Yazılarım E-postana gelsin.

Yaz E-Postanı!
ÖZGÜRÜZ(?)
"Ben özgürüm!" diyebiliyor musunuz? Özgür değilsiniz. Sadece zincirleriniz uzun.
2 ARALIK 2016
Oyuncağımı Benden Almayın!
Toprağını kaybetmiş bir dünya, yeşilliği solup gitmiş bir orman, yıldızları sönmüş bir gökyüzü... Tüm bunların bir farkı var mıydı oyuncağını kaybetmiş bir çocuktan? Ve 'mutluyum' dedim geceye. 'Ben mutluyum. Bu sefer mutluluğumu benden alamazsın.'
1 Ocak 2017
BEN
âcizliği bu kadar âşikârken başı kumda olanlar.. hey ! sen, siz, onlar..! perdelerin arkasına gizlenenler ! ben sizi görüyorum.
7 Temmuz 2017
Dönüp Dönüp Başa Sarmanın Dayanılmaz Ataleti
Çok güzel metinler okudum sanat, edebiyat adına. Çok güzel müzikler dinleyip, çok güzel resimler izledim uzun uzun. İnsanın ürettiği her şeyin önemli olduğuna her zaman inanmaya devam ettim.
20 Aralık 2016

22 Eylül 2020 Salı

Jurnal #11 : Şimdi Biraz Uyu

Özlem Levla Ekici

  Uzun süredir yazmak içimden gelmiyor, eh sebepleri takip edenlerin az çok bildiği gibi, çalkantılı ruh halim o kadar dengesiz ki yazacak olduğum sırada ne önce ne sonra dökülmeli cümleye belli olmuyor, zaten öyle çok düzenli cümleler de kuran biri değildim ya hadi bunu boşverelim. Yine de blogu güncel tutmaya çalışsam da olmuyor dostum, ne yazacağım ne diyeceğim, ulan bunu yazsam o okursa falan da filan da derken ortalık karışıyor. Görüldüğü üzere Levla ortalığa ulanları, lenleri, lanları yaymaya başladığı bir dönemde. Zaten hiç de düzgün olmamıştı ağzım ama artık yüksünmüyorum sanırım bu durumdan, ben ağzımı bozmayayım da kim bozsun ama yine de güzel konuşmaya dikkat edeceğim.

  Şiirlerimi kaldırdım ya blogtan artık burası daha bir boş geliyor nedense bana, biliyor musunuz bilmem ama o şiirleri ben paylaşmak için kendimden çok ödün vermiştim, bana açılan gizli kapılar gibiydi hepsi birer birer ve orada burada onlardan görmek, üstelik Levla isminin yazması gereken yerde bir başka isimler görmek, arkadaşım kabul edelim ben buna sinirlenmeyeyim de napayım? Bundan da hoşuna gideni al sayılmayan kişilik, al al bak bu da çok değerlenir oralarda. Sakiniz Levla, sakin. 

  Uzun süredir günlük de yazmıyorum, unutmak zaten artık bana çok da ağır gelmiyor gibi, ne gerek var lafımı artık buna da kullanıyorum. Kabul etmeliyim ki yazmalıydım aslında, insan içine atınca çok acılı gülüyor arkadaşlar. Nasıl güzel gülerim bilirsin, artık gülerken çok zorlanıyorum, boğazımda yumru var derler ya o artık yumru değil, daha çok jilet yutmuşum da oraya takılı kalmış, güldükçe acıtıyor ama bir o kadar da güzel gülüyorum. Eskisi gibi hissedemiyorum, bak giden gitti, kalana da yazık be, elimde ufacık bir hatıra da kalmıyor baksana, unutmak o kadar sıradanlaştı ki bu yazının başını bile unutup defalarca okudum şimdiden. Size burada aşk üstüne, acı üstüne yığınla cümle dökebilirdim de ne gerek var? 

  Blog üzerinde çalışıyorum şu sıralar, aslında burayı edebiyattan soyutlayıp günlük iç dökmelerimin olduğu bir yere çevirmeye başlayacağım ki bu da ilk adımı olacak sanırım. Bu demek oluyor ki daha çok jurnal ve daha çok kitap, arada da işte böyle saçmalamalarımla sıkacağım canınızı. 

  Bir şarkı ismini vermek istedim bu günlüğe ve neden bu kısmını aslında dinlediğinizde ve birkaç cümle yukarıda kısaca dokundurduğum anılarımdan dolayı olduğu sonucuna varmanızı bekleyeceğim, çünkü uzun uzun yazmak eskisi gibi iyi gelmiyor bana. Sözler de güzel, söyleyenin sesi de güzel, içime dokunuyor sanki her notada, her cümlede. İlginçtir ki kalan olduğumdan beri elimden gidenlerin sayısı her geçen gün artıyor ama gidene dur demek bana pek de doğru gelmiyor ya ondan kapıyı arkalarından usulca çekip cam kenarıma kuruluyorum yine. 

  Geçen gün çocuk parkına gittim, bilirsin sen orayı yahu hani şu evimizin oradaki, bir kadın geldi, henüz daha çok genç, yirmilerinin başında sanki, tam da kestiremiyorum, ben pek anlamam yaştan falan bilirsin. Bankın bir kıyısında ben, diğerinde o kadın, sustuk, çocuk seslerinin aramızı doldurmasına izin verdik, uzun sürmedi zaten, onu süzdüğümden rahatsız olsa gerek, ama bilirsin ben çok güzel bakarım insanlara, içini ısıtırım bakanın, yine bundan olsa gerek başladı anlatmaya, çocuğunu kaybetmiş daha bir yıl anca olmuş, ben de başta hani kayboldu bulunamıyor falan sandım ama yok öyle değil, bebeğine yeni yeni ısındığı o minicik insan pıhtısına alıştığı dönemlerde daha gitmiş elinden, sustuk beraber, susalım ki acı dolsun gözlerimize, yüreğimizi sıksın bir yandan, sonra da öylece donakalalım çocuk seslerinin arasında. Sana en çok acı verecek şeyin arasında ne işin var senin diyemedim, belki şimdi sen de o bebek arabasıyla gelen kadın olabilirdin bu parka, bunu düşünüp durmak için mi geldin diyemedim. Nasıl bir insansın da bunu kendine yapıyorsun diye bağıramadım ona, sustuk. Bir şiir geldi aklıma, daha geçen kış dökmüştüm defterimin boş kenarına, evladını yitiren anne sen miydin de bugünü bulup çıktın karşıma diyemedim. Acın bana rüzgarla mı kondu yüreğimin orta yerine, nasıl da kavuruyor bu böyle, sen nasıl dayanıyorsun diyemedim. Sustuk, gözlerine akın eden damlaların hissiyatında mıydı bilmiyorum ama sanki zaman akıp gidiyor da onu unutmuş, o hep o anda durmuş kalmış gibi, en ufak bir kıpırtı yok, ne o yüzünde, ne o saçlarının uçlarında. Yahu göz yaşların çenene düştü, sil şunları artık diye bağırıyorum içimden ama ya seninkileri kim silecek Levla? O çocuk parkının gözlerimizin önünde cehennem alevi gibi bizi yaktığına şahit oldum, o tatlı masum çocuk gülüşlerinin kızgın birer damla olup üzerime düştüğünü hissettim, acının sadece görünen yüzü bu değil mi, peki ya sen genç kadın, nasıl dayanıyorsun diyemedim. Sustuk, günlerce aylarca yıllarca belki de asırlarca. O birkaç saniyenin her biri koca koca yıl olmuş da gelip birer tokat atıp önümüzden geçiyor gibiydi. Keşke o an uyansaydım da bitseydi bu, ama ne ben uyuyordum ne de bu bir rüyaydı. Nasıl kalktım, o ara sokağa neden girdim, nereye yürüyordum, nasıl bir haldeydim bilmiyorum. Her girdiğim ara sokakta ayrı bir yandım, her gördüğüm yüzde o acılı kadına baktım, eve girdiğimde kapı eşiğine çöküp bağıra bağıra nasıl ağladım bilmiyorum. 

  Ben aylardır aşk acısı diye kıvranıyorken peki ya bu kadının acısı, neler yapıyordum ben, ne yapıyorum sahi ben? O çocuk parkına gitmeliyim bir daha, ama bu kez gel susma, ağla bağıra bağıra demeliyim, demeliyim, ama ya diyemezsem, ya o bir daha gelmezse. 

  Neden anlatıyorsun bunu Levla, neden bize de tattırıyorsun bu acıyı? Bu benim kendime gelişimin kısa bir fragmanı. Levla nerede, ne yapıyordu uzun süredir o da bilmiyordu; bak şimdi tam karşında, kendinde, acısı da kalanı da girsin yerin dibine diyecek kadar kendinde. Bilirsin, bundan daha fenalarını da demişimdir ama aramızda kalsın bu. Şimdi biraz uyu, o sokaklarda dolaşan ben değilmişim gibi, anladın mı? 

  Velhasıl, iyiyim demeliyim sanırım bu kısımda ama iyi öyle çok göreceli ki ben iyiyim desem, sen iyiyse bu böyle şahanedir falan anlayacaksın, eh bu kısım iyice karışıyor, ben kendimce iyiyim diyeyim, bu da ne demek ki şimdi Levla, yahu sen bilirsin işte, ben nasıl kendimce iyi oluyordumsa öyle. 

  Bazen ne dedim, ne diyorum, kime dedim ki ya ben bunu, hangisi benim Levla, kim kimin nesi oluyordu be, portakal mevsimi mi geliyormuş, ya ama biz daha karpuz yiyecektik, yahu bu şiir de ne afilli arkadaş, annem yine bağırıyor sanki içeriden, haberleri kim açtı ben bıktım bu 2020'den, nolmuş nolmuş komşu, bir kızı bir oğlu olmuş Hatice kız, yahu Neriman o gelen görümcesi mi oluyor eltisi mi falan, balatalar yandı lan... diye başlıyorum ya hani, yine öyle bir yazı olsun istedim. İşte ben diye haykırdım bak yine, ama nasıl güzel güldüm değil mi? 

  Bu fazla özel bir yazı oldu gibi, size bu kadar kendimi açmamıştım sanki, aman ne olacak, okunmuyor falan desem külliyen yalan olur, yayınlamasam mı ki derken ah yeter be yayınla ulan diyip gönderdim. Hiç edebi bir kaygı gütmüyorum burada, yazıp çizicem, karalayacağım bütün duvarları, benim dört duvarımsa istediğim renge boyarım kardeşim!..

  Umarım daha sık görüşürüz, biliyorsunuz biz hep bir şekilde buralarda görüştük zaten sizinle. :)

18 Eylül 2020 Cuma

Sesindeki Güneş - Aziz Nesin

Özlem Levla Ekici

 

Ellerin güneş dolu geldin

Eteğin güneş dolu

Kucak dolusu güneş

Dudaklarında göğüslerinde getirdin güneşi

Saçlarında gözlerinde güneş

Gülüşün güneş güneş

Güneşi öptüm sesinde

Yüreğim akkora döndü

Sapasaydam kesildim güneşinden


Sen gelmezsen kış geliyor

Soğuyup donuyor güneşim

Buz tutmuş içim dışım

Cam gözlerimde donuk gözyaşım

Buzul çağını getirir gidişin

Sesten sese koşsam da senin değil

Sesini gönder hiç olmazsa

Bende donan yokluğunu

Isıtsın sesindeki güneş


Aziz Nesin

31 Ağustos 2020 Pazartesi

Cibran ile Ermeye Beş Kala

Özlem Levla Ekici


  Hacmi küçük olmasına rağmen içerisinde uzun uzun düşüncelere daldıran bir kitap. Şimdiye kadar kitaplığımda beklettiğime kızıyorum, neden söz dinlemeyip daha önce okumadım ki? 

  Cibran'ın kalemi ve üslubu sizi düşündürmeye çalışırken sıkmayan cinsten. Dilindeki arılık, satırların akıp gitmesini sağlıyor ve böylelikle zaten ince olan bu kitap bir solukta bitiveriyor. Betimlemeler, özlü cümleler daha neler neler... Asıl olay bittikten sonra geri açıp o düşünceler üzerinde uzun uzun çıkarımlara dalmakta. Altı çizilecek, bir kenara not alınacak cümleler deposu sanki bu kitap.

  Ermiş kimdir peki? El Mustafa adında bir bilgedir, ve bu bilgenin Orphalese halkının sorduğu sorular üzerinden sevgi, güzellik, dostluk, din, ibadet, ölüm, neşe ve keder, eğitim, suç ve ceza gibi çeşitli konularda konuşmalarıdır.  Derin mevzular üzerine kısacık ve özlü ifadeler kullanan Cibran beni fazlasıyla etkiledi. Dahasını istedim her bölüm biterken. Kısacası Halil Cibran hakkında daha çok okuma yapma isteği uyandırdı. Diğer eserlerini de kısa sürede edinmeye çalışıp daha geniş çaplı bir inceleme yapmayı planlıyorum. Şimdilik bu kadar olsun. Okumadıysanız, kesinlikle bir şans vermenizi temenni ederim, pişman olmayacaksınız. Hızlıca bir okumadan ziyade sindire sindire ve düşünerek ilerleyin.



26 Ağustos 2020 Çarşamba

Gürcistanlı Tina

Özlem Levla Ekici


 Beni kendilerinden biri gibi görmelerini beklemedim hiçbir zaman, niye öyle görsünler, değilim zaten, ben onlardan biri değilim, ama hiç kimse de değilim, biriyim. Herhangi biri ama biriyim işte. Birisi olarak kabul edilebilmen için birilerinden mi olmak gerekiyor deda? (s.39)

   Yabancı olmak, ait olamamak üzerine satırlar okuduğum bir kitaptı. Birisi olmak için birilerinden mi olmak gerekir? Birisi kabul edilebilmek için ne yapmak gerekiyordu? Yabancı olduğunu bildiğin halde bir selam ve bir gülümseme ile o yabancılığı giderebilir miydik? Dilini bilmediğin bir ülkede sadece bir gülümseme mi kabul ettirecekti seni, içlerinden biri olduğuna Tina? Ülkemize kaçak yollardan girmiş, girmeye çalışırken çok sevdiği tek adamı Kaveh'ini yitirmiş. Son bir kez bakmış sınır kapısında ve onun son bakışı olduğunu bilmeden. Son bakış var mıdır gerçekten? Birine son kez baktığını bilmeden baktığında o son olarak kalır mı zihnimizde? Zihnimiz bir bakışın son olmasına müdahale etmez mi hiç?

   Hem yakarışlar hem hesaplaşmalarla dolu sayfalar ve bir ölüm. Ölüm anında insanın hayatı gözlerinin önünden film gibi akarmış derler ya, bu kitapta işte o filme konuk oluyoruz. Tina anlatıyor, hatırladığı kadarıyla, hesaplaşmalarıyla ve yakarışlarıyla izliyoruz o filmi onun ağzından. Bazen eskilere gidiyoruz büyük büyük annesine, oradan kayıp matruşkaya bir yol izliyoruz. Stalin dönemi Rusya'sının toplama kamplarına gidiyoruz bu anılarda, iç savaş döneminin sahnelerini dinliyoruz, bir babanın nasıl ölmeden öldüğüne göz kırpıyoruz ve bir aşkın din, dil, ırk ayrımı olmadan nasıl Tina'nın yüreğine yerleştiğini görüyoruz. Son bakışlarına tanık oluyoruz.

   Kopuk kopuk bir zihin haritası için karmaşık sayılabilecek bir anlatımla ilerliyor kitap. Virgüllerle, farklı konuların bir araya konmasıyla bu karmaşa destekleniyor. Tekrarlamalarla etkileyiciliği arttırılan bir anlatım da mevcut. Eski bir balerin olan Tina'nın müzik ve dans tutkusunu karşımıza çıkan şarkı sözleriyle anlayıp içerliyoruz, bu şarkılarla gidilen anılara şahit oluyoruz. Anlatımı etkin kılacak tüm yolları gözlerimizin önüne seriyor Irmak Zileli. Ölümdeki zihin karmaşasını aktarımı ise takdirleri hak ediyor. Anılardan kopup dışarıdaki insan kalabalığına uzanıyor bazen Tina'nın kulakları, ve bize ısrarla hatırlatmaya devam ediyor, "Yabancıyım, tüm bu insanların gözünde."

   Dil olarak baktığımızda kitabın içeriğinde dilsizliğe karşı bir sorgulama mevcut ve Tina Gürcü dilinde kelimelerle anne ve nine diyor kitap boyunca. Birkaç Rusça kelimeye denk geliyoruz ama bunlar yorucu bir dil konumuna düşürmemiş kitabı. Akıcı ve sıkmayan bir dil ile okuyoruz kitabı.

   Tina'nın ninesi İlona ve babası Levan ile ilgili yakarış ve sorgulamaları beni de yer yer sorgulamaya itti. Özellikle Tina'nın anılarını yorumlayıp hangisi ile biten soruları, hem içime dokundu hem de sorunun cevabını kendi içimde aramamı sağladı. En sevdiğim yönlerinden biri de buydu. Yer yer Tina ile birlikte bu düzene isyan ettim, yer yer Tina'nın sorularına ek sorular ekledim.

   Bitiminde bir iç burukluğu bıraktı bende, yabancılık ve ait olamamak üzerine bir sürü soru ile ortada kalakaldım. Bakışlar ve zihin üzerine derin düşünceler yer etti notlarımda. Tina ismi hafızama kazındı, Gürcistanlı Tina, sevdiğinin peşinde Türkiye'ye yolu düşen, sınır kapısında sevdiğini son bir bakışıyla kaybeden, bebiasının anlattıklarıyla büyüyen, dedasının küçük kızı, babasının ışığı...

   Bu benim Irmak Zileli ile ilk tanışma kitabımdı, elimde bir romanı daha var ama sanırım 'Son Bakış'ın yeri ayrı kalacak. Yabancılığa, ait olamamaya dair farklı bir bakış için okumalısınız diyorum. Yabancı olmak, öldüğünde bile birileri için birisi olamamak nedir?


30 Haziran 2020 Salı

Tekme Tokat Etkili Öykü Kuşağı

Özlem Levla Ekici

  Edebiyat dünyasına “Açık Arttırma” öyküsü ile katılan Mevsim Yenice’nin ilk kitabı, uzun süredir bir inceleme yazmak isteyip nereden başlayacağımı bilemediğim bir kitap kendileri. Mevsim Yenice,  "Açık Artırma" isimli öyküsüyle Altkitap 2015 öykü ödülünü kazanmış yetenekli bir kalem. 2015 ve 2016 yıllarında iki farklı öykü dosyasıyla Yaşar Nabi Nayır Gençlik Ödüllerinde dikkate değer bulunmuş. Çeşitli dergilerde adına ve öykülerine sıkça rastladığımız bir yazar. Ben de elimden geldiğince bu ilk göz ağrısını anlatıp yorumlayacağım.

  Kitapta içerisinde kitaba ismi veren öyküyle birlikte on öykü daha yer alıyor. Kitapta yer alan öyküler sırasıyla:  Açık Arttırma, Muz ve Kovboylar, Tilkiler Aç mı Kalsın, Durağan Yolcu, Tekme Tokatlı Şehir Rehberi, Böyle, Ya da, Burada Bir Yerde Olmalı, Okyanus Sesi, Yalandan Kim Ölmüş Ltd Şti, Yer Yarıldı Yerin İçine Girdi.  Özellikle paylaşmak istedim isimlerini, öykülerin çok ilgi çekici başlıklara sahip olduklarını düşünüyorum. Öykü okumalarında uzun süredir yer veremesem de gerek kitabın isminin çekimi ve gerek çevremden aldığım duyumlar ile elime almaya karar verdim kitabı. Başlayalım bakalım neler var konuşalım bu ince ama vurucu öykü kitabında.

  Öncelikle dil ve üslup konusuna değinmek isterim ki Mevsim Yenice çok da süslü ve abartılı bir dil kullanmayarak gönlümü fethetti bu konuda. Öykülerdeki dil oldukça duru ve akıcı, üslup olarak da sizi kolaylıkla öyküye adapte edecek bir tavır sergiliyor.

  Öykülerin konuları ve kurgularındaki yaratıcılık beni etkiledi açıkçası, öyküde anlatmak istediğini ilk girişte oldukça güzel bir şekilde saklıyor ve bu saklama kısmını yaparken siz çoktan öyküye tutunmuş ilerliyor oluyorsunuz. O her şeyin ilmek ilmek çözüldüğü yere geldiğinizde ise öykü zaten olağan seyrinde siz fark etmeden sizi satırların arasına katmış akmakta. Dikkatimi çeken bir başka husus da öykülerdeki olayların veya karakterlerin bir kayıp sebebiyle seyretmesiydi. Bu bütün öykülerin kilit noktasını oluşturuyor sanırım.

**Bu kısımdan sonrası kitabı okumayan arkadaşlar için süpriz yumurta sayılabilecek öğeler barındırır. **

  Öyküleri okurken satırlar arasında birçok duyguyu bir arada yaşadım. Kitaba ismini veren öyküde başlangıçta yahu bu adam niye dayaktan zevk alıyor böyle diye şaşırıp yer yer gülerken birden bu adamın aslında neden böyle olduğunu öğrendiğimde adama duyduğum kısa süreli öfke ve ardından gelen acıma falan derken bir öykü içinde en az beş hissi birden aldım. Tilkiler Aç mı Kalsın öyküsünde ise başta gülerek ilerlerken aslında İsmail'in son günlerini sayan bir adam olduğunu öğrenmemle yerimde afalladım. Böyle öyküsü bana kalırsa kitaptaki en karmaşık kurgulardan biriydi, yani bir kadının düşünceleri ve olaylar kopuk kopuk gibi veriliyor görünse de aslında öyle dozlarda size öyküyü aktarmış ki belli bir yerden sonra bu öyküyü yazarken Mevsim Yenice'nin düşünce yapısını hayal etmeye durduğumu fark ettim. Ya da öyküsü, geçen yıllarda okuduğum Etgar Keret'in Kir öyküsüne nazire olarak yazılmış. Etgar Keret seven biri olarak bunu oldukça sevdim. Okyanus Sesi ve Burada Bir Yerde Olmalı öykülerinde benzer diyebileceğim aile bağları çok güzel aktarılmıştı ve beni çok etkileyen öykülerdi.  Yalandan Kim Ölmüş Ltd Şti ise gerçekten çekici bir başlıkla ve konuyla ilerleyen güzel bir serüvendi benim için. Muz ve Kovboylar daha en baştan size Mevsim Yenice'nin kalemi hakkında güçlü çağrışımlar sağlayacak bir kurguya sahip.

**Spoiler bitti**

  Oturup saatlerce anlatmak istediğim 11 öykü kazandırdı bana Mevsim Hanım, eserlerini ve kalemini severek takip edeceğim.
Açık Arttırma öyküsüne ücretsiz şu linkten okuyabilir ve ufak da olsa kalemi hakkında izlenim edinebilirsiniz: http://www.altkitap.net/acik-artirma-altkitap-2015-oyku-seckisi/

29 Mayıs 2020 Cuma

Uçurum - Şükrü Erbaş

Özlem Levla Ekici

Yeni yeni anlıyorum
Yaşarken ölümünü düşünüp de
Ağlayan annem…

Seni sevincin hanesinden
Düşüren dünya
Başladı beni de bir kenara atmaya.

Işık çekiliyor yalım yalım
Sular değiştirdi yatağını
Yeni dallar buldu rüzgâr kendine.

Kime elimi uzatsam aşk diye
Kesiyor yollarımı
Kalbimle tenim arasındaki uçurum.

Ölüm alıştırıyor usul usul kendine
Alarak elimden dünya sevinçlerini
Ne kadar haklıymışsın anne…

3 Mayıs 2020 Pazar

Orta Sınıf Yeni Proletarya Olursa - Milenyum İnsanları

Özlem Levla Ekici

   James Graham Ballard, 1930 Şanghay doğumlu İngiliz bilimkurgu ve transgressif kurgu yazarıdır. Pearl Harbor baskınıyla beraber 1942 yazından savaş bitimine kadar tutsak kalmış; savaş, tutsaklar kampı ve atom bombası gibi şeyleri ilk elden gözlemlemiştir. 1946’da İngiltere’ye yerleşmiş ve Cambridge Üniversitesi’nde psikiyatri eğitimi görmüştür. Kısa süre Kanada’da Kraliyet Hava Kuvvetleri’nde de bulunmuştur. Yazarlık kariyerine kısa öykülerle başlamış, "Prima Belladona" adlı ilk öyküsü 1956’da Science Fantasy dergisinde yayımlanmıştır. Post-apokaliptik bir eser olan ilk romanı The Drowned World ise 1962’de yayımlanmıştır. 1984’te yayımlanan Güneş İmparatorluğu’nda savaş deneyimlerini kurgulamıştır. Eser, Guardian Edebiyat Ödülü ile James Tait Black Ödülü’nü kazanmış, Booker Ödülü’ne ise aday olmuştur.

   “1939-1984 arasında İngilizce yayımlanan en iyi 99 eser” listesinde Sınırsız Rüyalar Diyarı adlı eseri yer almıştır. Bazı eleştirmenlerin Calvino’ya benzetmesine şaşırmadığım yazarın eserlerinde Borges’ten de izler görülür.

   J.G. Ballard’ın suç üçlemesinin son kitabı Milenyum İnsanları’nı yenik doğmaya mahkum bir devrim öyküsü olarak kurgular. Tıpkı 19.yüzyılın Paris komünü gibi. Ama roller değişmiş devrimin öncülüğünü yeni proleterya yani orta sınıf almıştır."...yeni bir devrim gerçekleşiyordu; öyle alçakgönüllü ve iyi huylu bir şeydi ki hemen hemen kimse farkına varmamıştı" sözleriyle açılan kitap umursamaz, robotlaşmış kamusal alan karşısında var edilmeye çalışılan yeni bir ütopik çabayı konu alır. Bir taraftan toplumsal değişim talebinin ayartıcılığı, sistemin her zamanki bastırma tedbirleri ve diğer taraftan günümüz dünyasında El Kaide tipi grupların sergilediği amaçsız şiddetinin sorgulanmasına yer verir. Ballard son 30 yılda yinelediği gibi soluğunu ensemizde hissettiğimiz birçok yakın gelecek tablosu oluşturur. Baskıcı olmayan her ütopya gibi ikircikli ve insan denilen tuhaf şeyin derin iç uzayını kaplayan tüm aydınlık ve karanlık yönlerini yansıtarak bunu yapar.

   Milenyum İnsanları, Kokain Geceleri ve Süper Kent ile birlikte bir ideoloji olarak elimizde yalnızca tüketicilik kaldığında neler olabileceğini inceleyen detektif romanları üçlemesinin sonuncusu. “İnsanlar yaşamlarındaki en ahlaki seçimin bir sonraki arabalarının rengi üzerine olduğu gerçeğine çok içerliyor,” diyor Ballard tahripkârca. “Elimizde kalan yalnızca kendi psikopatolojimiz. Bu sahip olduğumuz tek özgürlük -tehlikeli bir durum bu.”

Milenyum İnsanları, Heathrow Havaalanı’na yapılan ve üç kişinin ölümüne neden olan bombalı saldırıyla başlar. Romanın önermesi şudur: “Orta sınıf yeni proletaryadır.” Ballard’ın bir başka gated1 topluluğu olan Chelsea Marina sakinleri, okul ücretlerinden, özel sağlık giderlerinden, gizli vergilerden ve parkmetrelerden o kadar bıkmışlardır ki, toplumsal sorumlulukların ve tüketim kültürünün kendi kendini dayatan yüklerinden soyunmaya başlarlar. Anlatıcı psikolog David Markham gibi diğerleri de karizmatik çocuk doktoru Richard Gould tarafından orta sınıf metropolünün sembollerine -Ulusal Film Merkezine, BBC’ye, Modern Tate Galerisine- saldırmaya ve sonra da banliyölere yönlendirilirler.

Ama bu orta sınıf isyancıları, kendi ezilmişlik iddialarını kendileri ne kadar ciddiye alıyor? Kitapta, bir noktada, Chelsea Marina sakinlerine sokaklara Japon film yönetmenlerinin isimlerinin verilmesi teklif ediliyor, ama bu fikirden “mülk değerlerinin zarar görebileceği” endişesiyle hemen vazgeçiliyor…

Bu kitap da, Ballard’ın diğer kitapları gibi, sapkın altüst oluşlarla ve huzur kaçıran paradokslarla dolu -“Şiddeti huzur dolu bir gösteriden daha fazla kamçılayan bir şey yoktur” ya da “Eğer hedefin küresel para sistemi ise bir bankaya saldırmazsın. Yanı başındaki Oxfam’a2 saldırırsın,” gibi.

   Roman "...ama aslında başka bir zamanı düşünüyorum o anda, Chelsea Marina’nın gerçekten bir vaatler ülkesi olduğu kısacık dönemi; genç bir çocuk doktorunun halkını özgür bir cumhuriyet, sokak işaretleri olmayan bir şehir, cezaları olmayan olaylar ve gölgesi olmayan bir güneş yaratmaya ikna ettiği o kıssacık zamanı düşünüyorum" sözleri ve geleceğe yönelik bir dönüşüm çiçeğinin filizlenen ilk tomurcuklarıyla biter. Bittiğinde acı bir tat bırakıyor sizde.


21 Nisan 2020 Salı

Calvino Tarot Bakarsa! - Kesişen Yazgılar Şatosu

Özlem Levla Ekici

  Italo Calvino kitabın başında uzunca bir önsöz ile yazım sürecini anlatmış. Tarot kartlarıyla ilgilendiği bir dönem kimi kartları rastgele sırayla önüne açıp onları hikayeleştirerek bu kitabı oluşturmaya başlamış, daha güzel bir şekilde anlatmış bunu ama kısaca böyle diyebiliriz. Kitabın özel bir yerinin olmasını sağlayan durum da bence bu yazılış süreci.

  "Tarotla ilgilenmeyen biri için hiçbir şey ifade etmeyecek bir kitap..." hissiyatı almış olabilirsiniz, ben de bundan korkuyordum ancak Calvino, kendisinin de tarota karşı çok özel bir ilgisinin ve hatta tarotla ilgili pek bilgisinin olmadığını da anlatmış kitapta. O sebeple böyle bir fikire kapılmadan okuyabileceğimiz konusunda bizi de rahatlatmış. Birçok hikayede bir kartın anlamı değil, kartın üzerindeki desenin arka planındaki orman vb; örneğin bir karttaki şövalye karakteri değil de o şövalye karakterinin elindeki kılıç ya da şövalyenin arkasındaki bir dere hikayede kullanılırken kartın esas anlamı olan soyut kavram hikayenin içinde hiç kullanılmadan geçilmiş. Muhtemelen tarota ilgisi olanlar daha çok keyif alacaklardır lakin ben gibi ilgisi ve bilgisi olmayanlar bazı yerlerde üzerinde ayrıca durulan belirli kartların tarot falındaki anlamını öğrenmek için internetten kartı araştırabilir.
Öyküler birbirinden bağımsız gibi görünse de birinin bittiği yerde diğeri başlayabiliyor veya ortak öğelere sahip öyküler var. Bu öyküleri sıralı bir şekilde baştan sona okumak gerekiyor, zaten yazarın yolunun bir şatoya düşüşü ve öykülerin nasıl anlatılmaya başlandığı gibi bir girizgah da var ve o girizgahı okumadan rastgele bir öykü okumak da çok sıkıntılı olacaktır.

  Kesişen Yazgılar Şatosu, iki ayrı bölümden oluşuyor. Bu iki bölüm, tematik benzerlik taşıyan iki uzun öyküden oluşuyor.

  İlk bölümü oluşturan ve kitaba da adını veren Kesişen Yazgılar Şatosu, Ortaçağda yolları bir şatoda kesişen bir grup insanın yemek masasında toplanmalarını, konuşamadıklarını fark etmeleri üzerine de tarot kartları aracılığıyla öykülerini birbirlerine sezdirmelerini anlatıyor.

  İkinci bölümü ise, “Kesişen Yazgılar Meyhanesi” isimli öykü oluşturuyor. Bu öyküde de yine bir grup insanın yolları bir meyhanede kesişiyor ve yine konuşamayan insanlar yine tarot kartları aracılığıyla öykülerini sezdiriyorlar. Bu öyküdeki farklılık ise zaman olarak gösterilebilir. İkinci öyküde anlatılanlar Rönesans döneminde geçiyor.

  Kesişen Yazgılar Şatosu, biçimsel olarak da özgün bir yapıt. Calvino öykülerini anlatanların açtıkları kartları da bizimle paylaşıyor ve bu kartlar açılma sırasına göre önce metinlerin yanında sonra da her öykücüğün sonunda toplu olarak bize veriliyorlar.

  En beğendiğim öykü ise "Ruhunu Satan Simyacı" oldu ki alıntılayalım o meşhur konuşmayı:

"Neden korkuyorsun, ruhumuzun şeytanın eline geçmesinden mi?"
"Hayır, ona verecek ruhumuz olmamasından."

  Sık sık öykülere müdahale etmek isteyip bir anda kendimi o öykülerin birinde buldum. İster istemez kapılıp gittim kartların arasına. Tarota da bir ilgim başladı bu kitaptan sonra ama şimdilik bu konuyu askıya aldım. Calvino okumaya devam edeceğimden kesinlikle emin oldum bu eserle birlikte.

  Farklı ve son derece ilginç bir yazım süreci ile ortaya konmuş bir eser okumak isterseniz mutlaka denemenizi öneririm.

Alıntılarla bitiriyorum, iyi okumalar.

"Farklı kuşaklar birbirlerine hep ters bakar, salt anlaşmamak için konuşurlar, mutsuz yaşamalarının ve düş kırıklığı içinde ölmelerinin suçunu hep birbirlerine atarlar."

"Ay, yenik bir uydudur, ama üstün gelen yeryüzü, onun tutsağı durumundadır."


Copyright 28.02.2016 - 2017© , Blogger Templates | Blogger Kişisel Blog Sitesi

Levla'nın Not Defteri - Kişisel Blog | Copyright © 2016 - 2020