yer açamazsınız kaburganızda. İstesek de kaçsak da biliriz bunu. Bu kopuk ve tuhaf kent sizi kendine bağlar izler. Yaşayan bir kent olması buradan gelir. Burası bunu bilir ve söyler bize. Şartlar ne ölçüde değişirse değişsin bildiğini okur burası. Duygularınızın, ölçünüzün ve şartlarınız hiçbir geçerliliği olmayacaktır burada.

Bugün yine burada, bir karmaşanın tam ortasında bir cümle duydum: “Lütfen yaşamaya devam edin, hoşça kalın.” Her şey değişiyor. Ölümler bile değişiyor. Yaşamak kendi başına kaldığı ölçüde bizi var etmeyi sürdürüyor. Kararlığımız değişmiyor. Buna yönelik yaşıyor ve sürdürüyoruz. Yaşamak böyledir çünkü. Gerçek büyüdükçe önlem azalıyor. Delirdiğimiz günlerimiz bile oldu. Günler ancak böyle bitebilirdi. Eğer çarenizin olmadığına dair kuşku taşırsanız bunu yaparsınız. Delirirsiniz. Biliyorum çılgınca fakat bundan sakınamazsınız. Şunu biliyorum artık: “Kimseden bir işaret gelmeyecek.”


Copyright 28.02.2016 - 2017© , Blogger Templates | Blogger Kişisel Blog Sitesi

Levla'nın Not Defteri - Kişisel Blog | Copyright © 2016 - 2020