Yazılarım E-postana gelsin.

Yaz E-Postanı!

27 Nisan 2018 Cuma

Kaçış Operasyonu - Engin Uysal

Levla Özlem Ekici
Çok sevdiği karısını kaybetmiş bir adam.
Söylediği şeylere kimseyi inandıramaz.
Herkes onun üzüntüsünden delirdiğini düşünür.
Birkaç kişi hariç...
“Şimdi elimizdekileri polise versek bile bu işten bir şey çıkmayabilir. Bu adamlar çocuk değil, duymadın mı ortada dönen parayı! Bu çapta paralar için ülkelerde savaşlar çıkıyor. Bizim Kamuran’ı daha polisin eline geçer geçmez öldürürler. İşi açığa çıkartmak için başka yol bulmalıyız.”
“Ne yapacağız abi? Şimdi nasıl devam ediyoruz?”
“Bilmiyorum. Düşünmemiz lazım.”
“O zaman düşünelim abi. Olayı dünya kamuoyuna servis edebilmek için elimizde herkesin bildiği dört cinayet var. İstersen iki de Amerikalı keselim duymayanlar da duysun.”
 “Olur, elimizdeki dördünü hallettik de ikisi kaldı.     
Fesuphanallah! Sen iyi alıştın bu işe.”
Giray Candaş’ın, Berlin’de başlayıp İstanbul, Ankara, Sofya ve sonunda Novi Sad’da biten kaçış öyküsünde macera bir an olsun peşini bırakmaz.
   Polisiye romanlara ilgim genelde yabancı yazarlar üzerineydi fakat bu kitap benim için çok farklı bir eser oldu. Yazarımız ilk sayfadan itibaren hem kurguya hem de dile olan hakimiyeti ile sizi kitabın içine alıyor ve zekice bir kurgunun içinde olaylarla birlikte akıp gidiyor sayfalar. Giray Candaş üzerine yoğunlaşan olaylar ve tabi ki polisler arasında sivrilen isimler... Bir de Emre var ki sormayın onu.

   Aksiyonun bir dakika eksik olmadığı kitabımızda Giray ve Emre'nin zekasına hayran kalıyorsunuz. Öyle ki keşke bitmese dediğim bir anda kesildi sonu. Ayrıntıları öğrendiğimde hayranlığımı gizleyemedim. Sağlam bir kurgusu olduğunu düşündüğüm bir eserdi. Ölenlerin dirildiği sahnede şoka girdim ama olsun :) Kişiler ve ayrıntılar okuduktan sonra daha bir içinize işliyor. Giray'a başta korkuyla yaklaşsanız bile sonunda hayranlıkla onu benimsiyorsunuz. Keşke daha da uzun olsa dediğim bir kitabı daha bitirdim. Kurgu olarak fazlasıyla başarılı bulduğumu bir kez daha söylemek isterim. En güzel olan da serinin daha ilk kitabı olması. Yani macera bitmiyor.

Yazarımız hakkında;
   Engin abinin kalemini dergiden bildiğim kadarıyla çok seviyordum fakat bu kitap bambaşka geldi bana. İstanbul hakkında kitaptaki kısa bir bilgilendirmesi bile beni cezbetti ki sohbet etme şansı bulduğumuz her zaman verdiği sanat ve tarih üzerine yer bilgileri ile beni çok mutlu ediyor. İkinci kitabı büyük bir merakla bekliyorum, çünkü öğrendiğim kadarıyla bu bilgilendirmeler daha fazla olacakmış.

Sherlock, Amanvermez Avni ve Giray Candaş...  Okuyalım!

Okuyun dipnotunu da koyduğumuza göre bu kitaba nasıl ulaşırım diyorsanız buyrun buradan



Kuyu Sonu Notu: Duyduk ki hala facebook üzerinden bizi takip etmeyenler varmış efenim, onları şöyle alalım lütfen facebook

21 Nisan 2018 Cumartesi

Kendine Ait Bir Ev Ataleti

Levla Özlem Ekici


Bazı sabahlar uyanırsınız, kendinize sürekli söylediğiniz cümleler olur. Bunlar kimi zaman kanalını henüz bulamadığınız bir radyo gibi hafif cızırtılı, çok sesli olur ve kimi zamansa katlanılması gereken moral ver(mey)en cümleler. İhtiyacınız olduğundan değil, kendinize ait bir eviniz olduğundandır ki; hakkında düşündüğünüz her ne saçmalık var ise tedavi olmanız yalnızca o ev ile sağlanabilir. Feda etmeye razı olduğunuz şeyler, farklı ama aynı bir sonu hatırlatabilir. Atlatacağınızı düşünün: komodinin üzerinde duran bir kitabın içerisinde geçen kahramanların sizinle konuşabilme ihtimalini varsayarak.

Bazı insanlar vardır. En minimalist hisle, gerçekten "gerçek". Sabahın körü sayılabilecek bir saatte dahi, kör hislerle telefonunuza uzanmanıza sebep. Kör hisler derken, derinlik; ki o derinlik, pahalıya satılan bir arzudur. Hayatınızın geldiği noktayı açıklayan "körlükler. Hemen arkasından menajer edasıyla size yazan arkadaşlarınız, akrabalarınız, mükellefleriniz; kibar fakat ciddi bir teyit alımından sonra sadece bir gün olabilirdi, son derece yoğun bir gün diyerek, sanki yeni çıkan bir albümünüz varmışçasına bir versiyonla, kulağınıza dedikodu melodisi çalarlar. Maalesef, bu iş kelimenin tam anlamıyla bir "kandırmaca"dır. Çünkü ya kandırırsınız ya da kandırmak hakkında konuşursunuz.

Bazen bir şeyin iki farklı yüzü vardır demek isterdim, ki nefret ediyorum bu sözden. Endişeye karşı sakinlik yahut leş kokusu yaratımı gibi. Oysa insan girdabımsı bir gerginlikle, kendine güçlü acı veren hapları, hap gibi bilgileri yutabilir. Yerse(n), ki öyle bir şey kahvehane denkliğinde; yani, yanisi boş işler boş. Sizden uzak olmasını tembihleseniz de büyük bir nezaketle gelip, sürekli yağmur yağan bir yaz günü gibi hissettirir. Bilinir ki, bulutların "gölgesi yazları kısa sürer. Ama sıcak bitmek bilmez. Kupkuru bir sıcak zihinle, aklınızın her türlü aşırılığına boyun eğersiniz. Sanırım zihnimin sıcaklığı şu an kırk derece olmalı.

Bazı paketleri saklayıp üzerlerine çizim yaparsınız, sigara paketleri, dergi, cd ve arttırılabilir. Şapkamın altına gizlediğim saçlarım şu anda sırılsıklam, titreyerek çıktığım geniş çaplı sağlık kontrolünden sonra bundan 20 yıl ilerisinde muhtemel bir "kaçık" olma olasılığımın yüzdelerini öğrendim. Temiz. Temiz derken; korkulacak bir şey yok, ben de sizin kadar deliyim. Göz bebeklerine ulaştığımda, dışarıdaki korku kalkanının altında beni beklerken bulduğum bir adam. Önce yüzüme, sonra elimdeki kolaja dik dik bakıyor gibi. Berbat görünüyor olmalıyım, günışığı gibi hissetmemi sağlasa bile.

Bazen sigaramı söndürürken, her zamankinin aksine kibarca pençe geçiriyor dişim. Hayranlarının onu satın alma lüksü varmış gibi, her hâlinin sevilmesinden şikayetçi bir star gibi egoistim. Haklı olarak, bütün bunlar bittikten sonra, yalnız kalacağım. Elbette bunu içimden söyledim, yalnızlık kadar sevdiğim kimse yok. Belki de iyi bir şeydir, ki sevdiğim insanlar bunu bana öğrettiler. Ve de bu defa gerçekten tek başımayım. Bana kendimi getirin, bana kendimi geri verin.

11 Nisan 2018 Çarşamba

Gidelim Mi Tezer?

Levla Özlem Ekici

"Gitmem gerek. Yeni resimler görmem gerek. Benimseyeceğim, içimdeki kıpırdanışları dolduracak bir resim bulana dek gitmem gerek."

Birkaç zamanı daha yok sayıp bu evrene küsmüş gibiyim. Yüzüm öylesine dumanlı ki neyi düşlesem o dumana karışıp gidiyor. İçimde bir yere dair mumlar yaktığımda söylediğim şarkıyı duyuyor musun Tezer? Hiçbir zaman bilemeyeceğim o soruyu sormaktan vazgeçtim ben, artık burada değilim. Ne bir baş edinebilecek kadar bilinçli varlığım ne de sonunu kutsayabilecek kadar manidar yok oluşum. Bir dar koridorda sürünüyorum. Her pencere kenarında ayağa kalkıp mutluluk pozları veriyorum ve her düşüşte başka bir maskeme yeniliyorum.

Bu gökyüzünde nasıl dayanabilirim ki? Yaşamın hem en ucunda hem de bu kadar ortasındayken gelmek veya gitmek, yaşamak veya ölmek, her şeyden önce gülümseyebilmek… Bütün bunlara nasıl dayanabilirim ki? Kendime biçilen tüm rolleri yıkıyorum ördüğüm duvarın tam kıyısına, gitmeliyim yine Tezer, gitmeliyiz. Gitmeliyim ki bu sokaktan, evden, şehirden, ülkeden... Özgürleşeyim. Yüreğime doldurduğum özgürlük kuşlarını masmavi gökyüzüme bırakayım.

“Kalıplardan kaçmak için gidiyorum. Gitmekten yılmayacağım. Kentlere gitmek, kocalara gitmek, geri dönmek, ülkelere gitmek, tımarhaneye gitmek, gene gitmek, gene gelmek, hiçbir şey yıldırmayacak beni. Yaşamı ‘gitmek’ olarak algılıyorum.”

Sen bu dünyadan geçtin, bizler ise hala gidip gelme çabaları içerisinde yaşam sürdüğümüz yalanına inanıp kendimizi kandırıyoruz. “Burası bizi öldürmek isteyenlerin yurdu.” Hiçbir yerde olmayı sevdin sen, hiç kimse olmayı sevdiğin kadar. Bazen karıştırıyorum seni Pavese ile, duysan sevinir miydin buna? Sevinsen dahi söylemezdin değil mi? Çünkü seni duyan yine sendin.

“Hiçbir yerliyim.” Demiştin. Aslında hiçbir yer ne bize ne de biz o yere ait olamadık. Kalıplardan kaçmak için gidelim yine, yılmadan, bıkmadan, usanmadan.

Gittin, geldin senelerce. Nice sokaklarda, nice şehirlerde, nice istasyonlarda, daha nice yerlerde durakladın. Her gidenle gitmek isterdim, senin gibi. Senden duyduklarımı yine sana anlatıyorum. Gidelim mi birlikte? Sonra tekrar yollara dönelim. Arkamızda kalanların hepsini bir köşede unutarak, arda kalanları ilk kez kalem tutan bir çocuk hevesiyle karalayalım mı? İyi giyinelim mi yine?

Olmak istediğimden bihaber, ne olduğumsa koca bir bulantı. Umursamayarak alır oldum her nefesi, onları her nefeste bir adım daha çektiğimi siler gibi. Böyle olmak beni yörünge dışında tutuyormuş doğru mu? Ne avuntu ama, yine de sen hala nedenini sorma. Ne de olsa herkes kendi duvarlarının gerisinde. Herkes kendi hikayesinin öznesi. Herkes bir başkası için diğeri.

“Ölüm düşüncesi izliyor beni. Gece gündüz kendimi öldürmeyi düşünüyorum. Bunun belli bir nedeni yok. Yaşansa da olur, yaşanmasa da. Bir kaygı yalnız. Beni, kendimi öldürmeye iten bir kaygı.”

Herkesin bir duvarı vardır mesela, ardında kendini güvende hissettiği. Kaçarken sığındığı, bulunmak istediğinde bir adım öne çıktığı. Yaşamın ve insanların verdiği tedirginlikle, korkularıyla birlikte arkasına sığındıkları o duvar onları ne kadar korur bilinmez. Belki de bu yüzden bazıları o duvarın ardına saklanmak yerine içine hapseder kendini. Ve her yere kendisiyle birlikte taşır duvarını da. Biz gibi değil mi Tezer?

Bir ışık yakıp karanlığa hakarete yeltenmeyeceğim Tezer. Işıklarını unutun. Sadece durup izleyelim. Benden kaçan hayallerimi yakalamalıyım ensesinden. Ardı arkası kesilmeyen telkinlere sağırlaşmalıyım. Sadece durup izlemeliyim. Beni benden alıkoyan her neyse bulup yok etmeliyim. Geriye kalanları çocuklara masal diye okuruz senle. Yazıp bağıralım, yollar edinelim kendimize. Yolları yıkalım, dönelim ve yollardan çıkalım. Kapılarımı kapattım Tezer. Kapılarımı yaratıyorum artık bak. Çiziyorum, boyuyorum. Bak nerelere varıyor gökyüzüm? Hangi zamanlara, hangi sonsuzluğa… Gidelim mi Tezer? Oralarda gülebilir miyiz dersin?

Levla'nın kaleminden Tezer Özlü'ye ithafen....


Copyright 28.02.2016 - 2017© , Blogger Templates | Blogger Kişisel Blog Sitesi

Levla'nın Not Defteri - Kişisel Blog | Copyright © 2016 - 2020