Yazılarım E-postana gelsin.

Yaz E-Postanı!
ÖZGÜRÜZ(?)
"Ben özgürüm!" diyebiliyor musunuz? Özgür değilsiniz. Sadece zincirleriniz uzun.
2 ARALIK 2016
Oyuncağımı Benden Almayın!
Toprağını kaybetmiş bir dünya, yeşilliği solup gitmiş bir orman, yıldızları sönmüş bir gökyüzü... Tüm bunların bir farkı var mıydı oyuncağını kaybetmiş bir çocuktan? Ve 'mutluyum' dedim geceye. 'Ben mutluyum. Bu sefer mutluluğumu benden alamazsın.'
1 Ocak 2017
BEN
âcizliği bu kadar âşikârken başı kumda olanlar.. hey ! sen, siz, onlar..! perdelerin arkasına gizlenenler ! ben sizi görüyorum.
7 Temmuz 2017
Dönüp Dönüp Başa Sarmanın Dayanılmaz Ataleti
Çok güzel metinler okudum sanat, edebiyat adına. Çok güzel müzikler dinleyip, çok güzel resimler izledim uzun uzun. İnsanın ürettiği her şeyin önemli olduğuna her zaman inanmaya devam ettim.
20 Aralık 2016

22 Mayıs 2018 Salı

Anne, Delireceğim!

Özlem Ekici

Anne, eski bir şiir zihnimi kemiriyor;
Şu anda pek çekilmez bir haldeyim
Çilek reçeli yaptım sana; iyi ki hayattayım bence.
Bana şiir okuyan adamlar çekiyor ruhum,
Özge Dirik mi daha mutsuz, ben mi bilmiyorum.
İstediğim şey artık anlaşılmak değil;
Fark edin nefes almadığımı da, gideyim artık.

Tanrı beni yaratıp, bir kenarda unutmuş olmalı
Babam beni soruyor, oysa henüz doğmamışım.
Dilerim her Aralık kaza geçireyim ama hiç ciddi bir yara almayayım
Ben değil, içimdeki kadınlar ölsün;
Herkes sırası geldiğinde susar çünkü.
Karanlık hazlar yaşar gibi saklanıyorum
Bu deri beni tutuyor, savaşlardan koruyor.
İçimden al şu zalim kadını ve göğüslerini.
Bir zamanlar dua ederdim, son gecemde yine edeceğim
Altımdaki toprak gidiyor, ben her seferinde nasıl kalıyorum bilmiyorum..

Kadınlar ağladıktan sonra doğurganlıkları artar
Herkes benim günahımın acısını çekiyor, bense kızımınkini.
Ben de olsam, benim gibi bir kadından alırdım ilk yaramı.
Çok güzel uyuyordu, bir daha uyanmayacak gibi
Bir bebek ancak böyle kucaklanabilir.
İçimde devrim gibi şeyler mırıldanan bir çocuk var;
Çok acı çekmiştir, keşke beni hiç tanımasaydı.
Ana haberlerde yüzü, göğsümü acıtıyor.
Son kadın özgürleşene kadar, ülkem özgür olmayacak.

Bir sabah varlığımın acısıyla uyanmak öldürücü darbem olabilir
Toplumun kusurları iç organlarıma yayılıyor,
İki elimi saçlarıma götürüp kadınlığımla gurur duyuyorum
O eller bir asır oradan ayrılmıyor sonra.

Ezberlenmiş cümlelerim var diyorum, kızım şair olmuş diyorsun..
Duvara çarpa çarpa parçalandı yüzüm,
Anneliğin cezasını en çok Tanrı duysun.
Sen çok güzelsin, İstanbul'da olmamalısın
Uyan, çünkü bir yerlerde sabah oldu
Şimdi tüm şehir bu odada; yasasız, yargısız bizimle.
Beni de öpseler bir kere, anlatacağım;
Bu kentte dekoltenin tehlikesi yok.

Sen bir sanatsın
Ama ülkende kimse okuma yazma bilmiyor
Bense yine ilk defa aşık oluyorum,
İyileşmek için çok yerinde bir sebep.
Tanrı şahit, annem şahit çok yorgunum.
Herkes uyurken işledim tüm suçlarımı,
Kötü şeyler görmeyeyim diye çıkmıyorum yataktan.
Öpüşmemiz rejim değişikliği getirecek
Ve herkes uyurken yargılanacağım.
Ama sen gözlerini açabilirsin
Türkiye'yi sevmeyi anlat birilerine..
Hep çocuk kalacağım, hepinize pembe balonlar diliyorum
İnsana yabancıydım, farkına varmam yirmi yılımı aldı
Hiç terk etmediğim anne karnını özlüyorum.

Çocukken kafamın içinde tutsak olduğumu düşünürdüm
Kimsem yoktu,
Çok alkol içtim, bir o kadar da aldım yanıma
Bir daha ağlamam sandım, gözlerime sarıldım.
Sanırım adımı soruyorsun,
Ama ben tarihte yazmayan kadınlardanım.
Gözümün rengini çalma, kalsın öznemde.
Dil hiçbir şeye yeterli gelmiyor,
Ben bu gözlerden kim, nerede, nasıl kurtuldum
Yirmi yılımı bana bağışla artık.
Bir daha babamın elimi tutmasına izin vermeyeceğim,
Zaten eskisi kadar güzel de değilim ben.
Birilerinin çiçeğini sulamaya ihtiyacım var
Tanrı'm yakınıma yeni bir toprak düşür,
Hepsi bu kadar!

Anne, durmadan yazıyorum, delireceğim.
İnsanlığın kökünü kazıyacak silahı üretiyorum şiirlerimle.
Şunu bilmeni istiyorum;
Eğer biri beni kurtarsın isteseydim, eve dönerdim
Ama daha büyük bir hatam olsun istemedim.
Türkiye haritası çizerim uzak yerler özleyince,
Sokak kadını düşünmüyor ama kadın sokağı hep düşünüyor..
Tekrar eden dizeler sevindirir beni.
Tanıdık bir yüz isterim zihnim yok olurken
Milyonlara bölsün kalbimi, mutsuzlara dağıtsın;
Bir mezar taşı hepimize yetmez.

2 Mayıs 2018 Çarşamba

Dövmelerimiz Vücudumuzda Geziyor Mu?

Özlem Ekici

   Günümüzde dövme yaptırmak çok arzu edilen bir şey, ben bugün bundan ziyade dövme yaptıran veya yaptıracak olan herkesin aklına gelen bir sorunun üzerine gideceğim. 
"40 Yıl Sonra Nasıl Gözükeceğiz?"
"Dövmeler vücudumuzda geziyor mu?"

   Kim ortaya çıkıp "Hadi derimize olabilecek en acılı yollarla, iğnelerle, şekiller çizip yazılar yazalım!" dedi bilmiyorum lakin insanlık tarihinin başlarından beri popülaritesini hiç kaybetmeyen bu uygulamadan bahsedelim.


   En eski dövmenin izine bundan 8000 bin yıl önce Güney Amerika’daki bir kabilede rastlandığını göz önüne alırsak kimi zaman bir harf ya da yazı, kimi zaman bir şekil ya da resim, bazen süslenmek bazen bir şeyi vurgulamak için yapılan insanoğlunun en eski kendini ifade etme sanatı diyebiliriz dövmeye. 

   Eğer siz de onlardan biri iseniz ya da yakın zamanda yaptırmayı düşünenlerdenseniz olaya biraz daha derinlemesine girelim. Bu dövmeler uzun yıllar boyu vücudumuzda nasıl kalabiliyor? 


   Derimiz birçok katmandan oluşur ama biz temelde epidermis ve dermis diye ayıralım ve devam edelim. Epidermis; derimizin belli aralıklarla dökülen, soyulan, yaralara açık üst katmanıdır. Bizi koruyan ilk tabakadır. Dermis ise onun alt kısmında bulunur ve dövme işlemi tam olarak bu noktayı hedef alır. Günümüzdeki dövme iğneleri dakikada 50 ile 3000 kez deriye girip çıkmayı hedefler. Her işlemde de boyanın büyük kısmını epidermis üzerinde bırakır. Dövme yapıldıktan bir süre  sonra kabuk şeklinde atılmasının sebebi budur. 

   Fakat bildiğimiz üzere en derin yaraları bile iyileştiren derimiz, kendini böyle harap eden bu uygulamanın nasıl bir süre sonra iyileştirilmeyip yıllarca şeklini koruduğuna inanmak çok zor. İşte biz bugün buna kafamızı yoracağız. Zira bilim insanları da buna hayli kafa yormuş son zamanlarda. 

   Aslında dövme tekniği çok zekice bir kurguya dayanıyor. Derimiz delindiği anda bağışıklık sistemi elemanlarımızın başrollerindeki makrofajlar (beyaz kan hücreleri) harekete geçip düşman olarak tanımladığı dövme mürekkeplerini içlerine hapsediyorlar. İlk zamanlarda makrofajların uzun ömrü sebebiyle dövmeler onların içinde güvende oldukları için sabit kalır sanılırken yapılan deney sonucu işler karışmış. Makrofajların ömrü uzun lakin yine de birey öldüğünde makrofajlar da ölüyor. Bu durumda nasıl olduğu yerde kalıyor bu dövmeler? 

   İşte tam bu noktada tabi ki yine fareler üzerinde yoğunlaşılıyor. Hayvanların kuyruklarına dövmeler yaparak test ediliyor ki hayvanlar zehirli enjeksiyonla öldürüldüğünde bile dövmeler silinmemiş. Yani önceki mantığa göre fareler öldüğünde makrofaj hücreleri de bir süre sonra ölüp dövmeleri yok etmeliydi. Lakin bu gözlenmemiş ve sonunda anlaşılmış ki dövme tasarımları deri dokusunun içinde yer alan zekice bir sistemle korunuyor: Yakala-Bırak-Yakala sistemi.

   Ölen makrofaj hücreleri elindeki maddeyi kendisiyle birlikte götürmek yerine öleceğine yakın zamanda başka bir makrofaja teslim ediyor. Bir nevi bayrak yarışı gibi bu olay. Bu sayede aynı mürekkep yıllar boyu sizden habersiz bir o hücreden bir bu hücreye geçerek yerini ve şeklini korumaya devam ediyor. 

   Havanıza hava katmaya da devam ediyor. Şimdi dövmeler dünyasından birkaç örnekle yazımızı noktalayalım. Hoş kalın!






27 Nisan 2018 Cuma

Kaçış Operasyonu - Engin Uysal

Özlem Ekici
Çok sevdiği karısını kaybetmiş bir adam.
Söylediği şeylere kimseyi inandıramaz.
Herkes onun üzüntüsünden delirdiğini düşünür.
Birkaç kişi hariç...
“Şimdi elimizdekileri polise versek bile bu işten bir şey çıkmayabilir. Bu adamlar çocuk değil, duymadın mı ortada dönen parayı! Bu çapta paralar için ülkelerde savaşlar çıkıyor. Bizim Kamuran’ı daha polisin eline geçer geçmez öldürürler. İşi açığa çıkartmak için başka yol bulmalıyız.”
“Ne yapacağız abi? Şimdi nasıl devam ediyoruz?”
“Bilmiyorum. Düşünmemiz lazım.”
“O zaman düşünelim abi. Olayı dünya kamuoyuna servis edebilmek için elimizde herkesin bildiği dört cinayet var. İstersen iki de Amerikalı keselim duymayanlar da duysun.”
 “Olur, elimizdeki dördünü hallettik de ikisi kaldı.     
Fesuphanallah! Sen iyi alıştın bu işe.”
Giray Candaş’ın, Berlin’de başlayıp İstanbul, Ankara, Sofya ve sonunda Novi Sad’da biten kaçış öyküsünde macera bir an olsun peşini bırakmaz.
   Polisiye romanlara ilgim genelde yabancı yazarlar üzerineydi fakat bu kitap benim için çok farklı bir eser oldu. Yazarımız ilk sayfadan itibaren hem kurguya hem de dile olan hakimiyeti ile sizi kitabın içine alıyor ve zekice bir kurgunun içinde olaylarla birlikte akıp gidiyor sayfalar. Giray Candaş üzerine yoğunlaşan olaylar ve tabi ki polisler arasında sivrilen isimler... Bir de Emre var ki sormayın onu.

   Aksiyonun bir dakika eksik olmadığı kitabımızda Giray ve Emre'nin zekasına hayran kalıyorsunuz. Öyle ki keşke bitmese dediğim bir anda kesildi sonu. Ayrıntıları öğrendiğimde hayranlığımı gizleyemedim. Sağlam bir kurgusu olduğunu düşündüğüm bir eserdi. Ölenlerin dirildiği sahnede şoka girdim ama olsun :) Kişiler ve ayrıntılar okuduktan sonra daha bir içinize işliyor. Giray'a başta korkuyla yaklaşsanız bile sonunda hayranlıkla onu benimsiyorsunuz. Keşke daha da uzun olsa dediğim bir kitabı daha bitirdim. Kurgu olarak fazlasıyla başarılı bulduğumu bir kez daha söylemek isterim. En güzel olan da serinin daha ilk kitabı olması. Yani macera bitmiyor.

Yazarımız hakkında;
   Engin abinin kalemini dergiden bildiğim kadarıyla çok seviyordum fakat bu kitap bambaşka geldi bana. İstanbul hakkında kitaptaki kısa bir bilgilendirmesi bile beni cezbetti ki sohbet etme şansı bulduğumuz her zaman verdiği sanat ve tarih üzerine yer bilgileri ile beni çok mutlu ediyor. İkinci kitabı büyük bir merakla bekliyorum, çünkü öğrendiğim kadarıyla bu bilgilendirmeler daha fazla olacakmış.

Sherlock, Amanvermez Avni ve Giray Candaş...  Okuyalım!

Okuyun dipnotunu da koyduğumuza göre bu kitaba nasıl ulaşırım diyorsanız buyrun buradan



Kuyu Sonu Notu: Duyduk ki hala facebook üzerinden bizi takip etmeyenler varmış efenim, onları şöyle alalım lütfen facebook

21 Nisan 2018 Cumartesi

Kendine Ait Bir Ev Ataleti

Özlem Ekici


Bazı sabahlar uyanırsınız, kendinize sürekli söylediğiniz cümleler olur. Bunlar kimi zaman kanalını henüz bulamadığınız bir radyo gibi hafif cızırtılı, çok sesli olur ve kimi zamansa katlanılması gereken moral ver(mey)en cümleler. İhtiyacınız olduğundan değil, kendinize ait bir eviniz olduğundandır ki; hakkında düşündüğünüz her ne saçmalık var ise tedavi olmanız yalnızca o ev ile sağlanabilir. Feda etmeye razı olduğunuz şeyler, farklı ama aynı bir sonu hatırlatabilir. Atlatacağınızı düşünün: komodinin üzerinde duran bir kitabın içerisinde geçen kahramanların sizinle konuşabilme ihtimalini varsayarak.

Bazı insanlar vardır. En minimalist hisle, gerçekten "gerçek". Sabahın körü sayılabilecek bir saatte dahi, kör hislerle telefonunuza uzanmanıza sebep. Kör hisler derken, derinlik; ki o derinlik, pahalıya satılan bir arzudur. Hayatınızın geldiği noktayı açıklayan "körlükler. Hemen arkasından menajer edasıyla size yazan arkadaşlarınız, akrabalarınız, mükellefleriniz; kibar fakat ciddi bir teyit alımından sonra sadece bir gün olabilirdi, son derece yoğun bir gün diyerek, sanki yeni çıkan bir albümünüz varmışçasına bir versiyonla, kulağınıza dedikodu melodisi çalarlar. Maalesef, bu iş kelimenin tam anlamıyla bir "kandırmaca"dır. Çünkü ya kandırırsınız ya da kandırmak hakkında konuşursunuz.

Bazen bir şeyin iki farklı yüzü vardır demek isterdim, ki nefret ediyorum bu sözden. Endişeye karşı sakinlik yahut leş kokusu yaratımı gibi. Oysa insan girdabımsı bir gerginlikle, kendine güçlü acı veren hapları, hap gibi bilgileri yutabilir. Yerse(n), ki öyle bir şey kahvehane denkliğinde; yani, yanisi boş işler boş. Sizden uzak olmasını tembihleseniz de büyük bir nezaketle gelip, sürekli yağmur yağan bir yaz günü gibi hissettirir. Bilinir ki, bulutların "gölgesi yazları kısa sürer. Ama sıcak bitmek bilmez. Kupkuru bir sıcak zihinle, aklınızın her türlü aşırılığına boyun eğersiniz. Sanırım zihnimin sıcaklığı şu an kırk derece olmalı.

Bazı paketleri saklayıp üzerlerine çizim yaparsınız, sigara paketleri, dergi, cd ve arttırılabilir. Şapkamın altına gizlediğim saçlarım şu anda sırılsıklam, titreyerek çıktığım geniş çaplı sağlık kontrolünden sonra bundan 20 yıl ilerisinde muhtemel bir "kaçık" olma olasılığımın yüzdelerini öğrendim. Temiz. Temiz derken; korkulacak bir şey yok, ben de sizin kadar deliyim. Göz bebeklerine ulaştığımda, dışarıdaki korku kalkanının altında beni beklerken bulduğum bir adam. Önce yüzüme, sonra elimdeki kolaja dik dik bakıyor gibi. Berbat görünüyor olmalıyım, günışığı gibi hissetmemi sağlasa bile.

Bazen sigaramı söndürürken, her zamankinin aksine kibarca pençe geçiriyor dişim. Hayranlarının onu satın alma lüksü varmış gibi, her hâlinin sevilmesinden şikayetçi bir star gibi egoistim. Haklı olarak, bütün bunlar bittikten sonra, yalnız kalacağım. Elbette bunu içimden söyledim, yalnızlık kadar sevdiğim kimse yok. Belki de iyi bir şeydir, ki sevdiğim insanlar bunu bana öğrettiler. Ve de bu defa gerçekten tek başımayım. Bana kendimi getirin, bana kendimi geri verin.

11 Nisan 2018 Çarşamba

Gidelim Mi Tezer?

Özlem Ekici

"Gitmem gerek. Yeni resimler görmem gerek. Benimseyeceğim, içimdeki kıpırdanışları dolduracak bir resim bulana dek gitmem gerek."

Birkaç zamanı daha yok sayıp bu evrene küsmüş gibiyim. Yüzüm öylesine dumanlı ki neyi düşlesem o dumana karışıp gidiyor. İçimde bir yere dair mumlar yaktığımda söylediğim şarkıyı duyuyor musun Tezer? Hiçbir zaman bilemeyeceğim o soruyu sormaktan vazgeçtim ben, artık burada değilim. Ne bir baş edinebilecek kadar bilinçli varlığım ne de sonunu kutsayabilecek kadar manidar yok oluşum. Bir dar koridorda sürünüyorum. Her pencere kenarında ayağa kalkıp mutluluk pozları veriyorum ve her düşüşte başka bir maskeme yeniliyorum.

Bu gökyüzünde nasıl dayanabilirim ki? Yaşamın hem en ucunda hem de bu kadar ortasındayken gelmek veya gitmek, yaşamak veya ölmek, her şeyden önce gülümseyebilmek… Bütün bunlara nasıl dayanabilirim ki? Kendime biçilen tüm rolleri yıkıyorum ördüğüm duvarın tam kıyısına, gitmeliyim yine Tezer, gitmeliyiz. Gitmeliyim ki bu sokaktan, evden, şehirden, ülkeden... Özgürleşeyim. Yüreğime doldurduğum özgürlük kuşlarını masmavi gökyüzüme bırakayım.

“Kalıplardan kaçmak için gidiyorum. Gitmekten yılmayacağım. Kentlere gitmek, kocalara gitmek, geri dönmek, ülkelere gitmek, tımarhaneye gitmek, gene gitmek, gene gelmek, hiçbir şey yıldırmayacak beni. Yaşamı ‘gitmek’ olarak algılıyorum.”

Sen bu dünyadan geçtin, bizler ise hala gidip gelme çabaları içerisinde yaşam sürdüğümüz yalanına inanıp kendimizi kandırıyoruz. “Burası bizi öldürmek isteyenlerin yurdu.” Hiçbir yerde olmayı sevdin sen, hiç kimse olmayı sevdiğin kadar. Bazen karıştırıyorum seni Pavese ile, duysan sevinir miydin buna? Sevinsen dahi söylemezdin değil mi? Çünkü seni duyan yine sendin.

“Hiçbir yerliyim.” Demiştin. Aslında hiçbir yer ne bize ne de biz o yere ait olamadık. Kalıplardan kaçmak için gidelim yine, yılmadan, bıkmadan, usanmadan.

Gittin, geldin senelerce. Nice sokaklarda, nice şehirlerde, nice istasyonlarda, daha nice yerlerde durakladın. Her gidenle gitmek isterdim, senin gibi. Senden duyduklarımı yine sana anlatıyorum. Gidelim mi birlikte? Sonra tekrar yollara dönelim. Arkamızda kalanların hepsini bir köşede unutarak, arda kalanları ilk kez kalem tutan bir çocuk hevesiyle karalayalım mı? İyi giyinelim mi yine?

Olmak istediğimden bihaber, ne olduğumsa koca bir bulantı. Umursamayarak alır oldum her nefesi, onları her nefeste bir adım daha çektiğimi siler gibi. Böyle olmak beni yörünge dışında tutuyormuş doğru mu? Ne avuntu ama, yine de sen hala nedenini sorma. Ne de olsa herkes kendi duvarlarının gerisinde. Herkes kendi hikayesinin öznesi. Herkes bir başkası için diğeri.

“Ölüm düşüncesi izliyor beni. Gece gündüz kendimi öldürmeyi düşünüyorum. Bunun belli bir nedeni yok. Yaşansa da olur, yaşanmasa da. Bir kaygı yalnız. Beni, kendimi öldürmeye iten bir kaygı.”

Herkesin bir duvarı vardır mesela, ardında kendini güvende hissettiği. Kaçarken sığındığı, bulunmak istediğinde bir adım öne çıktığı. Yaşamın ve insanların verdiği tedirginlikle, korkularıyla birlikte arkasına sığındıkları o duvar onları ne kadar korur bilinmez. Belki de bu yüzden bazıları o duvarın ardına saklanmak yerine içine hapseder kendini. Ve her yere kendisiyle birlikte taşır duvarını da. Biz gibi değil mi Tezer?

Bir ışık yakıp karanlığa hakarete yeltenmeyeceğim Tezer. Işıklarını unutun. Sadece durup izleyelim. Benden kaçan hayallerimi yakalamalıyım ensesinden. Ardı arkası kesilmeyen telkinlere sağırlaşmalıyım. Sadece durup izlemeliyim. Beni benden alıkoyan her neyse bulup yok etmeliyim. Geriye kalanları çocuklara masal diye okuruz senle. Yazıp bağıralım, yollar edinelim kendimize. Yolları yıkalım, dönelim ve yollardan çıkalım. Kapılarımı kapattım Tezer. Kapılarımı yaratıyorum artık bak. Çiziyorum, boyuyorum. Bak nerelere varıyor gökyüzüm? Hangi zamanlara, hangi sonsuzluğa… Gidelim mi Tezer? Oralarda gülebilir miyiz dersin?

Levla'nın kaleminden Tezer Özlü'ye ithafen....


28 Mart 2018 Çarşamba

Hiçliğe Sayıklama

Özlem Ekici

   Ben ne zaman bir gökyüzüne düşsem, sen aklıma düşersin. Yaralarım kabuk tutmadan, hemen biraz şiir saklıyorum içine. Öyle daha çok hiç olunuyor. Sanki çok güzel bir şiirin en güzel dizesinde bir ses düşmesiymişim, düşmüşüm, düş'müşüm ve sen beni tutup yerleştirmişsin en uymadığım şiire. Sadece baş harfimin büyük olması kadar bu hayattaki değerim, gerisi hep hiçlik.
Seni seviyorum.
   Bir gün uyandım ve aniden seni sevdim gibi değil de, seni seveceğim güne ulaşmak için büyümüşüm, büyümüşüm ve aniden o güne ulaşmışım gibi. Sen her sabah uyanıp yüzüne bir avuç şiir çarp, sonra git pencerenin önündeki cümlelerini sula, kahve ve sigarayla iyi gider biraz masal ye; sonra 5.kutsal kitap inince yeryüzüne, benim çoktan inandığım dinime herkes inansın.
Tanrım, ibadeti şiir ve biraz da şarap olan dinin cenneti susmakta mıdır?

24 Mart 2018 Cumartesi

'Mavi Kadar' Sevelim!

Özlem Ekici
Mavinin ateşi tüm renklerden daha çok yakar seni... Hem sıcak hem soğuktur alevleri... 
Mavi kadardır her duygu, mavi kadar seversen sonsuzdur sevgin. 
Nefretin öfken mavi kadardır, derin ve soğuk. Renklerden en çok maviyi sevme nedenim de budur. Mavi bir başkadır benim için. 
Sakinlik, huzur, sevgi birçok duygu bana maviyi çağrıştırır. 
O yüzden, ben de seni mavi kadar seviyorum. Okyanuslar ve gökyüzü gibi uçsuz bucaksız...
-Arka kapaktan...

   Öncelikle Meyrem Abla ile nasıl tanıştığımdan bahsederek başlamak istiyorum incelememe, Meyrem abla yazarı ve tasarımcısı olduğum bir derginin yazarı. Dergiden ayrılmama rağmen bırakamadığım dostlarımdan kendisi, bırakmak da istemiyorum. Ankara'da olması sebebiyle sık sık da görüşme şansımız oluyor. Kitabını yine bir gün birlikte sohbete daldığımız bir anda getirip elime verdi. Şöyle bir karıştırdım derken bir isim gözüme çarptı. İşte her şey o anda başladı. O isim üzerine birkaç olay ve benim o isimle olan olaylarıma benzerliği derken Mavi Kadar artık benim için çok özeldi.

   Her şeyden önce dilinden bahsetmek istiyorum. Çünkü bu sadelikte bir dille bu kadar akıcılık elde etmesi çok başarılı. Çok süslü ve edebi bir sanat dili yok kitabın, ancak sadeliği okudukça okutturuyor kendini. Aslında bu kadar rahat okuyabilmemizin sebebi, çok basit ve samimi cümlelerden oluşması. Yani bizim kendi kendimize yazdığımız kısa hikayeler gibi basit bir anlatımı var. Tüm bunlara rağmen öylesine akıcı ki okurken bittiğini anlayamıyorsunuz. Ben bitmesin diyerek olabildiğince uzattım kitabı.

   Konusuna gelirsek, Ankara'da üniversiteye başlayan Miranaz'ın başından geçen olaylar. Meyrem ablanın deyimiyle "İki gencin etrafında kurgulanan ve özellikle okul hayatımızda tanık olageldiğimiz, bazen keyifli bazen de hüzünlü ve hayatın içinden olaylar." Yazarımızın ilk kitabı olduğunun altını da çizmek istiyorum.

   Kitabın adından da anlaşılacağı gibi mavinin anlamı fazlasıyla özel. İçinize dokunacak sayısız cümlesi ve anı var kitabın. Mavi Kadar seviyorum sözü artık benim için çok özel oldu.

Mavi kadar sevelim hayatı!



Satın almak isterseniz buyrun linke tık:

Copyright 28.02.2016 - 2017© , Blogger Templates | Blogger Kişisel Blog Sitesi

Levla'nın Not Defteri - Kişisel Blog | Copyright © 2018