Yazılarım E-postana gelsin.

Yaz E-Postanı!

29 Temmuz 2017 Cumartesi

OKUYUN: KÖRLÜK

Levla Özlem Ekici

  Sözde nerelerdeyim yazısından sonra uzun bir süre yazamayacaktım ancak mutlaka yazmam gereken bir kitapla karşılaştım. José Saramago'nun Körlük isimli kitabını okudum, bitirdim birkaç gün önce. Yazarı bu romanıyla tanıdım, iyi ki de tanımışım. Diğer kitaplarını da okuma listeme almış bulunmaktayım. Uzun süredir okuduğum en iyi kitaplardan biriydi. Lafı çok uzatmadan kitaptan biraz bahsedelim. 




Körlük özgün adı Blindless adlı roman  1998 de Nobel Edebiyat Ödülünü de  almış olan   Portekizli yazar José Saramago' nun bir eseridir.

Jose Saramago, bu romanında körlük olgusunu bir metafor olarak kullanmış, kişilere ad vermeksizin liberal demokrasinin insanları sürüklediği sağlıksız ortamı körlüğe benzeterek bulaşıcı körlük sembolü  ile anlatmak istemiştir.  Körlüğü bir metafor olarak kullanan yazar bu romanında insanların içinde hayvani duyguları ve insani erdemleri başarıyla yansıtmıştır. Roman pek çok dile çevrilmiş , yazarının  Nobel Ödülü almasında büyük bir katkıda bulunmuş,  bakmak ve görmek arasındaki farkı insanlara izah eden bu roman oldukça sevilmiştir.

Romanda körleşme felaketine uğrayan insanların içine düştükleri durum Nazi toplama kamplarında yaşananların durumunu andıran bir yaklaşımla dile getirilmiştir. Körlük R
romanı  özgün adı  Blindless ile  sinemaya da uyarlanmıştır. 

TANITIM BÜLTENİ
   Adı bilinmeyen bir ülkenin adı bilinmeyen bir kentinde, arabasının direksiyonunda trafik ışığının yeşile dönmesini bekleyen bir adam ansızın kör olur. Ancak karanlıklara değil, bembeyaz bir boşluğa gömülür. Arkasından, körlük salgını bütün kente, hatta bütün ülkeye yayılır. Ne yönetim kalır ülkede, ne de düzen; bütün körler karantinaya alınır. Hayal bile edilemeyecek bir kaos, pislik, açlık ve zorbalık hüküm sürmektedir artık. Yaşam durmuştur, insanların tek çabası, ne pahasına olursa olsun hayatta kalmaktır. Roman, kentteki akıl hastanesinde karantinaya alınan, oradan kurtulunca da birbirinden ayrılmayan, biri çocuk yedi kişiye odaklanır. Aralarında, bütün kentte gözleri gören tek kişi olan ve gruptakilere rehberlik eden bir kadın da vardır. Bu yedi kişi, cehenneme dönen bu kentte, hayatta kalabilmek için inanılmaz bir mücadele verir. Saramago’nun müthiş bir gözlem gücüyle betimlediği bu kaotik dünya, insanın karanlık yüzünün simgesi.

  Körlük, ürkütücü bir roman, beklenmedik bir felaketi yaşayan bir toplumun nasıl çöktüğünün, nasıl bencilleştiğinin ve değer yargılarını yitirdiğinin hikâyesi. Konusunun ürkütücülüğüne rağmen olağanüstü bir şiirsellikle anlatılmış bu unutulmaz roman, usta yazarın belki de en etkileyici yapıtı.
...

Saramago, kendisiyle yapılan bir söyleşide;
"nobel ödülü hakkındaki değerlendirmeniz?" sorusuna
"hayatımda aldığım en büyük ödül karım pilar’dır. işin aslına bakılırsa, en büyük devrim aşktır." yanıtını vermiş yazar.

aynı söyleşide körlük için ise;
"ne düşündüğümü merak ediyorsanız, bu kitapla anlatmak istediğim hepimizin körleşmeye başladığı değildi. bence körleşmiyoruz. hepimiz körüz. körüz ama bakıyoruz. bakabilen ama görmeyen kör insanlar."  demiş ki ben sırf bu yüzden bile bu kitabı okumayı düşünmüştüm.

Okunması gereken hatta mutlaka okumalısınız diyebileceğim bir eser. Yazarın diğer kitaplarına da bir göz atmalısınız, mesela ben bundan sonra uzun bir süre Saramago okumayı planlıyorum. Filmini de beğendiğimi es geçmeyeyim, izlemenizi öneririm. Son olarak sevdiğim birkaç alıntı ile bitirelim yazımızı.

ALINTILAR

Hiçbir mutluluk sonsuza kadar sürmediği gibi, mutsuzluk da geçicidir.
*
Papaz giysisi giymekle papaz olunmadığı gibi, eline asa almakla da kral olunmaz.
*
Zorunluluklar insana mucizeler yarattırır.
*
Felaket herkesin başına aynı anda çöktüğünde bile bazı insanlar ötekilerden her zaman daha kötü koşullarda yaşar.
*
İnsan aklı, kendi yarattığı canavarlara teslim olacak kadar ileri gidebiliyordu.
*
Bakabiliyorsan, gör. Görebiliyorsan fark et.
*
Her şeye egemen olan zamandır, zaman, kumar masasında karşımızda oturan öteki kumarbazdır ve bütün kartlar onun elindedir, bizler ancak yaşam karşılığında o masadan bir şeyler kazanırız, kendi yaşamımız karşılığında.
*
Ölecek olan zaten şimdiden öldü ama o bunu bilmiyor. Ölmeye yazgılı olduğumuzu doğduğumuzdan beri biliyoruz. işte bu yüzden, bir bakıma hepimiz ölü doğmuş sayılırız.
*
Yapacağımız her hareketten önce ciddi olarak düşünmeye başlasak, vereceği sonuçları önceden kestirmeye çalışsak, önce kesin sonuçları, sonra olası sonuçları, sonra raslantısal sonuçları, daha sonra da ortaya çıkması düşünülebilecek sonuçları düşünmeye kalksak, aklımıza bir şey geldiğinde, bulunduğumuz yerde çakılır, hangi yöne olursa olsun bir adım bile atamazdık.
*
Ölüm karşısında hınçların şiddetini ve zehrini yitirmesi beklenir, buna karşın nasırlaşmış kinlerin hiç eskimediği ve bunun kanıtlarına edebiyatta ve yaşamda bol bol rastlandığı ileri sürülür ki bu da doğrudur.
*
Dikkat edilmeyince fark edilmeyen özürler, sözü edilir edilmez göze batmaya başlardı.
*
Hepimizin zayıf anları olur ve ağlama yeteneğimizin olması bizim için sanştır, gözyaşları bizi çoğu kez huzura kavuşturur, ağlayamadığımız bazı durumlarda ölecek gibi oluruz.
*
Kendi ölçeğimizde gerçekleştirebileceğimiz tek mucize, yaşamayı sürdürmektir, şu kırılgan yaşamımızı kırılganlığıyla korumaktır ve buna her doğan gün yeniden başlamaktır, kör olan gözlerimiz değil de yaşamın kendisiymiş gibi, ne yöne döneceğini bilmeyen o imiş gibi.
*
Sonradan kör olmadığımızı düşünüyorum, biz zaten kördük, gören körler mi gördüğü halde görmeyen körler.

SON

26 Temmuz 2017 Çarşamba

Jurnal: Nerelerdeyim

Levla Özlem Ekici
Merhabalar, 
Uzun süredir sadece şiir yazarak devam ediyoruz. Çünkü şu sıralar sadece şiir yazacak ilhamı ve vakti bulabiliyorum. Peki neler yapıyorsun derseniz, şöyle bir açıklamaya başlayacağım.

   Öncelikle şu sıralar başka bir üniversitede okumak için çırpınıyorum. Yani tercihler, araştırmalar ve sorgulamalar özellikle de okuduğum üniversite ile bağlantımı koparma çabalarındayım. Neyse çok uzatmadan bu sıralar yoğunum ama blogumu da boş bırakmak istemiyorum ve vakit buldukça yazıyorum, yayınlıyorum. Bloglar dünyasında sevdiğim birçok blogu takip ediyorum, düşüncelerimi yorum bırakıyorum. Kitap okuduğum kadar blog okuduğum da doğrudur. Dahası sevdiğim kitapları bulduğum için sürekli bir kitap okuma hevesindeyim. Hatta öyle bir hal aldı ki günler bile kısa geliyor. Sanırım kitaplarım bittiğinde üzüleceğim. Bu arada yeni yeni goodreads isimli uygulamayı kullanmaya başladım. Çok uzattım. Neyse, bu yaz tatilinde beklediğim gibi verimli olamayacağımı fark ettiğim için yazıyorum sizlere.  Tercih sonuçlarından sonra bir yazı daha yazacağım elbette, bu arada birkaç şiir ile devam edeceğiz. 

  Şiir demişken artık şiirlerimi toplamaya başladım, ilerisi için. Öykülerimi bilenler bilir, halen yazıyorum. Kısa bir ara verdim bu aralar, beni mazur görün. Hayallerimin peşinden gitmekle uğraşıyorum, bu yeterli bir sebep bence. 

  Son olarak bol bol şiir okuyun, gezin, kitap okuyun, küçük bir çocuğa gülümseyin, blogunuza içinizi dökün, yazın, çizin ve bugünlerinizin kıymetini bilin. 

Hoş kalın...

11 Temmuz 2017 Salı

SABAHLARIN BİR ANLAMI OLSUN

Levla Özlem Ekici

Vega ne demiş arkadaşlar:
 “Bu sabahların bir anlamı olmalı.”
Olmalı bir şeyler artık. Bulunduğumuz noktadan bir adım öteye gidemeyecek duruma geldik. Kaldı ki bu kötü durumdan kurtulmak için beklemek dışında hiçbir uğraş vermiyoruz. Kimse çabalamadan bir başarıya ulaşmaz. Başarı deyişimde bir problem yok. Yok çünkü zor bir durum ve kolay aşılamayacak bir dağ gibi. Tırmanmaya çalıştıkça gücünüz tükeniyor, ilerledikçe “dağın öteki yüzü”nü görmeye başlıyorsunuz. Gerilediğinizi hissediyorsunuz belki fakat öyle bir şey yok. Her çabalayış size bir şey katar ve sizi asla geriye atmaz.

Biliyorum, geceleri uyumak çok zor geliyor. Düşünmekten beyninizin yandığını da hissediyorsunuzdur muhtemelen. Uyumak istiyorsunuz, uyuyamıyorsunuz. Hadi uyudunuz, rüyalarınız var. Kimse rüyasını hatırlamazken siz sırf o var diye her detayı hatırlıyor oluyorsunuz. Hemen herkese anlattığınızdan da unutamıyorsunuz. Çok değerli geliyor o rüyalar. Rüyanızda, sarılmışsınız. Uyanıyorsunuz, hala o sarılışı hissediyorsunuz. Fakat sonra dank ediyor,  “GERÇEK DEĞİL!”
Gerçek olmayan şeyler, umutlar… Yakıyor değil mi?
Oralardan “Yanılıyorsun, umutlar çok mutlu ediyor.” sesleri duyuyorum. Arkadaşlar bir zaman sonra öyle güzel anlıyorsunuz ki umutlar kısa süreli mutluluklar. Zaman akıp gidiyor ve siz umut ettiğiniz ile kalıyorsunuz. E hani, n'oldu?
Hayal etmek, biliyorum arkadaşlar çok güzel. Bulutlara çıkmak gibi bir şey. Ve ben de çok hayal kuruyorum. Kurun, kurmayın diyemem. Bu hayatınızdan çok büyük bir mutluluğu çalmak olur. Ama diyeceğim şu ki ne olmayacak duaya amin deyin ne de kendinizi kaptırın.
Hayal olduğunu bilerek hayal etmek. İşte bunu öğrendiğiniz zaman çok büyüyorsunuz. Bir de kapınıza gelen, çok sevdiğiniz insanı artık kabul etmemek gerektiğini öğrenebildiğiniz zaman. Bana çok büyümüş olduğumu söylüyorlar, yazdıklarım öyleymiş. Ben hâlâ o, kapıma geldiği zaman “Hayır.” diyemiyorum. Demem gerektiğinin farkındayım, belki de bu büyümektir, bilemiyorum. Yahut vazgeçmenize rağmen gizliden gizliye ona olan sevginizi kalbinizin bir köşesinde saklamak, kimseler bilmeden, sizin bile haberiniz olmadan saklamak. Ne dersiniz bu mudur büyümek?
Büyümek lafı akrabalarımızdan duyduğumuz “Ayy, maşallah koca kız/adam olmuşsun.” cümlesiyle sınırlı kalabilse keşke. Daha 17’ime bile girmeden böyle satırlar yazıyorum. Bazen diyorum ki şu an hiçbir şeyin farkında olmayanlar gibi olsam ama hayat bana öyle şeyler dayatmış ki her şeyin ziyadesiyle farkındayım. Belki de böyle daha doğrudur. Daha çok farkında olmak, daha çok düşmek ve bununla beraber gelen daha çok şey öğrenmek.  Kan revan olmak ama ardından yaşamı öğrenmek. Hem de yapayalnız. Zaten ne olduysa, yalnızken olmuştur. Böyle demişken çok sevdiğim bir dizi olan Yedi Güzel Adam dizisinden bir alıntı yapayım, sözü de çok sevmiştim: “Hayat en çok yalnızken yakalar kendi içinize olan o mûnis yolculuğunuzu."
Yedi Güzel Adam izleyin.
Yağmuru, bulutları sevin.
Ben gibi yanınızdaki gittiğinde anlamayın bazı şeyleri.
Ve hep dediğim gibi, sevebildiğiniz kadar sevin, çok sevip acı çektiğiniz günleri geri isteyeceksiniz kalbinizi hissetmediğiniz zaman.
Hoş kalın.

6 Temmuz 2017 Perşembe

Nâlan - Yusuf Hayaloğlu

Levla Özlem Ekici

Merhaba Nalân... bu sen misin, 

Yoksa sen mi sandım; 

Biri çimdiklesin beni...

Şöyle ışığa gel de göreyim, 
Beni dümdüz eden, 
O yalandan da yalan gözlerini...

Merhaba Nalân...

Amortiden mi çıktın güzelim? 

Bak yine şapşal ettin bizi...

Oysa ne güzel unutmuştuk
Ve ne güzel sona ermişti, 
O gerzek pembe dizi! ..

Hani, son bölümde sen yamuk yapıp

Fabrikatör Nubar Bey'in

Tarabya köşküne gitmiştin...

Hani, arkadaşım Halit Akçatepe'nin yanında
Beni acayip refüze etmiştin...
Ve işte o an gözümde, 
Eskicinin bile almadığı
Bir eski eşya gibi, bitmiştin! ..

Merhaba Nâlan..

Pişmanlıklar denizinin biletsiz yolcusu...

Merhaba, artist olma hayallerinin

İkinci sınıf karakter oyuncusu! ..
Vay anasını sayın seyirciler, 

Vay anasını be... vay anasını! ..

Bak, şimdi ağlarım ha, 

Tez kapatsın biri, 
Gözlerimin bozuk vanasını! ..

Oysa, o zehir kusan fabrika yolunda

Beraber ıslanmıştık biz, nice yağmurda.

Ve o gün, Nubar Bey'in çarpıp kaçtığı

Bir hayvancağızdı inleyen, 
Yol kenarı çamurunda.

Ve hep kendine ayırdığın

O bencil yüreğin, 

Bir de o gariban köpeğe sızlamıştı.

Ve ben, ilk defa seni böyle bilmiştim, 
Ve damarlarım ilk defa böyle cızlamıştı! ..

Merhaba Nâlan... merhaba! 

Yoksul mahallemizin en havalı kızı.

Merhaba, yanlış ağlara takılmış

Muhteşem deniz yıldızı! ..
Ben sana bakınca, dolardım bulut gibi

Dolardım da bir türlü yağamazdım...

Sen bana bakınca, 

Bir ağlamak düğümlenir boğazımda, 
Gurur yapar, ağlamazdım...

Ne düşkündüm sana be! 

Hani hayvanlar yavrusunu yalarmış, 

Aynen öyle...

Ne tutkuydu bizimkisi be! 
Hani Ferhat dağları nasıl delermiş, 
Aynen öyle...
Ve o nasıl gidişti be! 
Hani bir tren gelir de üzerinden geçermiş, 
Aynen öyle...

Of Nâlan of! ..

Sen benim neler çektiğimi bilsen, 

Bunu bilmekten ölürdün...

Şu kadarını söyleyeyim:
Hani taş olsan, 
Yani taş olsan; 
Ortadan ikiye bölünürdün...

Gitme Nâlan, dur! 

Tekrar gitme ne olur! ..

Aldırış etme saçma sapan sözlerime.

Yoo... hayır, ağlamıyorum, 
Galiba cıgaranın dumanı kaçtı gözlerime.

Belki de sen haklıydın, 

Bu mahallede ne bahtın açılır, 

Ne de boyun uzardı.

Üstelik annen ölmüştü
Ve sokağınız, 
Acını kaldıramayacak kadar dardı...

Terso gidiyordu herşey...

Milllet işi-gücü bırakmış, 

Aklını bize takıyordu.

Altımızda çul yoktu, 
Üstümüzde dam akıyordu.
Arap kızı camdan bakıyordu...

Sen gittikten sonra ben, 

Hiç sorma...

El attığım her işi, çok geçmedi batırdım.

Çünkü seni unutmanın tek yoluydu; 
Bütün kazancımı şaraba yatırdım.

Ama gelinliğin duruyor.

Baba yadigarı cumbalı evi de satmadım.

Yalanım varsa kalkmayayım şuradan:

Ben seni bir tek gün, 
Bir tek gün bile unutmadım! ..

Merhaba Nâlan, 

Merhaba üzgün melek.

Merhaba kadersizim, talihsizim.

Merhaba titreyen elim, sancıyan belim, 
Ağrıyan dizim, vazgeçilmezim! ..

Ama Necdet Tosun öldü Nâlan, 

Artık yemekleri sen, 

Salatayı da ben yapacağım.

Sami Hazinses kadar olmasa da
Bahçeyi sevdiğin çiçeklerle donatacağım.

Kemal Sunal da öldü Nâlan, 

İyi kalpli amcaları birer-birer uğurladık.

Ve dünya kirlendi, 

Filmler bozuldu
O masum sevdalar yaşanmıyor artık...

Sen varsın, ben varım.

Bir de, acımasız bir dünya var dışarıda...

Esas film şimdi başlıyor, 

Ve bütün koltuklar bomboş bu sinemada! ..
Merhaba Nâlan, merhaba! ..

Sen ortada sıçan, ben şaşkın körebe...

Ulan seviyorum seni be! ..

Ulan, nereden inceldiyse, 
Oradan kopsun be! ..


Yusuf Hayaloğlu


1 Temmuz 2017 Cumartesi

Benim Bitmez Ataletim

Levla Özlem Ekici
  Uzun bir zamanın ardından merhaba diyerek başlamak istiyorum kelimelerime, bundan sonra yaşayacağım her saniyeye de merhaba... Hayatın koşuşturması arasında uzun uzun kendimi dinleyecek,kelimelerle baş başa kalacak pek vakit bulamadım, bu yüzden de yazıya dökemediğim cümleler artık kafamda hareketli birer nesneye bile dönüşmüş olabilirler. Kendi kendime beynimde konuşuyor bile olabilirim. :) Size bir sır vereyim mi kendi kendine konuşana değil de kendi kendine konuşmayana deli denir zannımca çünkü o kişi yaptığı, söylediği hiçbir şeyi sonradan düşünmediği için doğruları ya da yanlışları arasındaki ayrımın çoğu zaman farkına varmayacaktır. Bu yüzden kendi kendinize konuşmak, saatlerde düşünmekten asla kaçınmayın...

      Kaybolan yıllarımın enkazları arasından gün yüzüne bakmaya çalıştığım günlerden birindeydim. Böyle günleri çok sık yaşamazdım çünkü hayatım bir amaçsızlıkla devam ediyordu. Yaşamak için yaşayan biri olmuştum çok zaman önce. Kaybettim ve kaybettiğim hiçbir şey için çaba göstermedim bu yüzden sadece ''hiç'' olarak sürdürüyorum yaşamımı. Bildiğim her şey çevremde ışık hızıyla değişiyor ve ben hiçbirine yetişemiyordum. Tanıdığım, hatıralarımın arasından gün yüzüne çıkmaya çalışan ne varsa hepsi birer yabancı halinde çevremde dolaşıyordu. Kaybolmuş şehrin anıları kalbimin tozlu raflarında gün ışığına muhtaç bir şekilde yaşıyordu. Artık bu şehre kimse uğramıyordu, mahallelerinde maç yapan çocuklar, kaldırımda oturan kadınlar, bağırarak sokak sokak dolaşan eskiciler, baloncular, simitçiler; hepsi sislerin ardından kayboluşa hükmetmişti. Tanımadığım bir terk edilmişlik sarmıştı çevreyi. Virane olmuş bir yaşanmışlık vardı etrafta, kış günlerine hakim olan sessizlik... Herkesin dilinde insanlık ölmüş cümleleri dolanırken hayata, kötülüklere umutsuzluklara inat yaşayan biriydim bir zamanlar. Sonra ne olduysa oldu işte; benden giden herkes hayatıma bir enkaz bırakarak gitti ve sonunda gördüğünüz bu enkaz yığını oluştu. Evet artık kırık dökük tuğlaların ardında gün ışığı görmeyi bekleyen bir enkaz yığınıyım. Böyle oldum belki de böyle oluşturuldum, hatırlamıyorum ama koskoca bir yaşanmışlığın izlerini taşıyorum her yanımda.

Copyright 28.02.2016 - 2017© , Blogger Templates | Blogger Kişisel Blog Sitesi

Levla'nın Not Defteri - Kişisel Blog | Copyright © 2016 - 2020