Yazılarım E-postana gelsin.

Yaz E-Postanı!

21 Aralık 2019 Cumartesi

Hiçliğin Tadı - Charles Baudelaire

Levla Özlem Ekici


Ey hüzünlü ruhum. 
İhtiyar budala. 
Kanının kanatlarında hırçın bir kıvılcım yanardı, 
Umudun mahmuzu yavaşça dokunsa şaha kalkardın. 
Ey şimdi her adımda derin derin soluyan hasta 
İşe yaramaz beygir 
Uzan olduğun yere dayanmasını bil. 
Sönmeyen yanı var mı dünyanın...

Ruhum, acılarını örtün. 
Ağır mermer tabutlarda uyanacak zamandır. 
Yenilmiş yaralar içindesin kocamış bunak 
Artık ne kavganın tadı 
ne de aşkın dinmeyen fırtınası ulaşmaz sularına. 
Elveda kavalın türküsü 
Flütün iççekici elveda 
Somurtkan ve karanlık kapılarımı çalmayın artık 
Ey hazların derinliği duyumların ateşi elveda..

Ruhum sevgili baharının bitti. 
O çılgın kokuların tükendiği zamandır.. 
Ayaklarımın altında yusyuvarlak dönüyor dünya 
Issız dağların karlı ağzında donmuş bir yolcu derinlere kayıyor 
Geçmişin titreyen eli sazdan örülmüş rüzgarlı kulübesi 
Gerek yok sığınmaya 
Ey her solukta gövdemi yutan zamanın muazzam ürperişi 
Ruhum dünyanın çığlarını çağır. 
Seni sarıp döne döne götürecektir zaman.

Charles Baudelaire

18 Ekim 2019 Cuma

İbrahim - Asaf Halet Çelebi

Levla Özlem Ekici

İbrahim
içimdeki putları devir
elindeki baltayla
kırılan putların yerine
yenilerini koyan kim?

Güneş buzdan evimi yıktı
koca buzlar düştü
putların boyunları kırıldı
İbrahim
güneşi evime sokan kim?

Asma bahçelerinde dolaşan güzelleri
Buhtunnasır put yaptı
ben ki zamansız bahçeleri kucakladım
güzeller bende kaldı
İbrahim
gönlümü put sanıp da kıran kim?


Asaf Halet Çelebi

2 Ekim 2019 Çarşamba

Düşlerde Fener Olmak - Wolfgang Borchert

Levla Özlem Ekici

Ben ölünce
hiç değilse
Bir fener olsam,
kapında dursam,
soluk donuk geceyi
aydınlığa boğsam.

Ya da limanda
gemilerin uyuduğu zamanda
gülüşürken kızlar
uyumasam,
dar kirli bir kanalda
bir yalnıza göz kırpsam.

Daracık bir sokağa
assalar beni
teneke, kırmızı bir fener
bir meyhane önünde
dalgın düşüncelerle
tempo tutup şarkılara
sallansam.

Ya da şöyle bir fener
gözleri büyümüş bir çocuğun yaktığı
duyulup da korkunca çevresinde yalnızlığı
dışarda camlarda
fırtınanın ıslığı
kâbuslar, görüntüler, cinler.

Evet, hiç değilse.
ben ölünce
bir fener olsam,
tek başına geceleri
uykulardayken dünya
gökte ayla senli benli
sohbete dalsam.


Wolfgang Borchert


Çeviren: Behçet Necatigil



21 Eylül 2019 Cumartesi

Ben Kelebek Olacağım

Levla Özlem Ekici

  Aşk, kış kıyamette bile kelebek olmaya heveslenecek kadar çocuk tutabilmektir kalbi…
Yirmi iki yaşında bir şizofrenim; benim de aşk tarifim böyle. İnsanların arasında yalnız hissediyorum kendimi; kimse sincaplardan, sardunyalardan ve kelebeklerden konuşmak istemiyor.

  “Ben kelebek olacağım” dedim anneme; “kelebeğin ömrü üç gündür” dedi. “Zaten üç günlük dünyada yaşıyoruz” dedim. Evet, ben hastayım; siz çok sağlıklısınız!

  “Balık olmaya gidiyorum” dedim babama; “insan olarak yaratıldığına şükret” dedi. “Birazcık yosun kokmak ve kayalıklara pullarımı bırakıp, ışığa baygın baygın bakmak kim bilir ne güzeldir” dedim. Anormallik iyi geliyor bana; sizin normalliğiniz beni çok incitiyor…

  “Bir gün ırmağa dönüşeceğim” dedim öğretmenime; “iyileşeceğine inanıyorum senin” dedi.
“Hayal bilgisi dersleri olsa keşke; birimiz sazlık olsa, diğerimiz kırlangıç” dedim. Biliyorum ki beni anlamadı ve sesimi unutuncaya kadar susmak istiyorum oysa…

  “Denizyıldızlarına çok özeniyorum” dedim arkadaşıma; “her zamanki gibi tuhaf konuşuyorsun” dedi. “Denizyıldızlarının şarkılarını duyabilseydin, sen de benim gibi özenirdin onlara” dedim. Tuhafım ve sizi de tuhaflaşmaya davet ediyorum !

  “Rengini niye içine attı rüzgârlar, biliyor musun ?” dedim komşuma; “rüzgârların rengi yok ki” dedi.
“Dağların, denizlerin ve ovaların haritadaki hallerini gördükleri günden beri, gizliyor o muhteşem rengini bütün rüzgârlar” dedim. Hayalciymişim hep; siz gerçekçi olduğunuz için yeryüzü böyle bencilliklerle, kıyımlarla ve mutsuzluklarla dolu…

  “ Yarış atları, -ayrıca faytonlarda kullanılan atlar- ve eşekler hep hor görülüyorlar“ dedim kardeşime; “kaderlerinde bu varmış, sen böyle şeyleri düşüneceğine psikiyatri kontrollerini aksatma” dedi. “”Zalimlik, cehalet ve kibir nasıl da kutsallaştırılmış; ne acı” dedim. Atlar, eşekler ve ben, ağlıyoruz gece yarıları siz uyurken…

  An gelecek, doğaya karışacağım; ağaçların, ormanların ve leyleklerin özüne serpiliverecek ruhum. Şimdilik insanım, evet; bir sokak kedisi ne kadar insan olabilirse, ben de o kadar insanım işte…

  “Mezbahalar” desem susuyorsunuz.
“Nükleer santraller” desem umarsamıyorsunuz, “hepimiz hayvanlarla, derelerle, ormanlarla eşiz bu dünyada” desem ayıplıyorsunuz; “aşk” desem, “beni anlamadınız, aşkolsun” desem, öylece bakıyorsunuz. Aşk benim 'doğa'mda var ve siz sevgisizlikler, 'doğa'mı katlediyorsunuz…

  Slyvia Plath, “bir ayna damıtan şu buluttan daha fazla annen değilim senin” dedi bana uykumda; “uzayıp giden kara parçalarına inat, annelik yapıyorum yavru bir buluta” dedim ona. Öyle güzel söyleştik, öyle güzel dertleştik ki; o intihar etmemiş gibiydi, ben tecavüz edilmemiş gibi…

  Yirmi iki yaşında bir şizofrenim; bazen bir kaplumbağa, bazen bir yeşillik, bazen de bir kelebek, sevgilim oluyor benim.
İnsanların arasında yalnız hissediyorum kendimi; kimse düşlerden, özgürlükten ve aşk`tan konuşmak istemiyor.

Bir kelebek ölüsüyüm yanı başınızda; beni rengarenk rüzgârlar diriltiyor.




19 Eylül 2019 Perşembe

O Belde - Ahmet Haşim

Levla Özlem Ekici


Denizlerden
Esen bu ince havâ saçlarınla eğlensin.
Bilsen
Melâl-i hasret ü gurbetle ufk-i şâma bakan
Bu gözlerinle, bu hüznünle sen ne dilbersin!
Ne sen,
Ne ben,
Ne de hüsnünde toplanan bu mesâ,
Ne de âlâm-i fikre bir mersâ
Olan bu mâi deniz,
Melâli anlamayan nesle âşinâ değiliz.
Sana yalnız bir ince tâze kadın
Bana yalnızca eski bir budala
Diyen bugünkü beşer,
Bu sefîl iştihâ, bu kirli nazar,
Bulamaz sende, bende bir ma'nâ,
Ne bu akşamda bir gam-i nermîn
Ne de durgun denizde bir muğber
Lerze-î istitâr ü istiğnâ.

Sen ve ben
Ve deniz
Ve bu akşamki lerzesiz, sessiz
Topluyor bû-yi rûhunu gûyâ,
Uzak
Ve mâi gölgeli bir beldeden cüdâ kalarak
Bu nefy ü hicre müebbed bu yerde mahkûmuz...

O belde?
Durur menâtık-ı dûşîze-yi tahayyülde;
Mâi bir akşam
Eder üstünde dâimâ ârâm;
Eteklerinde deniz
Döker ervâha bir sükûn-ı menâm.
Kadınlar orda güzel, ince, sâf, leylîdir,
Hepsinin gözlerinde hüznün var
Hepsi hemşiredir veyâhud yâr;
Dilde tenvîm-i ıstırâbı bilir
Dudaklarındaki giryende bûseler, yâhud,
O gözlerindeki nîlî sükût-ı istifhâm
Onların ruhu, şâm-ı muğberden
Mütekâsif menekşelerdir ki
Mütemâdî sükûn u samtı arar;
Şu'le-î bî-ziyâ-yı hüzn-i kamer
Mültecî sanki sâde ellerine
O kadar nâ-tüvân ki, âh, onlar,
Onların hüzn-i lâl ü müştereki,
Sonra dalgın mesâ, o hasta deniz
Hepsi benzer o yerde birbirine...

O belde
Hangi bir kıt'a-yı muhayyelde?
Hangi bir nehr-i dûr ile mahdûd?
Bir yalan yer midir veya mevcûd
Fakat bulunmayacak bir melâz-i hulyâ mı?
Bilmem... Yalnız
Bildiğim, sen ve ben ve mâi deniz
Ve bu akşam ki eyliyor tehzîz
Bende evtâr-ı hüzn ü ilhâmı.

Uzak
Ve mâi gölgeli bir beldeden cüdâ kalarak
Bu nefy ü hicre, müebbed bu yerde mahkûmuz...


Ahmet Haşim



25 Temmuz 2019 Perşembe

Kitabın Çocuğu

Levla Özlem Ekici

            Marcel Proust, “Bize yaşanmamış gibi gelen çocukluk yıllarımızda, çok sevdiğimiz bir kitapla geçirdiğimiz günler kadar dolu dolu yaşanmış başka bir zaman belki yoktur. ” diyor. Proust’a göre, çocukken okuduğumuz kitapları özlerken bir kitaba gömülüp tamamen uzaklaştığımızda okumamızı bölen, hatta o an en çok kızdığımız şeyleri özlüyormuşuz.
            Bir süreliğine yeniden çocuk olsak ve en sevdiğimiz kitabımıza dalsak mesela… Kapıdan başını uzatıp “ Meyve soydum, getireyim mi? ” diyen annemizin sesi bizi yine deli eder mi? Çünkü harikalar diyarındaki bay tavşanı  kaçırdı sesi. Sanmam. Tersine hoşuma giderdi. Zaman yavaşlar, büyümemiş hissederdim kendimi.
              Çocukken herkes bir an önce büyümek ister ya, ben de isterdim; kim istemez ki? Maceralar yaşayayım, herkesi kendime hayran bırakayım, hiçbir şeyden korkmayayım, bütün dilleri konuşayım, çok ama çok sevileyim…
              Oysa o zaman öyle bir yaştasın ki kaçıp uzaklara gideyim desen varabileceğin tek yer bahçe duvarı. Diyelim ki yüreklisin; atladın, iki sokak öteden kös kös geri dönerdin. Çocuktuk sonuçta, nereye gidebilirsin ki?
            Zamanı hızlandırıp yeryüzünü şahsi alanın haline getirmenin en garantili ve güzel yolu kitap okumaktı. Kitaplar seni alıp götürürdü. Bahçe duvarından atlamana gerek kalmazdı. Denizkızı olup balıklarla yarışırdın. Öyle eğlenirdin ki sonradan çekeceğin acılar aklına bile gelmezdi, '' Bana bir şey olmaz! ''derdin, masalların sonunu değiştirmeye muktedir sanırdın kendini. Kızılderili çocuklarla dost olup dağları keşfe çıkardın. Hem iyi kalpliydiler, hem de türlü çeşit harikulade şey biliyorlardı. Robinsonculukta birinciydin. Su arardın, çakıl taşlarını sürterek ateş yakmaya çalışırdın; kolay değil, ıssız adaya düşmüşsün. Kılıcını kuşanıp şövalyelerle düello eder, define adaları keşfederdin. Tom Sawyer'la yeraltı dehlizlerine dalar, Huckleberry Finn gibi çıplak ayakla serserilik ederdin. Ok ve yay kullanmakta üstüne yoktu. Mary Poppins’le uzak diyarlara uçardın; rüzgâr eteklerini savururdu. Brooklyn’de bir ağaç olurdun.

             Hepsi sendin. Kütüphanende kaç kitabın varsa senin de o kadar kişiliğin, o kadar maceran vardı. Ne kadar okumuşsan o kadar çoktun. Kitaplar yaşamın yerini tutmazdı; ama yaşamı sınırsız biçimde zenginleştirirdi. Peter Pan ile gökyüzünde uçmak sizce de cazip değil mi?
            Çok kitap okursak bize kitap kurdu ismini takarlardı. Kıvrım kıvrım kitap sayfaları arasında geziniyoruz, bir sürü kitabımız var. Mükemmel bir şeydi bizler için.
              Kitap, bize çeşitli bilgiler veren, karanlık gecelerimizi aydınlatan güzel bir arkadaştı. Yorgan altında fenerle kitap okumak ne tatlı gelirdi, kızgın anne ve babamızın sesine rağmen. Hem de öyle güzel bir arkadaş ki bize hiç yalan söylemezdi. Bizi hiç aldatmazdı. Bizim en iyi dostumuzdu.
            Geceleri pencere kenarından dışarıyı gözlerdin, yeşil kıyafetli bir çocuğun gelip camı tıklatmasını beklerdin. Kapı kenarlarından, koltuk arkalarından bizi bay tavşanın izlediğini sanıp peşinden koşardın.
            Yeni kelimeler öğrenir diğer çocukların yanında kullanırdın, ben bak ne öğrendim dercesine. Bilgiliydin sen, daha çok okuyup daha çok öğrenmeliydin. En çok en fazla sen bilmeliydin.
              Mis gibi de kokardı kitap. Uyuyakalırdık yüzümüzde, yanağımızda, elimizde. Kim bilir hangi düşlerde, maceralarda; kiminle?
              Kitaplar bizim evimizdeki düş makinalarıydı. Okuduğumuzu kurgular, kimi sevdiysek o olur, maceradan maceraya koşardık. Kılıç kuşanır, at biner, denizlerin en cesur kaptanı olur; kocaman bir ülkenin en güzel prensesi veya prensi olurduk.
               Yanımızda kitabımız varsa asla yalnız sayılmazdık. Kül kedisi ile oturur üvey annesini ve kız kardeşlerinin gelmesini beklerdin. Güzel ile çirkinden kaçardın. Sen buydun, en sevdiğin kitabın içinde beliriveren biriydin. Sayısız ülke görmüş, sayısız macera yaşamıştın. Daha fazla görmeli, daha fazla yaşamalıydın.
              Bir kitaptı sana bunları yaşatan, gösteren. Yüzleri eskimiş, sayfaları dağılmış çocukluk kitaplarımızı karıştırırken gülümsememiz bundandı. Çocuk kitapları değildi onlar, kitapların çocuğuyduk biz.





Açıklama: Bu yazım daha önce bir dergide yayımlanmıştır. Ben sizlerle de paylaşmak istediğim için blogumda yayınlıyorum. Düşüncelerinizi ve görüşlerinizi paylaşırsanız sevinirim. 

16 Temmuz 2019 Salı

Bağ Bozumu - Paul Verlaine

Levla Özlem Ekici


Başımızdan bir şarkıdır yükselir 
Belleğimizin yok olduğu an. 
Kanımızın şarkısıdır duyulan 
Ki uzak bir musiki gibi gelir.

Dinleyin bu kanımızdır ağlayan, 
Ruhumuz bizi terkedip gidince, 
O ana dek işitilmeyen ince 
Bir ses gelir başlar başlamaz susan.

Ey şarap, kan; kızıl üzüm kanının 
Kara damar şarabının kardeşi, 
Tanrısal iksirleri insanların.

Şarkı söyleyin, ağlayın, belleği 
Ruhu atın; karanlıklara değin 
Garip bedenimizi sürükleyin

Paul Verlaine

5 Temmuz 2019 Cuma

Bir zamanlar Levla, şimdilerde bolca Özlem!

Levla Özlem Ekici


  Öncelikle bu öylesine bir yazıdır, sonuçta çok ciddili işler de gördük buralarda ama arada bir böyle biz bize sohbet de etme ihtiyacı duyuyorum. Bilindiği üzere okul değiştirdikten sonra blogtan baya bir uzak kalmak zorundaydım. Malum biraz ağır geldi dersler, öncekine göre baya ağır. Tabi ki bir sene daha bitti, daha da güzeli oldukça iyi biten bir yıl yaşadım. İyi kısmı sadece okul ve kariyer üzerine olan kısım, kişisel yaşamım pek de iç açıcı değildi. Twitterdaki o iç karartıcı onlarca yazdıklarım ile birçoğunuzu darlamış bile olabilirim ki biliyorum yaptım. Pek hoş geri dönüşler de aldım, zamanla :) 

   Şimdi bunları şu köşeye bırakalım ve neler var anlatmaya başlayalım. Öncelikle dün bir yıl daha yaşlandım ve grip ile girdik yeni yaşıma. Birlikte nice mutlu yıllarımıza dedik ama umarım ciddiye almamıştır da beni çabuk bırakır. Şu sıralar bir durgunluk dönemindeyim ve bir yaş daha almak bunu daha bir durgunlaştırdı denebilir. Ayıca bir durgunluk dönemini de dil konusunda yaşıyorum. Dil öğrenmeyi çok seviyorum demiştim ama bu kez yeni başladığım ile artık bunu demeyi bıraktım. Çünkü bu kez beni çok zorladı ve güzelim CV'me beşinciyi ekleyemedim diye daha bir canım sıkılıyor. Ocaktan sonra dil çalışmak işkence gibi geliyor hatta nasıl bir zorladıysa istek falan kalmadı bende. Tabi yine boş durmadım ve dil çalışamıyorsam yeni bir şeyler bulayım kendime dedim ve yeni bir şey bulamayınca müzik konusunda tekrar bir kendimi geliştirmeye karar verdim. Ama dedim ya, iç karartıcı birkaç olay sayesinde moralimi tutan kolonların altında kalan ben müzikle yarı yolda ayrılmak zorunda kaldım. Yine de bu dönemde tek dayanağım laboratuvar dersim oldu, diğer dersleri bir kenara bırakıp kafamı onunla ayakta tuttum. Sonuç olarak gayet tatmin edici bir okul dönemi yaşadım ama iç dünyamın karmaşılığı o sevinci uzun sürdürmedi. Vakit buldukça da okudum; şiirler, romanlar, öyküler, makaleler... Aklımı oyalamak için tüm yollara başvuruyorum. Kısa bir süre sonra sizle birkaç kitaptan, birkaç da şarkıdan konuşacağız. 

   Gelelim edebiyat hayatıma ki bu daha da durgun şu sıralar. Son yazdığım şiirden sonra elim kaleme gitmedi, kaleme gitse kalem deftere çizemedi. Bir durgunluk çağı yaşıyoruz ki inşallah bunun sonunda ilerleme çağına geçeriz. Şayet yazmaktan başka bir iş de bulamıyorum bu tatil. Halen okuyorum ama aklım hep kalemde, bir iki dize koysam şuraya benden mutlusu olmaz ama nerde o günler! Neyse efenim, o bu şu derken baya da iç dökesim gelmiş benim, annem de hazır evdeyken azıcık da onun içini karartayım :) 

   Bu arada şunu da dinle, bunu da oku, şöyle de yap dediğiniz varsa bekliyorum. Ah, bir de başım dertte dediğim dil de Rusça, öneriniz varsa çok sevinirim. E o zaman bir klasik olaraktan:

Biz hep buralarda görüştük, bir daha görüşelim. Hoş kalın!


1 Temmuz 2019 Pazartesi

Kaçışa Gazel - Federico Garcia Lorca

Levla Özlem Ekici


Birçok kere yitirdim denizde kendimi
Yeni kesilmiş çiçeklerle dolu kulaklarım
Dilim sevgiyle, acıyla dolu.
Birçok kere yitirdim denizde kendimi
Bazı çocukların kalbinde yitirdiğim gibi.

Kimse yoktur duymasın öpüşürken
Yüzü olmayan insanların gülümseyişini
Kimse yoktur dokunurken bir bebeğe unutsun
Durgun kafataslarını atların.

Çünkü aranır alında güller
O katı görünüşünü kemiklerin.
Başka işe yaramaz erkeğin elleri
Toprağın altındaki köklere benzemekten.

Bazı çocukların kalbinde yitirdiğim gibi
Birçok kere yitirdim denizde kendimi.
Gidiyorum aramaya, suyu bilmeden,
Beni çürütecek, ışık yüklü ölümleri.

Federico Garcia LORCA


2 Haziran 2019 Pazar

Suskun - Ahmed Arif

Levla Özlem Ekici
Sus, kimseler duymasın.
   Duymasın ölürüm ha.
   Aydım yarı gecede
   Yeşil bir yağmur sonra...
   Yağıyor yeşil.

   En uzak, o adsız ve kimselersiz,
   O yitik yıldızda duyuyor musun?
   Bir stradivarius inler kendi kendine,
   Yayı, reçinesi, köprüsü yeşil.
   Önce bendim diyor ve sonra benim...
   Ölümsüz, güzel ve çetin.
   Ezgisidir dolaşan bütün evreni,
   Bilinen, bilinmeyen ıssızlıkları.
   Canımı, tüylerimi sarmada şimdi
   Kendi rüzgarıyla vurgun...
   Sarıyor yeşil.

   Rüya, bütün çektigimiz.
   Rüya kahrım, rüya zindan.
   Nasıl da yılları buldu,
   Bir mısra boyu maceram...
   Bilmezler nasıl aradık birbirimizi,
   Bilmezler nasıl sevdik,
   İki yitik hasret,
   İki parça can.
   Çatladı yüreği çakmaktaşının,
   Ağıyor gök kuşaklarının serinliğinde
   Çağlardır boğulmuş bir su...
   Ağıyor yeşil.

   Yivlerinde yeşil güller fışkırmış,
   Susmuş bütün namlular...
   Susmuş dağ,
   Susmuş deniz.
   Dünya mışıl-mışıl,
   Uykular derin,
   Yılan su getirir yavru serçeye,
   Kısır kadin, maviş bir kız doğurmuş,
   Memeleri bereketli ve serin...
   Sağıyor yeşil.

   Aydım yarı gecede,
   Neron, çocuk kitaplarında çirkin bir surat,      
   Ve Sezarsa, bir ad, yıkıntılarda.
   Ama hançer taşı sanki
   Koca Kartaca!
   Hani, kibrit suyu vermişlerdi üstüne
   Bak nasıl alıyor, yigit,
   Binlerce yıl da sonra
   Alıyor yesil.

   Vurur dağın doruğundan
   Atmacamın çalkara,
   Yalın gölgesi.
   Kuş vurmaz, tavşan almaz,
   Ama aç, azgın
   Köpek balıklarıydı parçaladığı
   Bak, Tiber saygılı, suskun.
   Bak nilüfer dizisi zinciri.
   Bunlar bukağısı, kolbağlarıdır,
   Cihanın ilk umudu, ilk sevgilisi,
   Ve ilk gerillası Spartakus'un.
   Susuyor yeşil.

   Sus, kimseler duymasın,
   Duymasın, ölürüm ha.
   Aymışam yarı gece,
   Seni bulmuşam sonra.
   Seni, kaburgamın altın parçası.
   Seni, dişlerinde elma kokusu.
   Bir daha hangi ana doğurur bizi?

   Ruhum...
   Mısra çekiyorum, haberin olsun.
   Çarşılarin en küçük meyhanesi bu,
   Saçları yüzümde kardeş, çocuksu.
   Derimizin altında o olüm namussuzu...
   Ve Ahmedin işi ilk rasgidiyor.
   İlktir dost elinin hançersizliği...
   Ağlıyor yeşil.

Ahmed Arif



Leylim Leylim isimli bir araştırma yazımıza bakmak ister miydiniz?

29 Mayıs 2019 Çarşamba

Kafka ve Descartes - Bir Kurgu Denemesi

Levla Özlem Ekici

            Kafka, günlerdir mektup yazdığı masadan yavaşça belini doğrulttu. Günlerdir yazıyor, kendi kendine konuşuyor, oturuyordu. Yalnızdı ve en çok yalnızken yazılıyordu.
            Odamda günlerdir yalnızım, ziyanı yok dünyada da yıllarca yalnız değil miydim? İstediğim şey imkânsız olsaydı, istemezdim. Şimdi daha mı az duyarlı olmaya başladım acaba? ” Etrafına bakındı ve tekrar masasına göz gezdirdi.

            Şu anda çekilmez bir haldeyim. Yorgunum, uykusuz, hüzünlüyüm. Sanki bir şey beni engelliyor ve özgürleşemiyorum. Yüzerek bu yaşamın dışına çıkmayı yeğlerdim. Dün, bugün, hep berbat. Neden?  Masadan kalkıp üzerine bir ceket aldı. Dışarı çıkmayı düşündü, çıktı. Nereye gideceğini bilmiyordu, düşünmek de istemiyordu.

             İnsanların yüzüne bakmadan, ona çarpmalarına aldırmadan geçip gitti aralarından. Yol üzerinde tenha bir yerde bir bank gözüne ilişti. Usulca gidip oturdu. Etrafına hızlıca göz gezdirdikten sonra kafasını elindeki kâğıtlara eğdi. Kendi kendine konuşmasına kaldığı yerden devam etti.

Herkes beraberinde taşıdığı bir parmaklığın ardında yaşıyor.
Analiz etmek, korku doğurabilecek bütün olaylara karşı kendini hazırlamaktır.

            Kuşkuyla irkildi Kafka, bankın boş köşesine ilişmiş adama göz ucuyla baktı. Ardından kafasını eğip konuşmasına devam etti.

İnsan aslında nelere sahip olduğunu bilmeyen bir kapitalist.
Zor şeylerin daha güzel olduğuna inanmak, ölümlülerin ortak yanlışıdır.
İnsanlığı kendine mihenk taşı yap; şüphe edeni şüpheye, inananı inanca götürür bu taş.
Her şeyden şüphelen. Eğer gerçeği gerçekten bilmek istiyorsan yaşamında bir kez olsun bütün şeyler hakkında şüphe et.
Şimdi ve bundan sonra, sana ve kendime itiraf etmekte hala fazlasıyla zorlandığım bazı şeyleri suskunlukla geçiştireceğim.
Talihin her gün bir sıkıntı verdiği birini neşeli olmaya kandırmanın kolay olmadığını çok iyi biliyorum. Önemli olan akıllı olmak değil, aklı yerinde ve zamanında kullanmaktır.
Us, ancak bir destek olmaktan çıkınca özgürlüğe kavuşur. Ne var ki duygularımızla yaşamıyoruz her zaman, acınacak durumdaki aklımızla yaşamayı daha doğru buluyoruz.
İnsanın en büyük saadeti aklını doğru kullanmasına bağlıdır. Mükemmel olmayan bir varlıkta mükemmel varlık düşüncesinin varlığı, mükemmel bir varlığın var olduğunu gösterir. Mükemmel bir varlık varsa ve düşünce gerçek ise çevremdeki her şey de gerçektir.
Ne dediğinizi gerçekten anlayamıyorum bayım. Bir tek şey biliyorum: Gürültü, patırtı istemiyorum, karanlık olsun istiyorum, bir yerlere gizleneyim diyorum, bunu istiyorum işte, bunu arıyorum, bunun ardından gideceğim, elimde değil.
Düşünüyorum, öyleyse varım. Düşüncelerimi sizinle paylaşıyorum.
Söyleyecek söz bulamıyorum, ne yapayım. Öyle bir sessizlik çöktü ki bu sessizliğin içine seslenemiyor insan.
Bir insanda bir şey görmüşsek ve bu şey bizi aynı anda başka insanlarda gördüğümüz bir şeyden daha fazla çekiyorsa ruhumuz öyle bir hâl alır ki doğanın kendisine bahşettiği iyiyi arama hissiyle yalnızca o insana yönelir ve o iyiyi bizim sahip olabileceğimiz en büyük nimetmiş gibi gösterir.
Ah, Milena… Ondan bahsediyorsunuz. Tanıyor musunuz onu?
Bir çiçeğin güzelliği bile bizde ona bakma isteği uyandırır, bir meyveninki ise yeme isteği. Ama en kuvvetlisi, insanın öteki yarısı olduğuna inandığı bir insana ait gördüğü meziyetlerdir. Bizi ilgilendiren şeylerde yanılmaya ne kadar yatkın olduğumuzu ve dostlarımızın yargıları bizden yana olduğunda da bu yargıların ne kadar kuşku götürür olması gerektiğini biliyorum.
Bu dünya için kendini paralaman gülünç.
Övülmeye değer tek şey erdemdir. Ancak zayıf ve alçak ruhlardır ki kendilerine gerektiğinden fazla değer verir ve üç damla su ile ağzına kadar dolan gemilere benzerler. Ancak ben onlardan değilim. Yazıyor musunuz?
Yazmak, mutlak bir yalnızlıktır, kişinin kendi benliğinin soğuk boşluğuna düşmesidir. Kelimeler sihirli formüllerdir.
Dünyada yazılarımı okumaya tenezzül edecek çok az insan bulunduğunu görme bıkkınlığı ve tatsızlığı beni ihmalkâr yapmasaydı, belki de şimdi başka bir şey de yazmak isterdim...”
Gitmeliyim bayım. Size iyi günler.
Hoşça kalın.

            Kafka kalkacak olduğu banktan birden arkasına döndü ve bu Fransız görünümlü düşünüre ismini sordu:
İsminizi öğrenebilir miyim?
René Descartes bayım, Descartes. 
             Kafka kendi adını söylemeden arkasına döndü ve hızlı adımlarla evinin yolunu tuttu.
***


Açıklama: Bu metin Kafka ve Descartes'in sözleri ile kurgulanmış bir karşılaşma anıdır. Gerçekte ne aynı zaman diliminde yaşamış ne de aynı mekanlarda bulunmuşlardır. Kitaplarında geçen sözler üzerine kurgulanan bir kısa öyküdür. Bu yazım daha önce bir dergide yayınlandı ve ben sizlerle de paylaşmak istedim. Görüşlerinizi belirtirseniz çok sevinirim. Hoş kalın.



26 Mayıs 2019 Pazar

Belki Yine Gelirim - Ahmet Telli

Levla Özlem Ekici

Dudaklarımı kanatırcasına ısırıyorum günlerdir
her sözcük dilimin ucunda küfre dönüyor çünkü
Bir gök gürlese bari diyorum bir sağnak patlasa
bitse bu sessizlik, bu kirli yapışkanlık bitse
ama bir tufan az mı gelir yoksa yine de 
yırtılan ve parçalanan birşeyler olmalı mutlaka
hiç durmadan yırtılan ve parçalanan bir şeyler

Oysa ne kadar sakin bu sokaklar ve bu kent
ne kadar dingin görünüyor bana şimdi gökyüzü

Gidenler nerde kaldılar, özledim gülüşlerini
bir kenti güzelleştiren yalnız onlardı sanki
onlardı çocuklara ve aşka ölesiye bağlanan
kadınları güzelleştiren herhalde onlardı
'Tükürsem cinayet sayılır' diyordu birisi
tükürsek cinayet sayılıyor artık
ama nerde kaldılar, özledim gülüşlerini onların

Uzun uzun bakıyorum kıvrılan sokaklara
tek yaprak bile kımıldamıyor nedense
ve tek tek söndürüyor ışıklarını varoşlar
alnımı kırık bir cama yaslıyorum, kanıyor
kanımın pıhtılarında güllerin serinliği
ve fakat bir cellat gibi yetişiyor pusudaki
Dilimin ucunda küfre dönüyor her sözcük

Yaşamak neleri öğretiyor, düşünüyorum
okuduğum bütün kitaplar paramparça
çıkıp dolaşıyorum akşamüstleri bir başıma
bir uçtan bir uca yalnızlıklar oluyor kent
bulvar kahvelerinin önünden geçiyorum
sırnaşık aydınlar, arabesk hüzünler
bir gazete sayfasında sereserpe bir yosma

Sesler gittikçe azalıyor, kuşlar azalıyor
ve ne zaman yolum düşse vurulduğun yere
kızgın bir halka oluyor boynumda o sokak
Hüznü yalnız atlarımız duyuyor artık
biz çoktan unutmuşuz böyle şeyleri
ama içimde bir sırtlanın dalgın duruşu
ve dilimin ucunda küfre dönüyor her sözcük

İçimde zaptedilmez bir kırma isteği
dizginlerini koparan bir at sanki bu
soluk soluğa kalıyorum her sonbahar
ve sevgilim ne zaman hoşgörülü olsa
bir yolculuk düşüyor aklıma, gidiyorum
bütün gençliğim böylece geçip gitti işte
ama hala bir şeyler var vazgeçemediğim

Hangi duvar yıkılmaz sorular doğruysa
birgün gelirsek hangi kent güzelleşmez
şiirlerim bir dostun vurulduğu yerde yakıldı
geri almıyorum külleri yangınlar çıksın diye
Devriyeler çıkart şimdi, bütün ışıklarını söndür
sorduğum hiçbir soruyu geri almıyorum ey sokak
ve dilimin ucunda küfre dönüyor her sözcük

Dudaklarımı kanatırcasına ısırıyorum günlerdir
bir gök gürlese bari diyorum bir sağnak patlasa
bitse bu kirli ve yapışkan sessizlik, hiç gitmesem
oysa ne kadar sakin sokaklar, kent ve bütün yeryüzü
ipince bir su gibi sızıyorum gecenin tenha göğüne
sessizce çekip gidiyorum şimdi, sessiz ve kimliksiz
Belki yine gelirim, sesime ses veren olursa bir gün

Ahmet Telli



27 Nisan 2019 Cumartesi

Mutlu Aşk Yoktur - Louis Aragon

Levla Özlem Ekici

İnsan her şeyi elinde tutamaz hiç bir zaman 
Ne gücünü ne güçsüzlüğünü ne de yüreğini
Ve açtım derken kollarını bir haç olur gölgesi 
Ve sarıldım derken mutluluğuna parçalar o şeyi
Hayatı garip ve acı dolu bir ayrılıktır her an 
Mutlu aşk yoktur

Hayatı Bu silahsız askerlere benzer 
Bir başka kader için giyinip kuşanan 
Ne yarar var onlara sabah erken kalkmaktan 
Onlar ki akşamları aylak kararsız insan 
Söyle bunları Hayatım Ve bunca gözyaşı yeter 
Mutlu aşk yoktur

Güzel aşkım tatlı aşkım kanayan yaram benim 
İçimde taşırım seni yaralı bir kuş gibi 
Ve onlar bilmeden izler geçiyorken bizleri 
Ardımdan tekrarlayıp ördüğüm sözcükleri 
Ve hemen can verdiler iri gözlerin için 
Mutlu aşk yoktur

Vakit çok geç artık hayatı öğrenmeye 
Yüreklerimiz birlikte ağlasın sabaha dek 
En küçük şarkı için nice mutsuzluk gerek 
Bir ürperişi nice pişmanlıkla ödemek 
Nice hıçkırık gerek bir gitar ezgisine 
Mutlu aşk yoktur

Bir tek aşk yoktur acıya garketmesin 
Bir tek aşk yoktur kalpte açmasın yara 
Bir tek aşk yoktur iz bırakmasın insanda 
Ve senden daha fazla değil vatan aşkı da 
Bir tek aşk yok yaşayan gözyaşı dökmeksizin 
Mutlu aşk yoktur ama 
Böyledir ikimizin aşkı da

Louis Aragon



14 Nisan 2019 Pazar

Turnaya Sevda

Levla Özlem Ekici

Kırgın bir akşamüstü gibiyim şimdi,
Göğümde yalnız kalmış bir turna uçuşuyor.
Bir yağmur önce,
Bir yağmur çiseliyor çehreme doğru.
Yüreğinde bir kelebek doğuyor,
Kafamın karışıklığına inat
Bembeyaz kanatlarıyla çırpınıyor içimde.
Ben diyor, ben!
Doğmak için yıllar bekledim.
Kanat çırpmak için günler saydım.
Oysaki sessiz bir çırpınıştı benimkisi
Uçmak, ölmek ve
Binlerce kanat çırpmak için
Geldim, doğdum, yaşıyorum.
Uçmalısın, özgürce
Sevdanın yettiği tüm diyarlara.
Bir masal bitti diye yakılmaz tüm kağıtlar
Okunmaz olmaz tüm şiirler.
Yeni bir devir bu artık.
Yeni bir çağ bu sevdaya dair.
İşte devrim kanat ucumda,
Bitmeli ve başlamalı.
Umut getirdim kanatlar üstünde,
Bir turna yüreğinde saklı sevdam.
Doğ üstüme ey güneş!
Yine bitiyor bir gece
Ve sen, ve ben
Avuçlarımızda sıktığımız hayatı
Bırakıveriyoruz yükseklere.
Kalbimin göğünde turnalar uçuşurken
Sevdam çırpınıyor bir suskunlukta.






Özlem Ekici
14.04.2019
Ankara

1 Nisan 2019 Pazartesi

Deliler ve Mahkumlar İçin Dua - Rainer Maria Rilke

Levla Özlem Ekici

Sizler ki, hayat, belki sezdirmeden,
Sırt çevirmiş koca çehresiyle: şimdi,
Kim bilir, kendine hayattayım diyen
Biri dile getirmekte hafiften

Dışarda, özgürlüğün iklimlerinde,
Vakit geceyken bir duayı:
Kolay öldiirebilesiniz diye zamanı;
Çünkü zaman, hep peşinizde.

Şimdi hatırladığında hayat sizi,
Şefkatle saçlarınızı okşar:
Neniz var idiyse, hepsi
Bundan böyle başkalarında yaşar.

Hep sessiz kalmalısınız sizler,
Yürekleriniz artık yaşlandığında,
Hiçbir zaman öğrenmemeli anneler,
Yaşamak diye bıı da varsa.

Yukarlarda ay yükselmekte,
Aralandığı yerde dalların,
Ve sakinleri sîzlermişçesine
Pençesine düşmekte yalnızlığın.

Rainer Maria Rilke






8 Mart 2019 Cuma

Acı - Halil Cibran

Levla Özlem Ekici

Ve bir kadın, "Bize acıdan bahset" dedi.
Ve o cevap verdi:

"Acınız, anlayışınızı saklayan kabuğun kırılışıdır.

Nasıl bir meyvenin çekirdeği,
kalbi güneş'i görebilsin diye
kabuğunu kırmak zorundaysa,
siz de acıyı bilmelisiniz.

Ve eğer kalbinizi,
yaşamınızın günlük mucizelerini
hayranlıkla izlemek üzere açarsanız,
acınızın, neşenizden hiç de
daha az harikulade olmadığını göreceksiniz;

Ve kırlarınızın üstünden
mevsimlerin geçişini kabul ettiğiniz gibi,
aynı doğallıkla, kalbinizin mevsimlerini de
onaylayacaksınız.

Ve kederinizin kışını da, 
pencerenizden huzur içinde seyredeceksiniz.

Acılarınızın çoğu sizin tarafınızdan seçilmiştir.

Acınız, aslında içinizdeki doktorun,
hasta yanınızı iyileştirmek için
sunduğu "acı" ilaçtır.

Doktorunuza güvenin
ve verdiği ilacı sessizce ve sakince için;

Çünkü size sert ve haşin de gelse,
onun elleri,
"Görülmeyen"in şefkatli elleri
tarafından yönlendirilir.

Ve size ilacı sunduğu kadeh
dudaklarınızı yaksa da,
O'nun kutsal gözyaşlarıyla ıslanmış
kilden yapılmıştır."

Halil Cibran


26 Şubat 2019 Salı

Ben Kandan Elbise Giydim Hiç Değiştirsinler İstemezdim

Levla Özlem Ekici

Kendinden birşeyler kattın
Güzelleştirdin ölümü de
Ellerinin içiyle aydınlattın
Ölüm ne demektir anladım

Yer değiştiren ben değildim
Farklılaşan sendin
Sendin bana gelen aynalarla
Sendin bana gelen sendin

Artık ölebilirdim 
Bütün İstanbul şahidim
Ben kandan elbiseler giydim
Bundan senin haberin var mı

Sezai Karakoç


13 Şubat 2019 Çarşamba

Aşk Risalesi - Erdem Bayazıt

Levla Özlem Ekici
Dirilmek yeniden 
Yerin uyanması gibi kımıldaması gibi toprağın
Bulutları yarması gibi gün ışığının 
Yağmurun ansızın boşanması 
Binlerce kuşun bir anda parlaması havalanması 
Erimesi gibi karların ve buzulların 
Patlaması gibi dal uçlarında tomurcukların 
  
Dirilmek yeniden 
Yüzyıl süren bir berzahtan geçmişiz gibi 
Kandan kinden öfkeden 
Üstümüze bir sağnak boşanmış gibi 
Sürekli lekelendiğimiz çözülmeye terkedildiğimiz 
Bir bataktan çıkar gibi. 
  
Yürürken otururken yatarken 
Hep çürümek durumunda kalmış 
Duyduklarımızdan dolayı kulaklarımız 
Gördüklerimizden ötürü gözlerimiz 
Dokunduklarımız için ellerimiz. 
  
Belli bir bozgun yaşamışız 
Her şeye ölüm dadanmış sanki 
Kadınlar ki anne olmamak için direniyorlar 
Erkekler ki savaşmayı tümden unutmuşlar 
Çocuklar zaten hiç çocuk olmuyorlar 
Çocukluk kalkmış dünyadan gibi 
Her çocuk antik çağ filozoflarından bir kalıntı sanki. 
  
Aşkın son saltanatını yaşamak içinmi ey kalbim 
Ruhun serüvenine bir kale olmak için mi? 
Bu başkaldırma kanatlanma. 
  
Durmadan geçiyordu o zamanlar 
Üstümüzden tanklar toplar binler tonluk arabalar 
Boğuk bir ses madeni bir böğürme 
Bir metropol devinin içimiz titreten iniltisi 
Ta uzaklarda şehirlerin üstünde kımıldayan 
Bir korkunun yüreğimizde biriken tedirginliği 
Bir sam yeli gibi bedenimizi yüzümüzü saçlarımızı 
Yalayarak 
Çekiyordu bizi ve herkesi. 
  
Ama sen uzaklardaydın ey kalbim 
Uzaklardaydın, sevdiğim uzaklardaydı 
Ayın ve yıldızların çağlayarak 
Berrak şelaleler yaparak 
Coşku içinde aktığı 
Bir yerlerdeydi. 
  
Hani bir gün bir çobana rastlamıştık 
Kavalıyla bir sümbülü emziriyordu 
Adı ferhat mıydı neydi 
Koyunların kurtların böceklerin ve çiçeklerin 
Sadakatten mest oldukları 
Her birinin gözlerinde 
Kaybolur gibi kayar gibi 
Dalıp gittiğimiz o saadet evreni 
Kayaların yüzlerinden okuduğumuz o ebedi bilinç 
Bizi çekip almıştı kılcal damarlarımızdan. 
  
Yaslan göğsüme sevdiğim 
Benim gönlüm gök gibidir açık deniz gibidir 
Pas tutmaz benim içim yeryüzü gibidir toprak gibidir 
Sen ki bulut gibisin 
Ay gibisin güneş gibisin bazan. 
  
Usul usul inen 
Yağmur tıpırtılarını 
Dinler gibi 
Dalıp gitmiştik 
Sen konuşuyordun 
İpil ipil yağan bir yağmur gibi konuşuyordun 
Onlar ki konuklarımızdı 
Adları Keremdi Yusuftu Kaystı 
Hepsi de ezelden tanıdıktı dosttu. 
  
( Ara Çağrı ) 
Sen bir taze haber gibi gelmiştin unutmadım 
Her gelişin bir taze haberdi unutmadım 
  
Aşktı alıp verilen altın bir vakitti yaşadığımız 
Bir muştuyu algılamanın sürekli gerilimiydi sanki 
unutmadım 
  
Can oynanırdı evlerde yollarda meydanlarda 
Can alınıp can verilirdi hiç unutmadım 
  
Sen uyurdun uykun bir tepeden seyredilen uçsuz bir vadi 
Kıyısından seyredilen bir denizdi sanki unutmadım 
  
Ah sevgili ! Hayat görünürdü kapından, bir çırpınış 
yüreklerimizde 
Sen evinden çıktığında güneşler doğardı içimizde 
unutmadım 
  
Toprağa düşen tohum onda gizlenen renk şekil koku 
Senin için biçimlenirdi renklenirdi kokardı senin için 
unutmadım 
  
Ebedi masum çocuklar zamanın solmayan çiçekleri 
İstemişlerdi de ezan okumuştu Bilal bir sabah
unutmadım 
  
O dirildi O dirildi diye birden çalkalanan sokaklar 
Ölüm ki sonsuza açılan bir kapıydı hiç unutmadım 
Ey aşk ey dirilik soluğu ey evrenin hareket kaynağı 
Nasıl unuturum nasıl unuturum hiç unutmadım. 
  
Haydi gel sevgilim 
Uzanalım toprağın altına 
Çiçekler mayalansın göğsümüzde 
Bu akıp giden bu kör gidip yol giden 
Kalabalıkları bu insanları 
Ezen çiçekleri, bir kere bile farkına varmayan 
Dökülen bu yıldızları yağmur birikintilerine 
Çiğneyerek geçen bu adamları ve kadınları 
Uyarmak için bir an durdurmak için 
Bu bizi terkeden, bacaları öksüz ve boynu bükük 
İçimizde sonsuzluk kavislerinden izlerini taşıdığımız 
Ama şimdi kendimizi zorlasak da 
anımsayamadığımız tasarlayamadığımız o kırlangıçları 
Ah tekrar dönülebilir mi? yaşayabilirmiyiz ? 
Uzansak yerin altına ve toprak olsak. 
  
Haydi gel sevgilim 
Bir daha deneyelim 
Bir kere daha kesmek için yolunu kalabalıkların 
Yüreğimizden gönlümüzün derinliğinden 
Vermek hep vermek için 
Çünkü dağıttıkça çoğalır bizim zenginliğimiz 
Aşkın bir adı da berekettir 
En iyi anlatandır o 
Hirada bir mağarada 
Gözden döküleni 
Gönülden geçeni. 
  
Ah hep o kelimeyi bulmak için bütün bu 
Çabalarım 
Seni çağıracak olan. 
  
Nasıl da unuttuk 
Oysa daha anar anmaz adını 
Ansızın patlayan bahara bir pencere açmışız gibi 
Kış ortasında çıkıveren güneş gibi 
Birden sıyrılıverip bulutlardan 
Üryan görülen can gibi 
Doldururdun içimizi 
Ve eviçlerimizi. 
  
Ah oruçlu bir ağustos vaktinde 
Bir kayanın dibinden kaynayan 
Soğuk ve berrak sulara 
Uzanıp kana kana 
Avuç avuç alıp 
Yüzümüzde içimizde 
Duyduğumuz 
Gibi 
Aşk. 
  
Ah bir yalnızlık vaktinde 
Herkesle birlikte olduğumuz 
Gene de yalnız olduğumuz 
Bir parkta 
Ta uzaklardan gelir gibi 
Bir tamburdan bir ezginin 
Bizi bizden ve herşeyden 
Alıp götürdüğü gibi 
Aşk. 
  
Haydi gel sevgilim gene arayalım 
Makam-ı İbrahimde rastlanan ayak izlerini 
Dedesinin elinden tutup Kubays dağına götürdüğü 
Yüzüsuyu hürmetine yağmur istediği 
Yeryüzünün bereketlenip çiçeklerle bezendiği 
Develerin coşarak çöllerde 
Ayak sesleriyle şiirler bestelediği 
O vakitleri. 
  
Haydi gel bir daha bir daha 
Arayalım 
Herkesin ve herşeyin uykuya vardığı 
Bir vakitte 
Gürül gürül 
Bardaktan boşanır gibi 
Yeryüzünü ve gökyüzünü 
Dünyanın bu yüzünü ve öbür yüzünü 
Geceyi ve gündüzü 
Dolduran 
Yüreğimizi kuşatan 
O kitaptan 
Okunanı. 
  
Yaşamak, avını gözleyen 
Sessiz gergin 
Soluk soluğa 
Bir atmaca 
Sağ elimin 
Parmakları ucunda. 
  
Ve ölüm 
Bir güvercin 
Beyaz 
Süzülen masmavi gökten 
Berrak sulara. 
  
Bir yıldız kayıyor kayıyor kayıyor 
Bir dal uzuyor uzuyor 
Bir gül kanıyor bir seher vaktinde 
Yanıyor bir ateş için için 
İçimde içimin de içinde 
Bir ezgi dönüyor dönüyor dönüyor 
Bir ney eriyor dudaklarımda 
  
Aşkın bir adı da yorulmamaktır.

Erdem Bayazıt








6 Şubat 2019 Çarşamba

Lady Lazarus - Sylvia Plath

Levla Özlem Ekici

Gene yaptım, gene yaptım işte.
On yılda bir kere
Beceririm bunu ben –

Bir çeşit ayaklı mucize, tenim
Bir Nazi abajuru kadar parlak,
Sağ ayağım

Kağıt üstüne ağırlık,
Yüzüm hiçbir özelliği olmayan, halis
Yahudi keteni, en incesinden.

Kaldır o örtüyü
Sevgili düşmanım.
Korkuttum mu yoksa?

Göz ve burun oyuklarımla, otuz iki dişimle?
Sasımış soluğum
Yok olur gider bir günde.

Pek yakında, evet pek yakında
Mezar inimin yediği etim
Gene üstümde olacak eve gittiğimde.

Bir kadın olacağım yine, yüzümde gülümseme.
Otuzundayım daha.
Kedi gibi dokuz canım var hem de.

Bununla üç etti.
Ne pis iş bu
Silip, yok etmek her on yılı böyle.

Milyonlarca lif, milyonlarca.
Ağızlarında fındık fıstık çatur çutur, itişip
Kakışıyor kalabalık, görmek için ellerimin, ayaklarımın

Açığa çıkarılışını.
Baylar, bayanlar !
Böyle striptiz görmediniz.

Bunlar ellerim.
Bunlar da dizlerim.
Bir deri bir kemiğim belki,

Ama, aynı kadınım işte, tıpatıp aynı.
İlk kez olduğunda on yaşındaydım ben.
Kazaydı.

İkincisinde, işi bitirmeye
Ve bir daha dönmemeye öyle kararlıydım ki.
Kapatmıştım kendimi,

Sallanıyordum deniz kabuğu gibi.
Seslenmek, durmadan seslenmek, bir de ayıklamak
Zorunda kaldılar üstüme inciler gibi yapışmış kurtları.

Ölmek,
Herşey gibi, bir sanattır,
Bu konuda yoktur üstüme.

Öyle ustaca yaparım ki cehennem gibi gelir.
Öyle ustaca yaparım ki gerçekmiş gibi gelir.
Bir talebim olduğunu bile söyleyebilirsiniz.

Öyle kolay ki bir hücrede bile yapabilirsiniz.
Öyle kolay ki yaparsınız ve kımıldamazsınız.
Benim canıma okuyan

Aynı yere, aynı surata,
Aynı şaşkın, hayvansı
“Bu bir mucize ! Mucize!”

Haykırışlarına güpegündüz
Görkemli bir dönüş yapmak.
Bir bedeli var

Yaralarıma bakmanın, kalp atışlarımı
Dinlemenin bir bedeli var –
Tıkır tıkır çalışıyor işte.

Bedeli var, hem de ne bedeli var,
Bir sözcüğümün ya da bir dokunuşumun
Ya da kanımdan bir damlanın

Ya da saçımın bir telinin ya da bir parçasının elbisemin.
Ya, işte böyle, Herr Doktor.
İşte böyle, Herr Düşman.

Beni siz yarattınız.
Ben sizin kıymetli eşyanız.
Eriyip bir çığlığa dönüşen

Som altından bebeğiniz.
Dönüyor, yanıyorum.
Yüksek alakalarınızı küçümsüyorum sanmayın.

Karıştırıp durduğunuz
Küller, küller –
Et, kemik, yok orada başka bir şey –

Bir kalıp sabun,
Bir alyans,
Bir de altından diş dolgusu.

Herr Tanrı, Herr Şeytan
Aman dikkat
Aman dikkat

Ben diriliyorum, kalkıyorum işte
Küllerin arasından kızıl saçlarımla
Ve insan yiyorum, hava solurcasına.

Sylvia Plath,
23-29 Ekim 1962


Copyright 28.02.2016 - 2017© , Blogger Templates | Blogger Kişisel Blog Sitesi

Levla'nın Not Defteri - Kişisel Blog | Copyright © 2016 - 2020