Yazılarım E-postana gelsin.

Yaz E-Postanı!
ÖZGÜRÜZ(?)
"Ben özgürüm!" diyebiliyor musunuz? Özgür değilsiniz. Sadece zincirleriniz uzun.
2 ARALIK 2016
Oyuncağımı Benden Almayın!
Toprağını kaybetmiş bir dünya, yeşilliği solup gitmiş bir orman, yıldızları sönmüş bir gökyüzü... Tüm bunların bir farkı var mıydı oyuncağını kaybetmiş bir çocuktan? Ve 'mutluyum' dedim geceye. 'Ben mutluyum. Bu sefer mutluluğumu benden alamazsın.'
1 Ocak 2017
BEN
âcizliği bu kadar âşikârken başı kumda olanlar.. hey ! sen, siz, onlar..! perdelerin arkasına gizlenenler ! ben sizi görüyorum.
7 Temmuz 2017
Dönüp Dönüp Başa Sarmanın Dayanılmaz Ataleti
Çok güzel metinler okudum sanat, edebiyat adına. Çok güzel müzikler dinleyip, çok güzel resimler izledim uzun uzun. İnsanın ürettiği her şeyin önemli olduğuna her zaman inanmaya devam ettim.
20 Aralık 2016

17 Mart 2019 Pazar

Bir Deli ve Kelebek

Levla Lavin

  Her şeyi açıklayabilirim, müsaade edin. Yaşananların hepsinden sadece ben sorumlu değilim. Tesadüfen de orada olmuş olabilirim. Henüz gerçekleşmemiş olanlar için de bunu söylemek istiyorum. Herkesten müsaade isteyip ‘ben tesadüfen buradayım’ demeyi istiyorum. Beni görmeyin, baştan saymaya başlayınca beni atlayın, bir tane eksik sayın beni. Bazen sabah uyandığımda gözlerim acıyor. Yatakta sağımdaysam soluma, solumdaysam sağıma dönüyorum. Öyle uzak şeylerden söz ederek keyif kaçırmak istemiyorum fakat cümle kurgulamayı seviyorum. Bazısı gerçek, bazısı alıntı cümleler yığını.

  Bir kelebek girdi odaya! Karışık ve düzensiz uçarak önümüzden geçti. Ani hareketleri heyecan yarattı aramızda! Dördüncü kattaki bu hastane odasında, tüm delilerin içinde bir ışık oldu. İçimizden “Dışarıda hala nefes alınabilen bir yer var.” Diye düşündük hep bir ağızdan. Bir tanesi sadece susarak baktı. Kelebeği inceledi. Kafasıyla onun ani dönüşlerini taklit etti. Beyni bulanmış olacak ki durdu ve elleriyle kafasını tuttu.

  Ben deliyi izlerken kelebek önümden geçti! Acaba kelebeklerin de düşüncelerinde “Ben farksızım, aynıyım.” Diye bir olgu var mı? Çünkü çok sıradan kahverengi bir kelebekti.

  Önümde duran bir masa var. Üstünde ziyarete gelirken getirdikleri çiçekler var. Bakıcılar onu bir vazoya koymayı unuttukları için ben hunime yerleştirdim. Bir başkası da devamlı su koymaya çalıştı. Huninin deliğini görmek istemiyor sanırım. Su koyarken bazen ağlıyor: “Ölmesinler! Ölmesinler!”

  Kelebek o çiçeklere kondu. Çiçekler iki günlük ama hala biraz koku yayabiliyorlar. Sanırım kelebeği çeken de o azıcık kokuydu. Kelebeğe dik dik bakarken ağzının hareket ettiğini gördüm. Küçüktü ama görüyordum işte!

“Susun!” diye bağırdım. Diğerleri bana baktı ve sustular.
“Kelebek konuşuyor.” Dedim. Bir tanesi öyle bir çığlık attı ki bir diğeri korkup odanın köşesine oturdu.
“Bize bir şey demek istiyor.” Dedim. Sustular o zaman. Bir deliye sana bir şey diyeceğim dedin mi susardı, kendimden biliyorum.
“Gördün mü?” dedi kelebek. Neyi görmem gerektiğini bilmiyordum. Bir an paniğe kapıldım. Göremediğim bir şey mi vardı?
“Neyi?”
“Etrafına bakmaz mısın sen hiç?”
“Bakıyorum da hep deli var burada.”
“Sen nesin peki?”
“Ben akıllıyım! Onlardan farklıyım ben!”
“Ben de farklıyım ama sadece kahverengiyim.”
“Nasıl biliyorsun ne düşündüğümü?”
“Sen söyledin ya az önce, göremiyorsun işte bu yüzden. Kendini kendine kapatıp gördüklerini bile değiştiriyorsun. Görmek bakmak değil biliyorsun!”
“Senden daha çok şey bildiğime eminim kelebek!”
“Savaşın sona erince yine geleceğim deli! O zaman bana gördüklerini anlatırsın.”
  Diğerleri şaşkın şaşkın bakarken kelebek tekrar uçtu. Önce odayı gezdi. Herkesin kafasında bir tur attı ve girdiği pencereden çıktı. Birkaç deli peşinden gitmek isterken önce birbirlerine sonra pencerenin demirlerine çarptılar.

****

“Peki sence neden kelebek seninle konuştu?”
“Çünkü sadece ben duyabilirdim onu.” 
“Peki senin bir odada yalnız ve penceresiz kaldığını biliyor muydu?” Kısa bir sessizlik ve ardından:
“Hastayı odasına götürebilirsiniz.”

*********************************


Açıklama: Bu yazım daha önce bir dergide yayımlanmıştır. Ben sizlerle de paylaşmak istediğim için blogumda yayınlıyorum. Düşüncelerinizi ve görüşlerinizi paylaşırsanız sevinirim. 

8 Mart 2019 Cuma

Acı - Halil Cibran

Levla Lavin

Ve bir kadın, "Bize acıdan bahset" dedi.
Ve o cevap verdi:

"Acınız, anlayışınızı saklayan kabuğun kırılışıdır.

Nasıl bir meyvenin çekirdeği,
kalbi güneş'i görebilsin diye
kabuğunu kırmak zorundaysa,
siz de acıyı bilmelisiniz.

Ve eğer kalbinizi,
yaşamınızın günlük mucizelerini
hayranlıkla izlemek üzere açarsanız,
acınızın, neşenizden hiç de
daha az harikulade olmadığını göreceksiniz;

Ve kırlarınızın üstünden
mevsimlerin geçişini kabul ettiğiniz gibi,
aynı doğallıkla, kalbinizin mevsimlerini de
onaylayacaksınız.

Ve kederinizin kışını da, 
pencerenizden huzur içinde seyredeceksiniz.

Acılarınızın çoğu sizin tarafınızdan seçilmiştir.

Acınız, aslında içinizdeki doktorun,
hasta yanınızı iyileştirmek için
sunduğu "acı" ilaçtır.

Doktorunuza güvenin
ve verdiği ilacı sessizce ve sakince için;

Çünkü size sert ve haşin de gelse,
onun elleri,
"Görülmeyen"in şefkatli elleri
tarafından yönlendirilir.

Ve size ilacı sunduğu kadeh
dudaklarınızı yaksa da,
O'nun kutsal gözyaşlarıyla ıslanmış
kilden yapılmıştır."

Halil Cibran


26 Şubat 2019 Salı

Ben Kandan Elbise Giydim Hiç Değiştirsinler İstemezdim

Levla Lavin

Kendinden birşeyler kattın
Güzelleştirdin ölümü de
Ellerinin içiyle aydınlattın
Ölüm ne demektir anladım

Yer değiştiren ben değildim
Farklılaşan sendin
Sendin bana gelen aynalarla
Sendin bana gelen sendin

Artık ölebilirdim 
Bütün İstanbul şahidim
Ben kandan elbiseler giydim
Bundan senin haberin var mı

Sezai Karakoç


13 Şubat 2019 Çarşamba

Aşk Risalesi - Erdem Bayazıt

Levla Lavin
Dirilmek yeniden 
Yerin uyanması gibi kımıldaması gibi toprağın
Bulutları yarması gibi gün ışığının 
Yağmurun ansızın boşanması 
Binlerce kuşun bir anda parlaması havalanması 
Erimesi gibi karların ve buzulların 
Patlaması gibi dal uçlarında tomurcukların 
  
Dirilmek yeniden 
Yüzyıl süren bir berzahtan geçmişiz gibi 
Kandan kinden öfkeden 
Üstümüze bir sağnak boşanmış gibi 
Sürekli lekelendiğimiz çözülmeye terkedildiğimiz 
Bir bataktan çıkar gibi. 
  
Yürürken otururken yatarken 
Hep çürümek durumunda kalmış 
Duyduklarımızdan dolayı kulaklarımız 
Gördüklerimizden ötürü gözlerimiz 
Dokunduklarımız için ellerimiz. 
  
Belli bir bozgun yaşamışız 
Her şeye ölüm dadanmış sanki 
Kadınlar ki anne olmamak için direniyorlar 
Erkekler ki savaşmayı tümden unutmuşlar 
Çocuklar zaten hiç çocuk olmuyorlar 
Çocukluk kalkmış dünyadan gibi 
Her çocuk antik çağ filozoflarından bir kalıntı sanki. 
  
Aşkın son saltanatını yaşamak içinmi ey kalbim 
Ruhun serüvenine bir kale olmak için mi? 
Bu başkaldırma kanatlanma. 
  
Durmadan geçiyordu o zamanlar 
Üstümüzden tanklar toplar binler tonluk arabalar 
Boğuk bir ses madeni bir böğürme 
Bir metropol devinin içimiz titreten iniltisi 
Ta uzaklarda şehirlerin üstünde kımıldayan 
Bir korkunun yüreğimizde biriken tedirginliği 
Bir sam yeli gibi bedenimizi yüzümüzü saçlarımızı 
Yalayarak 
Çekiyordu bizi ve herkesi. 
  
Ama sen uzaklardaydın ey kalbim 
Uzaklardaydın, sevdiğim uzaklardaydı 
Ayın ve yıldızların çağlayarak 
Berrak şelaleler yaparak 
Coşku içinde aktığı 
Bir yerlerdeydi. 
  
Hani bir gün bir çobana rastlamıştık 
Kavalıyla bir sümbülü emziriyordu 
Adı ferhat mıydı neydi 
Koyunların kurtların böceklerin ve çiçeklerin 
Sadakatten mest oldukları 
Her birinin gözlerinde 
Kaybolur gibi kayar gibi 
Dalıp gittiğimiz o saadet evreni 
Kayaların yüzlerinden okuduğumuz o ebedi bilinç 
Bizi çekip almıştı kılcal damarlarımızdan. 
  
Yaslan göğsüme sevdiğim 
Benim gönlüm gök gibidir açık deniz gibidir 
Pas tutmaz benim içim yeryüzü gibidir toprak gibidir 
Sen ki bulut gibisin 
Ay gibisin güneş gibisin bazan. 
  
Usul usul inen 
Yağmur tıpırtılarını 
Dinler gibi 
Dalıp gitmiştik 
Sen konuşuyordun 
İpil ipil yağan bir yağmur gibi konuşuyordun 
Onlar ki konuklarımızdı 
Adları Keremdi Yusuftu Kaystı 
Hepsi de ezelden tanıdıktı dosttu. 
  
( Ara Çağrı ) 
Sen bir taze haber gibi gelmiştin unutmadım 
Her gelişin bir taze haberdi unutmadım 
  
Aşktı alıp verilen altın bir vakitti yaşadığımız 
Bir muştuyu algılamanın sürekli gerilimiydi sanki 
unutmadım 
  
Can oynanırdı evlerde yollarda meydanlarda 
Can alınıp can verilirdi hiç unutmadım 
  
Sen uyurdun uykun bir tepeden seyredilen uçsuz bir vadi 
Kıyısından seyredilen bir denizdi sanki unutmadım 
  
Ah sevgili ! Hayat görünürdü kapından, bir çırpınış 
yüreklerimizde 
Sen evinden çıktığında güneşler doğardı içimizde 
unutmadım 
  
Toprağa düşen tohum onda gizlenen renk şekil koku 
Senin için biçimlenirdi renklenirdi kokardı senin için 
unutmadım 
  
Ebedi masum çocuklar zamanın solmayan çiçekleri 
İstemişlerdi de ezan okumuştu Bilal bir sabah
unutmadım 
  
O dirildi O dirildi diye birden çalkalanan sokaklar 
Ölüm ki sonsuza açılan bir kapıydı hiç unutmadım 
Ey aşk ey dirilik soluğu ey evrenin hareket kaynağı 
Nasıl unuturum nasıl unuturum hiç unutmadım. 
  
Haydi gel sevgilim 
Uzanalım toprağın altına 
Çiçekler mayalansın göğsümüzde 
Bu akıp giden bu kör gidip yol giden 
Kalabalıkları bu insanları 
Ezen çiçekleri, bir kere bile farkına varmayan 
Dökülen bu yıldızları yağmur birikintilerine 
Çiğneyerek geçen bu adamları ve kadınları 
Uyarmak için bir an durdurmak için 
Bu bizi terkeden, bacaları öksüz ve boynu bükük 
İçimizde sonsuzluk kavislerinden izlerini taşıdığımız 
Ama şimdi kendimizi zorlasak da 
anımsayamadığımız tasarlayamadığımız o kırlangıçları 
Ah tekrar dönülebilir mi? yaşayabilirmiyiz ? 
Uzansak yerin altına ve toprak olsak. 
  
Haydi gel sevgilim 
Bir daha deneyelim 
Bir kere daha kesmek için yolunu kalabalıkların 
Yüreğimizden gönlümüzün derinliğinden 
Vermek hep vermek için 
Çünkü dağıttıkça çoğalır bizim zenginliğimiz 
Aşkın bir adı da berekettir 
En iyi anlatandır o 
Hirada bir mağarada 
Gözden döküleni 
Gönülden geçeni. 
  
Ah hep o kelimeyi bulmak için bütün bu 
Çabalarım 
Seni çağıracak olan. 
  
Nasıl da unuttuk 
Oysa daha anar anmaz adını 
Ansızın patlayan bahara bir pencere açmışız gibi 
Kış ortasında çıkıveren güneş gibi 
Birden sıyrılıverip bulutlardan 
Üryan görülen can gibi 
Doldururdun içimizi 
Ve eviçlerimizi. 
  
Ah oruçlu bir ağustos vaktinde 
Bir kayanın dibinden kaynayan 
Soğuk ve berrak sulara 
Uzanıp kana kana 
Avuç avuç alıp 
Yüzümüzde içimizde 
Duyduğumuz 
Gibi 
Aşk. 
  
Ah bir yalnızlık vaktinde 
Herkesle birlikte olduğumuz 
Gene de yalnız olduğumuz 
Bir parkta 
Ta uzaklardan gelir gibi 
Bir tamburdan bir ezginin 
Bizi bizden ve herşeyden 
Alıp götürdüğü gibi 
Aşk. 
  
Haydi gel sevgilim gene arayalım 
Makam-ı İbrahimde rastlanan ayak izlerini 
Dedesinin elinden tutup Kubays dağına götürdüğü 
Yüzüsuyu hürmetine yağmur istediği 
Yeryüzünün bereketlenip çiçeklerle bezendiği 
Develerin coşarak çöllerde 
Ayak sesleriyle şiirler bestelediği 
O vakitleri. 
  
Haydi gel bir daha bir daha 
Arayalım 
Herkesin ve herşeyin uykuya vardığı 
Bir vakitte 
Gürül gürül 
Bardaktan boşanır gibi 
Yeryüzünü ve gökyüzünü 
Dünyanın bu yüzünü ve öbür yüzünü 
Geceyi ve gündüzü 
Dolduran 
Yüreğimizi kuşatan 
O kitaptan 
Okunanı. 
  
Yaşamak, avını gözleyen 
Sessiz gergin 
Soluk soluğa 
Bir atmaca 
Sağ elimin 
Parmakları ucunda. 
  
Ve ölüm 
Bir güvercin 
Beyaz 
Süzülen masmavi gökten 
Berrak sulara. 
  
Bir yıldız kayıyor kayıyor kayıyor 
Bir dal uzuyor uzuyor 
Bir gül kanıyor bir seher vaktinde 
Yanıyor bir ateş için için 
İçimde içimin de içinde 
Bir ezgi dönüyor dönüyor dönüyor 
Bir ney eriyor dudaklarımda 
  
Aşkın bir adı da yorulmamaktır.

Erdem Bayazıt








6 Şubat 2019 Çarşamba

Lady Lazarus - Sylvia Plath

Levla Lavin

Gene yaptım, gene yaptım işte.
On yılda bir kere
Beceririm bunu ben –

Bir çeşit ayaklı mucize, tenim
Bir Nazi abajuru kadar parlak,
Sağ ayağım

Kağıt üstüne ağırlık,
Yüzüm hiçbir özelliği olmayan, halis
Yahudi keteni, en incesinden.

Kaldır o örtüyü
Sevgili düşmanım.
Korkuttum mu yoksa?

Göz ve burun oyuklarımla, otuz iki dişimle?
Sasımış soluğum
Yok olur gider bir günde.

Pek yakında, evet pek yakında
Mezar inimin yediği etim
Gene üstümde olacak eve gittiğimde.

Bir kadın olacağım yine, yüzümde gülümseme.
Otuzundayım daha.
Kedi gibi dokuz canım var hem de.

Bununla üç etti.
Ne pis iş bu
Silip, yok etmek her on yılı böyle.

Milyonlarca lif, milyonlarca.
Ağızlarında fındık fıstık çatur çutur, itişip
Kakışıyor kalabalık, görmek için ellerimin, ayaklarımın

Açığa çıkarılışını.
Baylar, bayanlar !
Böyle striptiz görmediniz.

Bunlar ellerim.
Bunlar da dizlerim.
Bir deri bir kemiğim belki,

Ama, aynı kadınım işte, tıpatıp aynı.
İlk kez olduğunda on yaşındaydım ben.
Kazaydı.

İkincisinde, işi bitirmeye
Ve bir daha dönmemeye öyle kararlıydım ki.
Kapatmıştım kendimi,

Sallanıyordum deniz kabuğu gibi.
Seslenmek, durmadan seslenmek, bir de ayıklamak
Zorunda kaldılar üstüme inciler gibi yapışmış kurtları.

Ölmek,
Herşey gibi, bir sanattır,
Bu konuda yoktur üstüme.

Öyle ustaca yaparım ki cehennem gibi gelir.
Öyle ustaca yaparım ki gerçekmiş gibi gelir.
Bir talebim olduğunu bile söyleyebilirsiniz.

Öyle kolay ki bir hücrede bile yapabilirsiniz.
Öyle kolay ki yaparsınız ve kımıldamazsınız.
Benim canıma okuyan

Aynı yere, aynı surata,
Aynı şaşkın, hayvansı
“Bu bir mucize ! Mucize!”

Haykırışlarına güpegündüz
Görkemli bir dönüş yapmak.
Bir bedeli var

Yaralarıma bakmanın, kalp atışlarımı
Dinlemenin bir bedeli var –
Tıkır tıkır çalışıyor işte.

Bedeli var, hem de ne bedeli var,
Bir sözcüğümün ya da bir dokunuşumun
Ya da kanımdan bir damlanın

Ya da saçımın bir telinin ya da bir parçasının elbisemin.
Ya, işte böyle, Herr Doktor.
İşte böyle, Herr Düşman.

Beni siz yarattınız.
Ben sizin kıymetli eşyanız.
Eriyip bir çığlığa dönüşen

Som altından bebeğiniz.
Dönüyor, yanıyorum.
Yüksek alakalarınızı küçümsüyorum sanmayın.

Karıştırıp durduğunuz
Küller, küller –
Et, kemik, yok orada başka bir şey –

Bir kalıp sabun,
Bir alyans,
Bir de altından diş dolgusu.

Herr Tanrı, Herr Şeytan
Aman dikkat
Aman dikkat

Ben diriliyorum, kalkıyorum işte
Küllerin arasından kızıl saçlarımla
Ve insan yiyorum, hava solurcasına.

Sylvia Plath,
23-29 Ekim 1962


1 Şubat 2019 Cuma

Göğü Delen Adam - Erich Scheurmann

Levla Lavin

  Sizlere bu kez bana çok farklı bir bakış açısı kazandıran bir kitaptan bahsetmeye geldim. Eğer şimdiye kadar bu kitabı okumadıysanız, mutlaka okuma listenize eklemenizi tavsiye ederim. Gelelim kitabımıza...

  Göğü Delen Adam, Erich Scheurmann tarafından Almanca olarak 1920 yılında yazılmış. Samao'da bir kabilenin şefi olan Tuavii'nin kabilesine mektup biçiminde yapılan Avrupa'ya dair öğütler ve anlatımlar mevcut. Almanca'daki özgün adı "Der Papalagi" ve bu kelime beyaz adam, yabancı anlamına geliyor lakin birebir çevrilince göğü delen adam anlamına geliyor. Çünkü Samoa'ya gelen ilk misyonerler masmavi deniz ve göğün birleştiği yerden kocaman beyaz bir yelkenliyle adaya gelmişler. Samoa yerlileri bu beyaz yelkenliyi ufukta bir delik olarak görmüş ve göğü deler gibi olduğu için bu ismi vermişlerdir onlara.

  Konuya gelecek olursak adada tüm doğallığıyla yaşayan yerliler ile bizim modern dediğimiz toplum arasındaki farklar gözler önüne seriliyor. Halkın lideri olan Tuvaii dünyanın birçok yerine seyahat ediyor, hiç alışık olmadığı ve garipsediği olaylara, insanlara tanık oluyor. Avrupada da bir müddet yaşamış olan kabile şefi, bu edindiği tecrübelerle halkına birçok mektup ve notlar yazıyor. Kitabın içeriği de bu mektupların toplanmasıyla oluşmakta. Bu mektuplarda Avrupalıların, yani biz beyazların; giyimine, para tutkusuna, zaman ve mekan vurgusuna, mesleklerimize, birbirimizden uzak ve soğuk tavırlarımıza, birbirimize selam verip almaktan aciz halimize, makineleşen dünyamıza, taş binalardaki yalnızlığımıza eleştiride bulunuyor. Kısacası hayatımızın her noktasına eleştiride bulunuyor. Ayrıca din ve Hristiyanlık konuları hakkında da ilginç tespitleri var. Modernleşen Avrupalıların, Hristiyanlığı bir araç ve gösteriş amaçlı olarak kullandıklarını iddia ediyor. Kabile şefine göre Avrupalı misyonerler içi boşaltılmış bir dini topluma yaymaya çalışıyorlar.

  Göğü Delen Adam, günden güne makineleşip, ruhsuzlaşan bu hayatımıza en büyük eleştiri ve aslında nasıl yaşamalı sorusuna da büyük ölçüde cevap veriyor. Farklı bir bakış açısı ve kendini tartmak isteyenler için cazip bir kitap. Ben epub olarak okudum, isteyenler iletişim bölümünden bana mail atabilirler. Kitaptan alıntılar ile bitirelim yazımızı. Bir dahaki kitapta buluşuncaya dek hoş kalın. :)
*
"Eğer bir insan çok fazla bir "şey"e gereksinim duyuyorsa, bu büyük bir yoksulluğun göstergesidir."

"Birileri çıkıp daha fazla istediği için, Tanrı, güneşini bile herkese eşit dağıtamıyor."

"Düşünceleri, duyularına düşman olan bir insandır o. İki parçaya bölünmüş bir insan."

"Derin düşüncelere dalan düşünürün yazgısı karadır."
*

Not: İsteyenler Barış Özcan'ın bu kitap hakkındaki videosuna da göz atabilir.



30 Ocak 2019 Çarşamba

Jurnal: Tekrar Merhaba!

Levla Lavin


  Uzun süredir internet erişimim olmadığı sebebiyle blogdan ve sizlerden uzak kaldım. Birkaç günlüğüne de olsa internet bulmuşken bloga az bir değişiklik yapıp size ufak bir merhaba demek istedim. MERHABA!

  Bendeniz daha önceden de bahsettiğim üzere Ankara'ya taşındım ve ufak bir yaramaz ile birlikte okul ve ev ikilemi arasında devam ediyordum. Tabi yeni okul, yeni bir şehir ve aileden bağımsızlık fazla zor geldi başlangıçta, böylelikle sizlerden de fazlasıyla uzak kaldım. Birkaç haftalığına da olsa internet buldum ve hemen bloga koştum geldim.

 Neler yaptım? Neler yapmadım ki? Hacettepe serüvenime başladığım için İngilizce gibi bir derdim vardı ve ilk olarak onun üstesinden gelmem gerekiyordu. Yaz tatilini fırsat bilip evde güzelce çalışayım diyip başına geçsem de bir iki haftanın sonunda boşlamış hatta elimi sürmez olmuştum. Tabi okul başladığında hazırlık gibi bir şeyle de uğraşmak istemesem de ciddiye alıp çalışmalıydım. Ufak bir çizelge ile başladım işe ve kendimin dil öğrenirken nasıl kavrayabileceğini test etmek için de birkaç araştırma yaptım. Ardından ne mi oldu? Evde İngilizce öğrenilmez diyenlere taş çıkarttım. Tabi bununla kalmadım ve başka dillere merak saldım. Şimdilik İngilizce ile birlikte üç dil daha çalışıyorum. Azim ile yapılmayacak iş yoktur diyen annemi doğrulamış oldum. Zaten anneler hep haklıdır!

  Gelelim diğer bir meseleye, okumak! Evet, kitap okumak dışında dergi okumaya da özen gösteriyorum artık. Kitaplarda her ne kadar edebiyata kaçsam da dergilerle felsefe ve bilim üzerine aramı kapatmaya çalışıyorum. Ankara'nın bana kattığı bir diğer güzel şeyden de bahsetmenin tam sırası şu an, kitap kulüpleri ve toplantıları. Sanırım beni en mutlu eden şeylerden biri de bu toplantılar. Her ay bir kez yapılması bana yetmese de o günü iple çektiğime her zaman değiyor. Okul içindeki okuma grubu ve bir diğer okuma grubu ile birlikte her ay en az iki kitapla daha tanışıyorum. Ah, bana kattıkları öyle güzel ki!

  Pamuk bey ile de oldukça mutlu bir ev arkadaşlığımız var. Bazen kavga ediyor, bazen sırnaşıyor ve bazen de oyun oynuyoruz. Tek başınalıktan beni kurtardığı için daha bir bağlandım ona. Soğukta yan yana uyuduğumuz bile oluyor. Neredeyse bir yaşına geldi ve yakalaşan bir doğumgünü partimiz var. :)

Yazmayla ilgili ise aramız biraz açıldı son zamanlarda. Vakit bulamamak değil sebebi, ne zaman başına geçsem dökülmüyorlar kalemimin ucundan. Günlüklerimi bile uzun aralarla yazmaya başladım. Hiç iyiye gitmiyor bu aramızdaki soğukluk! Elimden geldikçe yazmaya ve okumaya gayret göstereceğime dair kendime söz verdiğim halde yazamamak canımı sıkıyor. Umarım en kısa sürede bu günler geçer ve biz yine satırlarda buluşuruz.

Şimdilik benden bu kadar bahsettiğimiz yeter, satırlarda buluştuk. Buralarda hep bir yerlerde görüştük. Hoş kalın.

10 Kasım 2018 Cumartesi

Kimseden Bir İşaret Gelmeyecek Ataleti

Levla Lavin


Her şeyin tükendiğini gördüm. Işıkların, seslerin, sigaraların ve hatırlanması güç anların her birini görüp, geçtim. Herkes kadar bekledim de. Kiminle bunu konuşmaya çalışsam biliyor. Beklemenin ne demek olduğunu biliyoruz artık. Beklemek yadırganmıyor hiçbir dilde. (Burada otobüs çiçekçi durağında durdu. Beyaz saçlı, keten pantolonlu bir adam indi. Sadece onun indiği bir durakta bekledik. Yağmur yağıyor. Otobüsler isli bir mekanizmaya dönüştü. Kış geldi Ali. Ali, nasılsın? Son gördüğümde uyuyordun. Sen çok güzel uyursun. Artık bunu biliyorum. Dans ettik seninle hatırlıyor musun? Tuhaf yüzlü bir perde asılıydı odanın birinde; bakıp bakıp inceliğimizi yontardık. Artık düğmeler koptu Ali. Bunu şu yağmurlar kadar biliyorum. Sen de biliyorsun. Tam olarak şöyle: “Söyleneceklerimi tedirgin bir akşamın içinde bırakıp dönüyorum.”

Günlerin anlamını karşılamadığını gördüm. Çabuk, özensiz ve geçimsiz günlerin çoğu böyle şekillenir ve biter. Hayat, konuşmasını bilenlerle bunun güçlüğünü yaşayanlar arasında devinip duran büyük bir sessizlikten ibaret. Delirmek üzere olduğunuz bütün anların sonunda ölçüsü olmayan bir boşluğun içinde bulursunuz kendinizi. Kayıtsızlık diyorum ben ona. Ne de olsa herkes kendi boşluğunun ölçüsüzlüğünde yaşamaya devam ediyor. Ben de sekmeyen, oldukça sabit bir durağanlığın içinde günlerin kendi kendine tükenip yok olduğu bir düzenin içinde yaşayarak devam ediyorum. Günler aynı, saatler bile aynı durağanlığın içinde kendine işliyor. Önemimi kaybettim. İşler aksayarak, çoğu günler yarım kalarak başka günlere ekleniyor. Hayret edilecek bir tarafı kalmadı yaşayışımın. Gerçek büyüdükçe önlem azalıyor. Yaşamak böyledir çünkü. Bazen durup durup şöyle söylüyorum: “Sanki hiç kimselerin kullanmadığı bir gün kalmış bana.”

Bazı günler kendiliğinden bitmiyor, düşünüyorum. İçinde yaşadığı, bunun uğraşısı içinde olduğu bir kenti anlayamıyor insan. Ankara da böyle bir açmaz. Kargaşası her an süren ve bunun dinmesi ihtimali olmayan çoğul bir sesler yumağı. Kendini yaşayanlarıyla karıştırmayan, herkese başka uğraşılar ve kaygılar veren bu kentte yaşamak da en az buradan kaçıp kurtulmak kadar güç. Her an bir şeyler olacakmış hissiyle telaş içinde bir yerlere kendini yerleştirmenin türkçesi burası. Kendinizi burada koyacak yer bulamazsınız. Bulduğunuzu zannettiğiniz az sessizlik başkasının iç sıkıntısıdır. Nem ve ıslak birliktedir burada. Kaygı ve korku birliktedir. Sevindiğinizi zannettiğiniz anların sonunda bedeli ödemeye hazır olacağınız bir başka sonuç bekler sizi. Ki, bunu bilir ve anlarsınız. Kızıp kenara koyup duramazsınız. Sevip bir yer açamazsınız kaburganızda. İstesek de kaçsak da biliriz bunu. Bu kopuk ve tuhaf kent sizi kendine bağlar izler. Yaşayan bir kent olması buradan gelir. Burası bunu bilir ve söyler bize. Şartlar ne ölçüde değişirse değişsin bildiğini okur burası. Duygularınızın, ölçünüzün ve şartlarınız hiçbir geçerliliği olmayacaktır burada.

Bugün yine burada, bir karmaşanın tam ortasında bir cümle duydum: “Lütfen yaşamaya devam edin, hoşça kalın.” Her şey değişiyor. Ölümler bile değişiyor. Yaşamak kendi başına kaldığı ölçüde bizi var etmeyi sürdürüyor. Kararlığımız değişmiyor. Buna yönelik yaşıyor ve sürdürüyoruz. Yaşamak böyledir çünkü. Gerçek büyüdükçe önlem azalıyor. Delirdiğimiz günlerimiz bile oldu. Günler ancak böyle bitebilirdi. Eğer çarenizin olmadığına dair kuşku taşırsanız bunu yaparsınız. Delirirsiniz. Biliyorum çılgınca fakat bundan sakınamazsınız. Şunu biliyorum artık: “Kimseden bir işaret gelmeyecek.”


Copyright 28.02.2016 - 2017© , Blogger Templates | Blogger Kişisel Blog Sitesi

Levla'nın Not Defteri - Kişisel Blog | Copyright © 2018